• 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • Arkadaşım sormuştu bir gün ağlarken bana
    herkes gider mi? Diye..
    Evet dedim bir gün HERKES gider..
    Anne baba vefat edince gider..!
    Dost sandığımız menfaati bitince gider..!
    Sevgili bildiğin yüreğini başkasına verince,
    evlat evlenince gider....
    Ve koskoca hayattan bir kaç anı bir de yalnızlık kalır geriye....!
  • — Meczubun biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın... gözlerle etrafı süzer-dolanır..
    — Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.. Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar..
    — Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını. Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..
    — Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.. Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..
    — İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
    — Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der
    — Hoca.. Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.. Der ki meczub bu kez:
    — “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!
    — Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der.. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”.. Cemaatte ise hafiften “deli işte!” mânâsına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..
    — Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..
    Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;“
    — Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
    — Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.
    — “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..
    – O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

    “Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”

    Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..
  • 216 syf.
    ·5 günde
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 9
    ———————————————————————

    Ben ki, Éorl soyundan, Güneşin üçüncü çağında hüküm sürmüş Rohan Kralı Theoden'in (Ruhu atalarının yanında huzur bulsun) yeğeni, Rohan Süvari Birlikleri Başkomutanı, Güneşin dördüncü çağı ile birlikte Rohan tahtına oturmuş Kral Éomer.

    Bilenlerin bildiği gibi, Gondor'un bize hitap şekli olan Rohirrim olarak biliniriz. Rohirrim, "At İnsanları" manasına gelmekte... Yaşadığımız kent ise Rohan ismi ile bilinir. -Tabii biz aramızda buraya D'mark diyoruz ama bu şimdilik önemli değil- Rohan ise "At Yurdu" manasına gelir. Tüm bunlar bize, saf at tutkunu kişiliğimizden ve Orta Dünya üzerinde atı ilk evcilleştiren kimseler olduğumuz sebebiyle verilmiştir. Atı, atalarımdan Genç Éorl olarak bilinen Kral Éorl ilk evcilleştirmiş ve ata insanlar soyundan ilk o binmiştir. Saf at tutkumuz öyle büyüktür ki; bayrağımızda yeşil bir zemin üzerine beyaz bir at, miğferimizin en tepesine bir at kafasına benzer uzantının sonuna at kuyruğunu andıran tüyler, kalkanların üzerine at işlemesi, kılıç kabzalarımız dahi at başı olacak şekildedir. Tabii böylesi bir tutku ile bağlı olduğumuz bu hayvanları çok iyi tanıyor, çok iyi biliyoruz. Bununla beraber atlar hakkında yazılmış bu kitabı okumam da sizin dünyanızda ata bakışın nasıl olduğunu görmek istememdi.

    Çoğu kimseler bizim bu hayvana olan tutkumuzu abartı bulup anlam verememiş ve veremiyor olabilir. Bunu pek önemsediğimiz söylenemez. Bununla birlikte sizlere, at ile ilgili bu alakamızın çok ufak bir kısmını aktaracağım.

    Tabii ki en başat faktör, hiç şüphe yok ki atın hayvanlar arasındaki en asil hayvan oluşudur. Atın asaleti, sadece dış görünümü ile tek alakalı değil, aynı zamanda bu hayvanın karakteri ile alakalıdır.

    Atı kaçınız gördü? Gerçek hayatta ne kadar yakınına gittiniz? Hiç ata dokundunuz mu? Peki hiç bir ata bindiniz mi? Atın o kocaman kafasına kafanızı dayayıp da onun o kocaman gözlerine bakmanın zevkini bilir misiniz? Onun sanki okşanmak için özel tasarlanmış yanaklarına dokundunuz mu? Ya alnının ortasını hiç hafifçe kaşıdınız mı? Yelesinde bulunan kıllara girmiyorum bile... çünkü o yele sizin sevdiğiniz kadınların saçlarından bile daha güzel!.. Hiç atın boynunu boylu boyunca okşadınız veya tımar ettiniz mi? Ya gövdesini?.. Hiç bindiniz mi bir ata? Rahvan koşturdunuz mu? Peki dört nala koşturdunuz mu? Peki, hiç kişnemesine şahitlik ettiniz mi? Boşuna kişnemez bir at... Hani islam peygamberi Muhammed (Tanrı -Allah- ruhunu kutsasın.) diyor ya, "Ya hayırlı konuş veya sus." Boş konuşma diyor. İşte, at, kesinlikle boş konuşmaz. Ne!? At da konuşur mu yahu, diye bir soru mu sordunuz? Atın konuşmasına şahit olmadınız mı?.. At konuşur tabii ya.. Siz ne sandınız?.. Her bir kulak, ayak, baş hareketleri ve kişnemesi atın konuşmasıdır. Bunu bilen kimselerden biri olarak John Steinbeck Al Midilli adlı eserinde, "Midilli kulaklarıyla konuşuyordu. Kulaklarının duruşuna bakarak, onun neler hissettiğini tam olarak anlamak mümkündü. Kulakları bazen sert ve dimdik oluyordu, bazen de gevşek ve sarkık. Kızdığı ya da korktuğu zaman arkaya; endişeli, meraklı ya da hoşnut olduğunda öne dönerdi. Kulağının duruşu, ne hissettiğini gösteriyordu." diyor. (Remzi Kitabevi, 7. Basım, Haziran 2012, İstanbul) Tabii bazen de bir kulağı öne ve bir kulağı da arkaya bakar. Ya da ikisi de yana baktığı da olur. Her birinin insan dilinde bir manası vardır. Tabii, sadece kendisi konuşmaz, konuşulanları da anlar. Size bir geri bildirimde bulunabilir. Bu da bir iletişim olduğunu gösterir. Ama siz bir at ile konuşmadıysanız bunları bilemezsiniz.

