• 303 syf.
    ·368 günde·10/10
    İnsanın esir olma hali Camus'nün Veba adlı romanında farklı açılardan okurlara sunuluyor. Kitapta, esaret duygusu görünen ve görünmeyen şekilleriyle karşımıza çıkıyor. Hayvanlarda insanlara geçen bir hastalık olan Veba söz konusu eserde sözlük anlamının dışına çıkarak, ilk olarak fiziksel esaret,daha sonra psişik ve son olarak da kitap kahramanlarının rutin bir hayat içinde esir olma durumların olarak karşımıza çıkmaktadır. Eserin tümünden yola çıkarsak, Camus bu kitabında insanların bilinen yada bilinmeyen nedenlerden dolayı esaret içinde olduklarını belirtmektedir. 20. yüzyılın başında yayınlanmış olan bu kitap aslında bugünün sosyo-politik gerçeklerini de yansıtmaktadır.

    Il est aussi raisonnable de représenter une espèce d'emprisonnement par une autre que de représenter n'importe quelle chose qui existe réellement par quelque chose qui n'existe pas.

    1947 yılında yayımlanan Veba adlı Roman, Cezayir'de ki Oran şehrinde geçiyor. Albert Camus eserinde, insanların hayat ve ölüm arasında verdikleri mücadeleyi tasvir etmektedir. Kitap içinde geçen karakterler olan Gazeteci ve doktor kitabın gerçek karakterleri olmayıp sadece hastalığın ortaya çıkışıyla insanların değişik şekillerle gerçeklerle yüzleşmeleri anlamına gelmektedir. Ayrıca kitap içinde ağır olarak işlenen esaret duygusu ve bağımlılık gelecekte olabilecek yıkımların işaretçisi olup tüm bunların neticesinde insanların hayatta kalmaları için yapmak zorunda kalacağı seçimleri işaret etmektedir.

    Oran şehrinde ki insanlar, lağımlardan caddelere dökülen farelerin yaymış olduğu Veba yüzünden acı içinde ölmeye başlarlar. Veba hastalığı, insanın yalnızlığını ve zavallılığını ortaya koyan büyük bir felakettir. Veba, insanın yaşama karşı olan bağımlılığını kıran bir hastalıktır.

    Salgından en çok etkilenmiş mahalleler karantina altına alınmış ve kenar mahallede esir olan insanlar salgın yayılır korkusuyla mahalle dışına çıkma yasağı ile karşı karşıya gelir. Bu olay, insanın fiziki esaret altında olduğunun en önemli göstergesidir. Ayrıca hastalanan insanlar yönetim tarafından oluşturulan karantilara alınmıştır. Bu olay bize 2. Dünya savaşındaki toplama kamplarını anımsatır. Esaretin başka bir boyutu da bu şekilde gözler önüne serilmiştir.

    Ölüm insan mutluluğunu tehdit eden bir gerçek ve vebanın neden olduğu bu duygu insan-dünya ilişkisinin yabancılaşmasına neden olur. Eser içinde ki karakterlerden bir tanesi olan Rahip Paneloux, veba salgınını insanların işlemiş oldukları günahların bir bedeli olarak görür ve Tanrı tarafından gerçekleştirilen bir ceza olarak yorumlar. Buna rağmen, bir diğer kahramanımız olan Dr. Rieux ise, veba hastalığı ile savaşılması gerektiğini düşünür. Hümanist ve ahlakçı bir çerçeveye sahip olan Dr. Rieux ve arkadaşları veba salgınına karşı savaş açar ve sonunda başarılı olurlar. Ancak Dr. Rieux, bu zaferin geçici olduğunu ve bu hastalığın tekrar ortaya çıkacağını söyler.

    Oran şehrinde artık Veba salgını kesin olarak anlaşılmıştır. Şehrin valisi, hastalığı resmi ve kısa bir duyuru ile ilan eder ve şehrin derhal karantinaya alınmasının emrini verir. Böylelikle şehir tam bir ceza evine döner.