    Ruhumun mahkum olduğu bu kentte (yani şu an yaşadığım yerde, Rohan değil) atlar iki sınıfa ayrılır. Katır, eşek, zebra gibi hayvanlar da at familyasında bulunsalar da bizce onlar farklı alemlerdir. Bunun için de onları bu kıstas dışında tutuyorum. Evet, atlar iki sınıfa ayrılır demiştik. Bunlardan birincisi Türkçe'de "Beygir" olarak geçen kelime ile tanımlanır ve "Belgir ya da Beygir" denilir. Bu sınıf at, genellikle işlerde kullanılır. Bizim bahsettiğimiz at sınıfına dahil değildir. Yük, araba veya tarım alanlarında kullanılır. İkinci sınıf ise, Türkçe'de "Küheylan" veya "Safkan" olarak geçen türdür. Ki biz ona "Hesp" diyoruz. Asil olan ve yukarıda saydığım tüm özellikleri barındıran at budur. Bu ister Arap, ister İngiliz, ister Türk, ister İspanyol atı denilen türlerden olsun, farketmez. Hesp, Küheylan dediğimiz bu tür sahibine olan sadakati ile meşhurdur. Bu da ata olan ilgi alakamızın ikinci ayağını oluşturur.

    Hayvanlar arasında sadakati ile meşhur her ne kadar köpek olsa da, en sadık hayvan attır. Hiçbir hayvanın sadakati at ile boyun ölçüşemez. Bununla birlikte, bir köpeğe ilgi ve alâka gösterdiğiniz zaman köpek size sonsuz bir minnet ile bağlanıyor olsa da atta bu durum kesin değildir. İlk özelliğinde söylediğimiz asaletinin bir gereği olarak at, öyle gelene ağam, geçene paşam diyecek bir hayvan değildir. Yine islam alimleri ve mutasavvıflarından biri olan Mevlana'nın dediği gibi, "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" lafına binaen, resmen at da insana bunu söyler. Şöyle bir bakınca kim olduğunuzu ne olduğunuzu anladığından dolayı pas vermez. Fakat, bir at sizi kabul edip de size boyun eğdiği vakit onun sadakatinden bir an dahi şüphe edilmez. Vakıa, eğer bir atın sadakatini kazandınız ise ona bir şey söylememize ihtiyaç duymaz. O sizin ihtiyacınız olan şeyi görür ve bilir. Sizden kopması, bir çocuğun annesinden kopması ile eşdeğerdir. "Şanlı" namı ile bir atımız vardı. Safkan Arap Atı... Henüz yedi sekiz aylık bir tay iken sahibinin onu sokağa salacak olması nedeniyle babam elli lira gibi komik bir rakam karşılığı satın almıştı. Bu tay, bir yaşına geldiği zaman birkaç kişi milyarlarca para teklif etmesine rağmen babam satmadı. Babamın belki de şimdiye dek takdir ettiğim tek hareketi bu olmuştur. Şanlı ile babam arasındaki bağ öylesine kuvvetli idi ki, Şanlı babamı ne kadar uzak mesafeden görürse görsün kulakları ile ona odaklanır ve mutlu bir çocuk gibi kişnemeye başlardı. Eğer bir yere bağlı değilse onun yanına babasına koşan bir çocuk gibi dört nala koşardı. Eğer bir yere gideceksek babam asla Şanlı'nın yularından tutmaz, buna ihtiyaç duymazdı. Sadece onu boğmayacak şekilde yularını boynuna sarar ve kendisi yürümeye başlardı. Bağ-bahçe yollarında biz önden yürür, Şanlı ise otlaya otlaya ardımızdan gelirdi. Kimi zaman yoldaki kavşaklarda gözden kaybolduğumuz zaman annesini kaybetmiş tay gibi dört nala koşardı. Ta ki Şanlı'nın burun delikleri babamın sırtına değinceye dek... Bir atın sadakatini kazanırsanız, bir dost gibi o sizin peşinizden gelir zaten. Şanlı, yüreğimdeki büyük yaralardandır. Zira kem göze sahip ve hasedinden çatlayan insanoğlu yine devreye giriyordu. Birkaç ay sonra, daha bir buçuk yaşında iken atın vefatı haberi geldi. Uzakta olduğumdan dolayı bana yılan sokması denilmişti ama, daha sonra öğrendim ki birileri -yüksek ihtimalle satın almaya çalışanlardan biri- atı zehirlemişti. Ya benim ya kara toprağın diyerek... Zaten ondan sonra da hiçbir zaman at almadı babam. Babama olan öfkemi, bu hayvanın saf sevgisi köreltmişti. Eğer bu hayvan babama bunca bağlandıysa, belki de aslında iyi adamdır babam diye düşündüm. Yıllar sonra ilk defa babam hakkında iyi düşünmüştüm. Çünkü biliyordum ki hiçbir at, gereksiz insana vakit ayırmaz!..

    Ve diğer bir önemli şey, yine ruhumun esir olduğu bu kentte, eskiden birinin hayvanına bir şey olursa -ki geneli bir at sahibi olurdu- tıpkı taziye merasimi gibi bir adet vardı. Halk, köylü toplanır ve hayvanını kaybeden kimsenin evine gider, "Allah ya o hayvanın boşluğunu doldursun ve sana onun kadar iyi bir hayvan ile mukabele etsin veya onun yerini dolduracak başka bir şey ile mükafatlandırsın" denilirdi. Sanırım bu iğrenç kentin en sevdiğim yönü...


    Sanırım at ile ilgili bunca söylence kâfidir. Şimdi de kitap hakkında birkaç lakırdı edeyim.

    Necip Fazıl, bu kitapta bizim "Hesp" dediğimiz türe "Prens Soy" demekte ve o dahi kitabında bu atı konuşmakta... Evvela Kur-an'da at ile ilgili olan ayetleri, peygamberin at hakkındaki sözlerini aktarır. Daha sonra atın tarihinden bahseder ve akabinde at ile ilgilenenlerin özellikle üstünde durduğu "Safkan" kavramına girer. Bu konudan sonra ise Avrupa'da olan At yarışlarını ve daha sonra da bizde olan yarışları anlatır. Bu kitap, sadece ata ilgi duyanların, ata merak salanların okuyacağı ve beğeneceği bir kitaptır. Öyle herkes okumak istese sıkılır. Bunun için de, atlara ilgisi olanlara veya at ile ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenlere tavsiye ederim. Aksi yöndeki okurlar, sessizce elinizden bırakın ve uzaklaşın...
  • Ustam ve Ben-Altı Çizili Satırlar

    Şu hayatta kimseye hayır getirmeyeceğinden emin olduğu üç şey vardı: Ruhunu iblise satan adam, güzelliğiyle böbürlenen kadın ve sabahı bekleyemeyecek kadar acil olan haber. (s.26)

    İnsanlar hayvanlardan beyhude korkar. İnsan zalimdir halbuki hayvan değil. Ne timsah, ne aslan; hiçbiri bizler kadar vahşi değil. (s.59)

    Nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? Nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de tek ona? Kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemize sebep nedir?(s.60)

    Arkalarından baktı baktı oğlan. Sudak çıkmış balık gibi, ağlamaktan bitap düşmüş bebek gibi, takatten kesilmiş rüzgar gibi, bir an kim olduğunu, ne yaptığını unutarak. Zihninde cevapsız sorular, genzinde yepyeni bir rayiha ve göğsünde nedenini bir türlü anlayamadığı bir ağırlık hissiyle kalakaldı oracıkta.(s.61)

    Örümcek ağından yapılmışçasına incecikti annesinin ördüğü yalanlar, iplik iplik.(s.64)

    Gözkapaklarına binen ağırlık mı daha büyüktü, yoksa kalbine çöreklenen mi bilemeden, sabahtan akşama bir ağacın altında duruyordu. (s.65)

    Büyüleyici zıtlıklarla doluydu Leyli. Hem âlemin işleyişine dair çocukça bir merak taşır, hem pirlere has telaşsız bir bilgelik sergilerdi. Bir yandan kayıtsızlık raddesinde cesurken, bir o kadar utangaçtı. Yerinde duramayacak kadar cevval, gülümserken gamlıydı. Kelimeleri kullanmakta mahirdi ama bazen günlerce bıçak açmazdı ağzını. Cezbeli sohbetlerine rağbet eden çoktu; memleketin her yanından gelirlerdi vaazlarını dinlemeye. Sesi kadife gibiydi, biraz da kısıkça, ama ne vakit hislense yükselip nağmelenirdi. (s.88)

    Meltem ona dokunabildiği için şanslı ve bahtiyar, raks ediyordu saçlarında. Cihan’ın hayranlık dolu bakışını fark etmiş olmalı ki, dere diplerindeki çakıl taşları gibi ışıldadı gözleri. (s.95)