    İnsanların dış dünya ile iletişi kopmuş ve kapıları nöbetçiler tarafından tutulan şehirde mahkum durumuna düşmüşlerdi. Veba hastalığının neden olduğu fiziki esaret, şehirin daha da yaşanmaz hale gelmesine sebep olmuştur. Fiziki esaretin bir diğer boyutu olarak, şehir merkezinde veba hastalığından daha fazla etkilenmiş mahallerin karantinaya alınmasıdır.

    “Des Pluies diliviennes et brève s'abattirent sur la ville; une chaleur orageuse suivait ces brusques ondées. La mer elle-meme avait perdu son belur profonde et, sous le ciel brumeux, elle prenait des éclats d'argent ou de fer, douloreux pour la vue. La chaleur humide de ce printemps faisait souhaiter les ardeurs de l'été.”

    Seli anımsatan yağmurlar kentin üzerine inmişti; beklenmedik su baskınlarını fırtınalı bir sıcak takip ediyordu. Deniz, mavi rengini yitirmiş ve gümüş rengini almıştı...

    Veba hastalığına yakalanmış kişi, öncelikle acılarının esiridir. Bu esir olma durumu kişiyi özgürlüğünü isteyememe durumuna götürüp onu çıldırma noktasına kadar götürebilmektedir. Eserin bir diğer karakteri olan Cotard, veba hastalığı taşıyan bir hastanın taşkınlık yaparak ve haykırarak sokağa çıkıp ilk gördüğü kadına sıkı sıkı sarıldığını gözlem olarak ifade eder. Bu durumda , esaret içinden kurtulmak isteyen hastanın özgürlük için vermiş olduğu ruhsal durum içinde yanına birisini almasını sembolize eder.

    Oran şehri sadece Vebanın neden olmuş olduğu fiziki esaret altında değildir. Oran sakinleri aynı zamanda manevi bir esaretin içindeler. Bu eser, bize yalnızlıklarına esir olmuş insanları sergiliyor. Yalnızlık tecriti içinde hapsolmuş insanların hayat hikayeleri.Ve bu insanlar , esareti altına girdikleri yalnızlık duygusu içinde ve dış dünyadan hiç bir yardım gelmemesi karşısında, acıları içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır. Dış dünyadan gelmeyen yardımlar, esareti altına girdikleri yalnızlık duygusunun en büyük göstergesidir. Hastalığı çekmeyenin, çekenin halinden anlaması pek bir mümkün değildir. Eser içindeki kahramanlar yalnızdırlar ve acılarını kendilerinden başkası çekmezler. Yalnızlık ve acı duygusunu en kötü haliyle yaşarlar. Bu durum, insanların kendi başlarına oldukları gerçeğini gözler önüne serer.

    “Chacun pour soi “

    Eser içinde geçen zaman döngüsel bir zamandır (un temps cyclique ). Gelecek nedir bilinmeyen bu hayatta, son bir başlangıçtır adeta. Oran şehri sakinleri, tiyatroya gidip tekrar tekrar aynı oyunu izleyip gelmektedirler adeta. Zaman sürekli tekrar edilen bir olgudur. Dış dünya ile iletişim koptuğu için,sürekli yeni oyunların gelmesi pek mümkün değildir. Zamanın döngüsel oluşu gerçeği , Dr. Rieux için de geçerliydi. Her gün odasına gelen hastalara aynı teşhisi koyma mecburiyeti tekrar edilen olgunun bir diğer göstergesidir.

    Eserde şehir tasvir edilirken, eser içinde kadın = aşk denen şeyin olmadığını fark ederiz. Şehir, hastalığın sebep olduğu insanlıktan uzaklaşmış aşka vakit ayıramamıştır. Eser içinde geçen hava çok sıcak olup, şehrin sıkıcılığını göstermektedir.

    İnsanlar rutin bir aktivite içinde esir kalmış, yaşam tarzları adeta ceza evi yaşam tarzına dönmüştür. Hastalığın bu şehri vurmasının olumlu yönleri de vardır. Herkes eşit şartlar altında yaşamaya başlamıştır. İnsanlar arasında gerçek ve içten ilişikler doğmaya başlar. Cezaevi yaşamından dolayı, ailelerin birbirlerine olan sevgileri artmıştır. Lakin, veba bu şehri terk ettiği vakit insanların eski yaşamlarına geri döndüklerini de söyleyebiliriz.