    İmkan olsa ona fillerin sadece ebat olarak değil kalbe de azametli olduklarını anlatmak isterdi. Nice hayvanın aksine hayatı da, ölümü de idrak edebilirlerdi; bir yavrunun doğumu veya ihtiyar filin vefatı halinde merasimleri bile vardı. Aslanlar yırtıcı, kaplanlar heybetliydi; maymunlar zeki, tavus kuşları göz alıcıydı, ama bir tek filler bu sıfatların hepsine birden aynı anda vakıftı. (s.95)

    … ve tabii ki atlar… yelelerinde rüzgar, gözlerinde bilgelik taşıyan atlar. Canlarını tehlikeye atıyor; yollarda telef, savaşlarda hedef oluyor, gene de kimseden takdir görmeden ölüyorlardı.(s.102)

    Cihan tedirgin halde gözlerini kaçırdı. Fazla konuşmuştu. Hep böyle oluyordu. Ne vakit birine bir parça açılıverse pişmanlık duyuyordu. Midye gibi içine kapandı, suskunlaştı. (s.104)

    Gözlerini üzerimden ayırmadan beni dikkatle inceledi. Ruhumu görecek diye endişelendim. (s.111)

    Zanaatında ustalaşmak isteyen, yaptıklarını geride bırakmayı da bilmeli. Eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin. Ben artık oldum, dersin. Oracıkta kalır, yerinde sayarsın. En iyisi her seferinde yeniden hevesle işe koyulmak, sil baştan. (s.115)

    Göz göze geldiler. Kadının kainatını gördü gözbebeklerinde, onun yalnızlığında kendi ıssızlığını buldu. (s.118)

    Yaptığın işi gönlünde hissedersen ırmaklar çağlar içinde. (s.124)

    Etrafını her dediklerine evet diyen dalkavuklarla dolduranlar, fikrini dürüstçe söyleyen adamı hain zanneder.(s.145)

    Şayet bir işi başarmak istiyorsan onu neden bir başkasının değil, senin yapman gerektiğine kainatı ikna etmen lazım. Bunun da tek yolu çalışmaktır. (s.146)

    Sessizliğe halel getiren tek şey dinmeyen yağmurdu. Gören, semanın gözyaşı döktüğünü sanırdı.(s.154)

    Benden sana nasihat, cevabını taşıyamayacağın sorular sorma.(s.161)

    Kalleş ile kardeş yakın kelime. İnsana ihanet beklemediği yerden gelir.(s.164)

    Unutma kabiliyet, Allah’ın bahşettiği bir hediyedir. Biz hediyeye layık olmaya didiniriz. Gerisine kafa yormayız. (s.169)

    Köprüler kurmak isteyen kişi birden fazla dil konuşmalı. (s.177)

    Bir dil öğrendiğinde koskoca bir kalenin anahtarını teslim alırsın. Kale kapısından başka kimler girmiş, seni ne ilgilendirir? Sen kendi keşfine bak. (s.177)

    Bir kitaba burnunu gömerek herkesi ve her şeyi unutmanın, unutabilmenin verdiği hazzı hiçbir şeyden alamayacaktı. Aşk gibiydi okumak da… Neden, nasıl müptelası olduğunu bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü. (s.178)

    Ehl-i hüner, üç kaynaktan beslenirdi; kitaplar, insanlar, yollar. Bol bol okumak, ustaların yanında eğitilmek, seyahat etmek. (s.195)

    Bir binaya girdiğinizde etrafınızda kimsenin olmadığı anı kollayın. Sonra iğneyi baş hizasında tutup bırakın. Kulak kesilin. Ses duvarlardan aksediyor mu? Hemen sönüyor mu? Yoksa en uzak köşelere ulaşıyor mu? Öyleyse mimar bunu nasıl yaptı, sorun kendinize. Ses de su gibi akar. Tabii önünde engeller olmazsa. (s.196)

    Belki de herkesi sevmekle hiç kimseyi sevmemek arasında fazla mesafe yoktu. (s.201)

    Oysa hayattaki en vahim aldanışlar, kendimizden memnun olduğumuz anlarda çıkar. Şeytan kulağımıza fısıldar: “Neden daha fazla istemiyorsun?” (s.232)

    Ustası, kafasından geçenleri okur korkusuyla hemen başını önüne eğdi. (s.255)

    Feri kaçmış teni, ocak dibinde biriken soğuk külleri çağrıştırıyordu. (s.280)

    Her şeyi ayakta tutan, dengedir. Binaları da. İnsanları da. (s.305)

    Şehirler de inanlar gibidir. Öyleyse sadece taştan ve ahşaptan yahut sokaktan ve abideden müteşekkil değiller. Onların da yüreği, beyni, midesi, ciğerleri var. Onlar da yaralanır ve kanar. Yapılan her gayrimeşru bina İstanbul’un kalbine çakılmış bir çividir. Her yangın ciğerlerine iş doldurur. Bir şehre, tıpkı bir masuma merhamet ettiğiniz gibi acıyabilmeniz lazım. Yoksa dengeli kararlar alamayız. Herkes her yere inşaat doldurmak isteyebilir ama bu İstanbul’u üzer, incitir, bitirir. Buna hakkımız var mı? (s.321)

    Derdi ki elçi, hem Şark’ta hem Garp’ta ilim tehlikeli uğraştır. Fakat Şark’ta, devlet bir yandan, ahali bir yandan, insanın öğrenme şevkini kırar. Garp’ta da âlimlerin başı derde girer, ama yenileri çabuk çıkar. Halbuki Şark’ta yenilerin yetişmesi zordur, çünkü çıraklar da, ustalar gibi köstek görür her koldan… (s.329)

    Mimarlık bir ilimdir diyordu kitap. Üç ayak üzerine inşa edilmiştir: sağlamlık, fayda, güzellik. (s.330)

    İlim birçok atın çektiği bir araba gibidir. Şayet küheylanlardan biri şaha kalkar hızlanırsa diğer atlar da kendiliğinden hızlarını artıracak, arabanın içindeki seyyahlar, yani ehl-i hikmet, bundan kazançlı çıkacaktı. Demek ki bir alandaki ilerleme, diğer sahalardaki gelişmeleri teşvik eder. Kaldı ki mimari, başka ilimlerle dost olmak mecburiyetindeydi; hendeseyle, felsefeyle… (s.353)

    Belki de insan bir şeye ne kadar yakınsa o kadar az görebiliyordu. Yıldızlar gibi hayatın hakikatlerini keşfedebilmek için de mesafe gerekiyordu. (s.359)

    Hayatta hiçbir şey, dışa vurulamayan kızgınlık kadar zarar vermez insan ruhuna. (s.374)

    İşlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler. (s.374)

    Eş rütbeli iki insan arasında en zor hazmedilen şey, birinin terfi edip diğerinin etmemesiydi. Gıpta etmeye çalıştıysa da başaramadı. (s.402)

    Ellerim o kadar çok titriyordu ki halıya döktüm. Silmeye çalıştım. İnsanın etrafında korkunç şeyler olurken böyle teferruatlara dikkat etmesi tuhaf. (s.419)

    Sizler birbirinizin seyrüseferine şahitsiniz. En iyi siz bilirsiniz nerelerden geçtiniz. Bu nedenle şayet biriniz yoldan çıkarsa ilk fark eden siz olacaksınız. Daima akil olanın, sevmesini bilenin, gayretli olanın yolundan gidin. (s.421)

    Hayata dair heyecanları kalmamış insanlarınki gibi donuktu bakışları. (s.428)

    Şimdi biliyorum halbuki, suretlerin bizi aldattığını. Nimet zannedip sevindiğimiz nice şeyin aslında külfet çıktığını… (s.462)

    Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan, bazılarına da şehir istediği için. (s.463)

    Onu hâlâ hatırlıyorum. İçim hâlâ acıyor. İnsan kendisini sevmeyen birini seneler sonra bile izlediğini fark ettiğinde, onu hakikaten seven kişinin karşısında beter bir suçluluk duyuyor. (s.468)
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Bu kaçıncı sevmem seni..
    ..dört oldu sanırım ..
    Dörtleri sevmem aslında ..
    her sey üçte bitmeli .. 1..2..3
    üç benim uğurlu sayım..
    bir dünya safsata yazılmış üç üzerine numaralojide..
    çok da umurumda değil...
    merak da etmiyorum artık derinlerdeki anlamları.. ..
    ..yoruldum
    ..oysaki ki en büyük özelliğidir kedinin "merak" ..
    ..ta ki bir gün onu öldürene dek .. 1..2. 3

    Ne diyordum ..
    Ali Lidar .. Evet ..
    ..seni merak ettim ..
    "Veysel gelsin beni alsın Şirintepe parkındayım" dediğinde merak ettim. .

    Çorabının tekini buldun mu acaba mütemadiyen düştüğün dalgınlıklarda merak ettim ..

    "Ne eksikse sen tamamla" yorgunum dediğinde öpüp üstünü örttü mü beklediğin. ..
    ..merak ettim ..