    Sonuç olarak; Biz de birbirlerimizi esaret altına almış ya da birilerin bizi esareti aldıklarını söyleyebilir miyiz? Daha kötüsü acaba bağımlı bir yaşam biçimini benimsemiş olabilir miyiz? Daha fazla para kazanma hırsı ve kariyer yapma isteğimiz bizi sahip olduklarımızın yada sahip olacaklarımızın esareti altına almış olabilir mi?Hayatın güzelliklerini farkında olmadan kaçırıp gidiyoruz.Geçmişte yaşanılan hayal kırıklıkları, mesleklerimiz, oy verdiğimiz partiler, içki, sigara televizyon ve İnternet gibi üyesi
  • 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Ada kitabında, önünde yazdığı gibi; var olmayan bir adaya düşen insanların adadaki hayatlarını anlatılıyor.

    Charley, on ağustos günü öğlen saatlerinde bir mağazadan aldığı gereksiz kıyafetleri vermek için arabayı otoparka çeker. Hava çok sıcak olduğu için yoldan buhar yükselmektedir. Yerden uzanan buhar bulanıklaşır. Fakat bu normal bir bulanıklaşma değildir. Titreşim havaya doğru uzanır ve doğruca onun üzerine gelir. Hava ona geldiğinde önce yanar, sonra donar ve bilincini kaybeder.