    Annen baban sustu mu "bağırmak tedavülden kalktı mı " mesela. .
    Sana da "Sakin " diyen oldu mu?
    Söylediler mi sorduğunda "neden seni sevmediğini " en son babana sormuştun cevap verdi mi ?
    .. merak ettim

    SEN ....
    Asla başarısız bir proje değilsin ..
    hiç bir yerin yanlışı ya da sokağın çıkmazı değilsin ..
    ben seni sevdim ..
    Apartman gölgelerinde sevdim ..
    "Aranıza karışmaktan vazgectim" dediğinde sevdim ..
    "Çırkinim dediğinde sevdim ..
    Bu şiiri sana yazmadım dediğinde küsmedim..
    Vasıfsız vuruşlarında incinmedim ..
    "Herkes gider " dedim sen _dilinde :)
    Sinir krizi de geçemiyorum ayrıca :) Niye?diye sorup durma:)
    Evet şarkıyı dinlerken ağlamayı beceremedim ama bu şarkıyı hep sevdim ..

    https://youtu.be/9KkAtcPku2k

    Sen sağ ben selamet yağmura dikkat ettim ..merak etme
    Vakitsiz yağıyor yapacak bir şey yok :)
    Ayaklarım üşümüyor söylediğinin teknikle ısıtıyorum onları. .
    Dün San Antonio kilisesine gittim Katedral bulamadım buralarda ..
    bahçeye seni gömmeme izin vermediler ..
    ..üzgünüm
    Acele gidişlerinin ve kayboluşlar ardından sallamaya mendil de yok hiç bir yerde ..
    Yoksa seni ..
    ..yine
    .....severim
    Şu kedi beslemek işine aklım takıldı:)
    Birde yüksek sesle "Kafka" okumak neyimize gerek..
    Hayatın orta yerinde öptüğün o kadını düşündüm biraz ..
    "Merhamet et...
    ... merhamet bir bakışınla mümkün " dediğin o kadındı yüksek ihtimal ..
    Gövdeme iyi bakmak gibi bir fikir soktun aklıma komik oldu :))
    Haklıydın ve bu can yaktı :)

    "Ateşle buz neyse seninle ben oyduk"
    Ayrı ayrı çok güzel ..
    Birlikteyken ölümcül .."
    ....diye tekrarladım. .

    Kuyuya beton döktüm ..
    hatta üstüne bir de Thomas Bernard "Beton " okudum sağlam olsun diye ...

    Ekinoks geldi geçti "bana ne " dedim ..
    Ruhumda kir görmedim o yüzden çabucak geçme dediğin o noktayı "çabucak " geçtim ..

    Dağınık sicimlere dönmüş "içim" i de toplamak gelmedi "içim " den _affet:)
    Üşendim :))
    Tıpkı kahin kargayı vurmaya üşendiğim gibi ..

    Ay tutulması olsaydı izleyecektim _olmadi onun yerine Sebahattin Ali okudum ..
    Anti_emperyalist ..
    Mukavemetsiz ..
    Narkotik. .siirlerle devam ettim ..

    Yani demem o ki
    Ottowa da bir yerlerde canım geyik kanı çekerken .
    ."Ben seni severdim sevmesine de toplum buna hazır değildi " dedim :)) güldüm :)
    Kışa rağmen koştum :)
    Gülümsedim ..
    Denedim ..
    Çok amin ..

    On dakikada deliğinin çağına erdim. .
    Sümbülteber çiçeğinin nasıl bir şeye benzediğini merak etmedim "çiçek sevmem" ..
    Ağaç severim ben "Sedir ağacı "
    bir de "Sakura" ...
    'Bir ağaç bize yeter dedim ikincisini mavi saplı bir baltayla "yok ettim " ..

    Yukarısını "konmaktan vazgeçmiş kuşlar"a bıraktım belki "pes" ettim bilmiyorum "melek " de değilim ..
    Eflatun bir at hiç değilim. .
    Ağustosta doğdum ama ağustos böceği de değilim. .
    o yüźden #sustum

    "Susarız ve ..
    Ne derlerse o
    Bundan sonra ..ne
    ..derlerse
    ..o

    Peki ..demenin kaç kilo duygu barındırdığı öğrendim bolca. .
    Çok acayip değil "çok acaip" in farkına vardım. .

    Bütün bu okuduklarımı"gazete kağıdına " sardım sonra :)) ...
    ruh halimi çekmeceye kaldırdım ...
    Arzın merkezine bir bilet aldım ama yine Nemo ile okyanusa daldım :)
    Sarı rengi hiç sevmedim ..
    Haksızlık bu ! ..diye isyan da etmedim
    Biterken..
    ..dedim sadece
    Giittim...

    Dip Not ..
    "Bu incelemeyi sadece kitabı okuyanlar anlayacaktır "

    Şiir le kalın ..
  • 336 syf.
    ·8/10
    Amerika'da 1960'lı yıllarda meydana gelen yolsuzluğun Frank Serpico isimli bir polis gözünden anlatıldığı bu romanın, hayal ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur, olaylar ve kişiler tamamen gerçek ürünüdür.

    Filmi izlemek isteyenler için link; http://unutulmazfilmler.pw/...layer=run&part=1

    Siz hayatta dürüst olmaya karar verirsiniz, sonra bir bakarsınız ki hayat çok dirençli. Neye?

    ''Polis memuru olmak; kanunlara inanmak ve onu tarafsızca, tüm insanların eşitliğine ve her bireyin saygınlık ve değerine saygı göstererek uygulamak demektir. Hayatınız her gün tehlike altında olacak. Ve karakteriniz de. Güvenilirlik, cesaret, dürüstlük, merhamet, nezaket, sebat ve sabrınızın olması gerekli. Sizler artık suça karşı verilen savaşa katılmaya, ve teorik olarak öğrendiğinizi caddelerde pratiğe dökmeye hazırsınız.'' Polis olmaya hazır insanların göreve gelmeden önce dinledikleri bu konuşmanın, nasıl sahte bir dünyanın kandırmacası olduğunu, mideniz bulanarak izleyeceksiniz, okuyacaksınız. İğrenç bir halk, iğrenç bir yönetim ve kötülerin arasında tutunmaya çalışan bir avuç iyi. Hani herkesin ahlakına kimse karışamaz ya, sonra ahlak nedir falan, ahlak düzen olsun ve herkes ''yaşayabilsin'' diyedir. Sistemler bu yüzden olmalıdır. Asgari düzeyde olsun insanca yaşamak... İnsanca? Evimize aniden birileri dalmadan, kendi adaletimizi kendimizin sağlamak zorunda olmadığı, kimsenin kimseye keyfine göre zorbalık etmediği, meşru şiddeti elinde bulunduran devletin de şiddeti kafasına göre değil, bir halkı korumak ve bireylerin can güvenliğini sağlamak, aynı zamanda bir ülkenin varlık ve bütünlüğünü korumak için kullandığı, alışverişe çıkıp, korkusuzca evimize gelebildiğimiz, malımıza orantısız verginin uygulanmadığı, sokaklarda korkusuzca yürüyebildiğimiz, göstermelik tanımları taşıyan mesleklerin olmadığı, her mesleğin gereğinin yapıldığı, kendi pislik benliğimiz uğruna doğru davranışı ve saygıyı hep başkalarından beklediğimiz bir varlık olarak değil, dürüst, namuslu bireyler olarak, doğrudan başkalarına ama dolaylı olarak kendimize iyilik ettiğimiz bir dünyada, insanca yaşamak dediğimiz kısmen budur. Zannediyoruz ki dürüstlük başkalarına iyilik etmektir. Hayır. Herkes iyi olmaya en azından belli ölçüleri korumaya gayret ederse, sadece zarar vermemiş olmaz, aynı zamanda zarar görmemiş de olur. İyi olmak sadece içimizden gelen bir dürtü değildir. Asla bu kadar basit değil. Kurallar bu yüzden olmalı. Doğruyu kendi pislik benliği için seçemeyen insanlara, zorla yaptırmak için. Nice suçlunun suratında gördüğümüz tümör pişkinliktir. Asla rahatsız olmazlar. Vicdan da herkeste olan bir özellik değil, bunca kötülük nasıl açıklanabilir Allah aşkına? Bu kitaptaki polisler, en az suçlular kadar pişkindiler. En az diyorum, çünkü bunlar üniforma giyen bir adi ordu. Serpico ise hayatını doğruluğa adamış bir adam olarak, polis olmak istemiş ama gerçek bir polis olmasına izin verilmemiş bir insan. (Al Pacino'nun can verdiği filmde, onun harika gözleriyle karakter bambaşka anlama kavuştu. Sen nasıl bir kralsın? Dünyadaki en güzel gözlerden bir çift ondaki. Bu kadar anlamlı bakabilen insan az. Bütün film boyunca bunu düşündüm. Böyle bir insanla karşı karşıya kaldığımızda, aklından ne geçtiğini merak etmemek mümkün değil.)

    Kitapta dikkatimi çeken o kadar çok garip olay ve özellik vardı ki. Okurken afakanlar bastı. Bölge ve suça müdahale etme durumu... Polisler sadece nerede görevlilerse oraya müdahale ediyorlar. Herhangi bir suça, mesai saatleri içinde denk gelseler de arkalarını dönüp gidebiliyorlar. Hırsızlık, tecavüz, gasp, adam yaralama... Hiçbir şey mühim değil. Çünkü polislik göstermeliktir. Bu kitapta polis, halk için bir şey yapmıyordu. Halk polisi koruyordu. Peki, o halde polislik kurumu neden var? Bu kurumun halktan haraç kesmekten başka yaptığı bir şey yoktu. Zaten herkesin cebine silah soksanız, onlar da adı polis olan, bu kurumsal çete kadar adaleti(?) sağlardı. Ben ne anladım bu işten! Devriye gezilmesi gereken saatte uyu, esnaftan bedava yemek ye, kuruyemişçinin tezgahına elini daldır, manavın tezgahından çatır çutur elma gürplet, mandalinalarla sirk gösterisi yaptıktan sonra löp löp yut. Oh ne ala polislik. (Kemal Sunal'a selam olsun, onun da filmlerini anmadan olmaz.) Bir kez daha anladım. Düzelme dediğimiz, yukardan aşağı olamaz. Aşağıdan yukarı olmak zorunda. Ya da her yerden olmak zorunda. Evet radikalce adı devrim. Ama sosyal bilinçle de bunu artık kavga etmeden, kan dökmeden sağlayabiliyoruz bir nebze de olsa. (Kendi söylediğime inandım mı bilmiyorum.) Kanun adamları bozuksa, ellerimiz kollarımız bağlı. Evet. Ama birlik ses getirir. Ama o sesin çıkması da zaten meselenin hasıdır. Yine bir yutkundum. Of.