    Gözlerini açtığında kırmızı kayalık bir alanda uyanır. En korkunç olanı ise çıplaktır. Neresi olduğunu anlamak için etrafa bakarken, yine hava dalgalanması görür ve ondan kaçar. Bu hava dalgasının eve götüreceğini anladığında ise çok uzakta dördüncü hava dalgası çıkmıştır. Koşsa da yetişemez. Ayakları yaralanan Charley biraz yürür, bir kıyafet ve sandalet bulur. Onları giyerek kendine sığınacak bir yer arar. Beş gün geçirmiştir. Korku dolu beş gün. Sonunda bir sığınak yapmaya karar verir. Hocasından hatırladığı kadarıyla güzel bir sığınak yapar. Artık kendine yiyecek adam akıllı bir şeyler bulması gerekir. Sürekli meyve yemektedir. Balık tutmaya çalışsa da beceremez. Biraz daha meyve ararken sarp bir yamaca gelir. Kayalıkların oyuklarından geçerek taş bir kemerin orda durur. Bir açmaz vardır. Çok güzel bir çizim ile bir adam resmi çizilmiştir. Ertesi gün yiyecek ararken keçi ile karşılaşır ve keçi de benekli bir hayvana yem olur. Charley sudan ilerleyerek oradan uzaklaşır. Kendi sığınağının oradaki sahile geldiğinde iki çocuğun kendine doğru yürüdüğünü fark eder. Kumlara adım atınca çocukları süzer. Uzun boylu olan ilgisini çekmiştir. Belki on sekiz yaşında, çıkık elmacık kemikli, kumral saçlı ve mavi gözlüdür. Merhaba dese de, çocuklar kıyafetleri nerden bulduğunu sorarlar. Kıyafetleri bulduğu yeri söylediğinde iki çocukta sevinirler. Uzun boylu olanın adı Thad, daha kısa olanın ise Jason'dır. On iki gün boyunca yalnız yaşamasına şaşırırlar. Ona Köy'e gitmeyi teklif ederler. Charley'de onlara güvenerek kabul eder. Eşyalarını toplayamaya gidince gözü kararır ve bayılır. Thad onu yakalayamadan başını taşa çarpar. Köy'e geldiklerinde Natalia adında kızın kulübesine yatırırlar, yarasına bakarlar. Natalia ise Kevin'in başarmasına çok sevinmiştir. Charley'in giydiği kıyafetler onundur ve cesedi yoksa bir kapı bularak adadan ayrılmıştır. Kevin'in duvarda ki isminin yanına bir artı koyar Thad. Charley uyandığında yanında bir masa ve sandalye görür. Yanında ki yatakta ise bir kız uyumaktadır. Masanın üstünde ki sukabağı testisinden su alarak içer. Dışarı çıktığında Thad'i görür. Thad ona yıkanmak isteyip istemediğini sorar. Charley kabul edince onu bir göle götürür. Yanına sabun ve temiz eşyalar da almıştır. Köy'de Li sabun yapmaktadır. Göle giderken ve dönerken ada hakkında konuşurlar. Adanın adı Nil'dir. Nasıl bir buharlaşan, saydam kapı ile geliyorsan benzer bir kapı ile dönüyorsundur. Dünyada adı duyulmamış öylesine bir yerdir. Adadan çıkış kapıları öğlen saatinde açıldığını ve bir kapıdan bir kişinin geçtiğini öğrenir. Köy'de herkesin bir görevi vardır: ne konuda yatkın olduğuna göre hareket eder herkes. Bir de arama ekipleri vardır. Arama ekipleri de günü az olanlara öncelik verilir. Charley ilk gün dörtlü kapı gördüğünü söylediğinde; Thad daha önce hiç dörtlü kapı görmemiştir. Thad, Charley'in özel ada rehberi olur. Oldukça iyi anlaşmış ve birbirlerinden hoşlanmışlardır. Charley ve Thad, Köy'e geldiklerinde bir sürü kız, erkek görürler. Erkekler sadece şort giymiş; kızlar ise aynı Charley gibi giyinmistir. Sonunda Charley'in midesine balık girer. Miguel ahşap oymacı, Sabine şifacı ile tanıştıktan sonra, tek tek herkesle tanışır. Natalia ile biraz daha köy hakkında konuşurlar. Köy'de kalırsa bir işe yaramak ve arama ekibine katılmak zorundadır. Charley ise tek başına kalmaktansa Köy'de kalmayı tercih eder. Bu gece ise Nil gecesidir. Kevin'in adadan kurtuluşunu kutlamak ve Charley'e hoşgeldin demek için. Thad ise arama ekibinin getirdiği bir şey yüzünden oldukça sıkılır. Getirdikleri şey dana kemiğinden yapılmış bir düğmedir. Ramia'in yaptığı bir şeydir. Onu adaya getirmek uğursuzluk olduğunu düşünerek, tekrar onun yanına gömerler. Thad Ramia'in isminin yanına bir çarpı işareti koyar. Onun kehanetleri aklına gelmiştir. Sonra sahilde bir kapı açılır ve dünyadan biri gelir adı Rory'dir. Fakat nerede ve nasıl olduğunu anlamak yerine çevresini suçlar. Sahilde tekrar bir kapı açılır; bu dünyaya gidiş kapısıdır. Tam Sabine'nin arkasında oluşur. Charley geliş ve gidiş kapısı arasında ki farkı hemen anlar. Bu daha cam gibidir. Sabine yoldan çekilmeye ve Li ise koşmaya başlar. Herkes bir ağızdan, "Li koş!" diye bağırır. Fakat kapı Sabine'nin üstüne yuvarlanıp, onu da alarak gider. Li ve herkes şoktadır. Charley ise bunu anlamaz. Thad onu yanına alarak durumu açıklamaya çalışır. Adaya 13 ile 19 yaşları arasında gelirsin ve herkesin 365 günü vardır. Günü yaklaşanın öncelik hakkı olur. Ya kapı bulur kurtulusun ya da ölürsün. Charley, Thad'in kaç günü kaldığını merak eder. Seksen altı günü kalmıştır. Natalia'nin ise sadece otuz üç günü vardır. Nil gecesi için hazırlanmışlardır. Herkesin boynunda Li'nin yaptığı çiçekten kolyeler vardır. Hepsi bir ağızdan Kevin ve Sabine'nin kurtuluşunu sevinirler. Gece de yanına Bart gelir ve Thad için uyarır. Thad'in her gelen kıza yakın davrandığını ve Talla ile yakın olduğunu söyler. Charley bir bit yeniği olduğunu anlar.

    Sabah olduğunda Rory, barakada ki bıçak gibi eşyaları alıp gitmiştir. Thad ise peşinden gider. Bıçakları geri ister. Fakat vermek istemez. Bağırması üzerine devasa bir yaratık onun önüne dikilir. Rory korkudan yere düşer. Thad ona ayağa kalkmasını söylese de, ayağa kalkamaz. Hayvan ona boynuzlarıyla darbe indirir. Thad dikkatini çekmeye çalışır. Fakat hayvan tekrar Rory'e saldırır. Sonra Thad onu göğsünden bıçaklar iki kere. Ikincisi daha derine denk gelir. Bıçağıyla yanlarına da darbeler indirmesiyle hayvanı öldürür. Rory ise çok kötü yaralanmıştır. Thad belli yerlerini sarar ve onu Köy'e kadar taşır. Fakat Köy'e geldiğinde ölmüştür. Thad kendini kötü hisseder. Charley ile arasında bir duvar oluşur. Talla ise Thad ile arasını düzeltmesini söylese de, Charley zamana bırakır. Sonunda Charley kendine uğraşacak bir şey bulur: çıkmazda ki adam ve kadın onun kafasını meşgul etmektedir. Jillian'dan kağıt alarak ölçümler yapmaya başlar. Bir kayalıkta düşünmeye devam ederken Thad gelir. Aralarında ki buzları eriterek, birbirlerini tanımak için adımlar atarlar. Sonra da plaja doğru yarışmaya karar verirler. Kazanan kaybedene dönünce çikolatalı kurabiye yapacaktır. Ertesi gün Charley ve Thad bir ağaç kökünde otururken birbirlerinden hoşlandıklarını söylerler. Çünkü kaybedecek zamanları yoktur. Balıkları toplayarak el ele Köy'e doğru giderler. Natalia aramadan dönmüştür ve Li firar etmiştir. Son günü kalanların yaptığı gibi. Yeni arama ekipleri oluşturulur. Natalia ile Jason, Charley ve Thad gidecektir. Ertesi gün yola çıkarlar. Thad Charley'in kağıdını görür. Olağanüstü bir şey farketmiştir. Charley'e göre kapıların bir döngüsü vardır. Kapının bulundukları bölgede yarın çıkacağını söyler. Yirmi dört saatleri vardır. Ertesi gün aynı yere geldiklerinde öğlen saati bir kapı çıkar. Natalia koşmaya başlar. Fakat iki kızda o kapıya koşmaktadır. Onlar yakın olduğu için, iki kız kapıdan geçmeye çalışır. Biri geçer, diğeri bir şeye çarpmış gibi geriye düşer. Geride kalan kızı Köy'e taşıyarak Natalia'nin yatağına yatırırlar. Charley'de, Thad ile uyur. Ertesi sabah kız ölmüştür. Natalia kendini suçlar. Ramia'nin kendini uyardığını ancak unuttuğunu söyler. Ramia ona yatağına yatırdığı kızın öleceğini söylemiştir. Charley ise onun suçlu olmadığını ve o yatağın aslında ödünç olduğunu vurgular. Thad o akşam liderliği Rives'e verir.

    Ertesi gün tekrar yola çıkılır. Charley'in uyandığı kızıl kayalıklara giderler. Öğlen saati Natalia kapıya koşarken ayağı sıkışır yetişemez. Nil ona bir şans daha vererek ikinci kapı çıkar. Natalia son sürat giderek kapıdan geçer. Charley'in teorisi işe yaramaktadır. Mutlu bir şekilde Köy'e dönerler. Fakat sabah olduğunda Miguel'in ekibinden Talla döner sadece Talla'yi bir kız getirir. Kurt saldırmıştır. Heesham ise Talla'dan sonra gelir. Bart onları oyuna getirmiştir. Miguel'e ise babun saldırmıştır. Heesham onu taşırken kapı görerek, onu kapıdan geçirmiştir. Bart eşyaları alarak gitmiştir. Talla ise ertesi güne sağ çıkamaz ve ölür. Charley ise çizimini tamamlar. Adanın dört yanında çizim vardır. Iki uçta kadın ve adam. Bir uçta hedef tahtası ve diğer uctada hedef tahtası, sayılar ve adam vardır. Rives ile duvara bakarken, Rives duvarın 1859 yılında oluştuğunu ve o zaman güneş patlaması olduğunu söyler. Bu patlamayı gören iki bilim adamı da öğlen görmüştür. Rives'e göre adada çeyrekler varsa, dünyada da vardır.