    Geçenlerde izlediğim bir dizide dürüst bir muhabirin, fabrikada hakları yenen işçilerin sesini duyurma mücadelesi ve uğradığı baskının beni nasıl şaşırttığını anlatmalıyım. Adama her yerden söylenen şey, çenesini kapalı tutması gerektiğiydi. Çünkü reklamlar ve gelirler ve piyasa ve bu hayat ve bu sistem ve bu bu bu! Ben bu yazıyı yazarken çaresiz bir öfkeyle kaplıyım, nasıl devam ettireceğimi de bilmiyorum. Dünyaya medeniyet pazarlayan kahpe ülkelerin ve yönetimlerin kıskacında, bahsettiklerimiz ancak bir ütopya olabilir. İnce Memed incelemelerinde dikkatimi çekti, okumadım henüz ama ağanın adisinin biri gidiyor biri geliyordu, bu da o biçim. Hangi biriyle nasıl başa çıkacağız?

    Serpico her ne alırsa alsın her daim parasını ödedi. Onun kitabında insan kullanmak yok. Bedavacı, otlakçı olmadı hiç. Böyle yaşamak çok mu zor sanki? Sanata ve bir malın iyisine değer verdi. Bunun için şehrin en uzak köşelerinden ekmeğinin, sigaranın ve kahvenin iyisini aldı. Bu arada Türk kahvesini seviyor. :) Kitapta Türk bir doktor da vardı. Fakat filmde onun yerine sağolsunlar bir zenci aktör tercih etmişler. Bir Türk adı geçerse batardı birilerine belki.

    Yaptığı her doğru işin üstüne konan polisler... Hakkını aradığında türlü yollarla onu tehdit eden polisler... Onları şikayet edemeyeceği, işlerini yapmayan ve diğerlerine de bunu söylemeyecek olan üstler... Her yerden köşeye sıkışmışken, bozuk, kokuşmuş bir sistemde, insan görevini nasıl gerçekleştirebilir? Ha bir de formaliteden tutuklamalar var ki, tam tükürmelik. Her gün ya da hafta o kadarını hatırlamıyorum, belli bir sayıda tutuklama yapacaksınız, ve harikasınız! Polis olmayı başardınız. Serpico çok uğraştı. Bir insanın uğraşabileceği son noktaya kadar, yıllarca, sabırla, denedi, denedi, denedi. Küçük sarsıntılardan başka eline ne geçtiğini ben de bilmiyorum. Güvendiğiniz, yo hayır, güveni temsil eden her makamın ardındaki kişinin, sizi hayal kırıklığına uğrattığını bir düşünsenize. Nasıl bir dağlar silsilesidir ki bu, her birine kar yağdı!

    Atandığı bir görev yerinde güler yüzlü arkadaşı geliyor ve ona şunu söylüyor: ''Hey Frank, seninle ilgili bir telefon geldi. Kim olduğunu söylemeyeceğim. Sana güvenemeyeceğimizi söylediler, anlıyor musun?'' Frank, ''Para almadığım için, değil mi?'' Polis arkadaşı, '''Frank... Rüşvet almayan bir polise kim güvenebilir?'' Bütün kitabın özeti bu. Kitap, rüşvetin feriştahının nasıl cepten cebe döndüğünün, ağababalarının takım elbiseli devlet kadrosu olduğunun, bu çarkın böyle döndüğünün, bu çarka çomak sokanın, çarkını kıracaklarının hikayesini anlatıyor.

    Filmini de izlediğimde hazin son küçük bir umut ışığı barındırsa da insanın midesi içerde büzülmeden duramıyor. Gerçekten duygularımı kalbimden daha çok midemde hissediyorum. Öfke, korku, heyecan, kızgınlık... Liste uzar gider. Kitabı okuyup okumama konusunda bu sefer öneride bulunamayacağım. Ama okursanız boş bir kitap okumayacağınızı bilin. Tercih edeceklere keyifli okumalar dilerim.

    Yayınevine özel not: Olmaz olsun bu kadar yazım hatası. Bir yerden sonra elime kurşun kalemi aldım, her sayfada tek tek yanlışları düzelterek okudum. Bu kadar özensiz bir editör olamaz. Sayfası kaliteli ama harfler rastgele saçılmış!