    Thad'in sayılı günleri hızla geçer, gider. Günler Thad ve Charley için arama ve Köy arasında geçmektedir. Son iki gün kaldığında bir boz ayı gelir ve çıkış kapısını kapatır. Ayı ile aralarını açınca Jason ve Mia'yı, Köy'e haber vermesi için yollar. Rives, Charley ve Thad ise son güne kadar kapı yakalamaya çalışır. Son gün geldiğinde kapının gelmesi beklenen yerine giderler. Öğlen saati kapı çıktığında Thad, Charley ile koşmak ister. Tam kapıya geldiklerinde Charley'i kapıdan içeri atar. Charley, Thad'in karının üstünde gözlerini açar. Bir grup onu bularak hastaneye götürür ve ailesi ile de evine döner. Evde olduğunda haberlerde Thad'i arar ama bulamaz. Ailesiyle konuşarak Seattle'da bir üniversiteye yerleşir.

    Thad ise Charley'den sonra bir kapı yakalar ve kurtulur. Elli bir gün sonra çikolatalı kurabiyeler ile Charley'in kapısını çalar. Bu onların dünyada birinci günüdür.

    Lynne Matson’ın Ada eseri Yabancı yayınlarının sevdiğim bir kitabıdır. Fakat bir süre sonra olaylar tekrara bağlandı. Yine de içinde ki kurgu ve olay örgüsü açısından oldukça akıcı bir kitap. Ada kitabı üç seriden oluşuyor. Okumak isteyenlerin dikkat etmesi gereken bir şey. Macera eksik olmayan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
  • 138 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Doğu ile batı arasındaki çatışmayı anlatan en güzel örneklerden biri diye düşünüyorum bu kitap için. Ve bunu anlatırken anlattığı olay üzerinden yaşadığı dönemde insanların bu durumdan nasıl etkilendiğini, genç bir kızın batının getirdiği yeniliklere kendini kaptırmasını, onda uyandırdığı hisleri anlatan en güzel örnektir belki de. Duygularını nasıl etkilediğini, giyim kuşamını nasıl değiştirdiğini akıcı yalın ve anlaşılır bir dille bizlere aktarmış Peyami Safa. Ve ben yine bu kitabı da mı okumamışsın Kader ayıp sana dedim.
    Tabi bu kadarla kalmıyor gelin biraz daha derine inelim ve kendinizi o dönemde hayal edelim. Bir tarafta batının getirdiği yenilikler var diğer tarafta da sizin eski gelenek ve görenekleriniz. Yaşadığınız hayat. Çaldığınız çalgılardan, giyim kuşamdan her şeye kadar belli bir kesimi etkilemiş olması. Ve özellikle de genç kızları. Sadece gösterişe merak verenleri. Bakın altını çizerek belirtmek istiyorum sadece gösteriş. Hiçbirisinin duygularına, düşüncelerine geldikleri yere hitap etmese de sadece onlara daha rahat, daha kolay bir yaşam sunduğunu düşündükleri için onları cezbediyor. Tabi ki herkes daha rahat bir hayat ister ama bunun yöntemi gelenek ve göreneklerini yani geldiğin yeri de unutmak olmamalıdır herhalde. İlk başta Neriman da işte böyle karmakarışık duygular içerisinde iki kişi, iki yaşam tarzı, iki hayat arasında kalıyor. Saadetin o gösterişte olduğunu düşünüyor, yaşadığı ortamdan, evden, çaldığı uddan her şeyden nefret etmeye başlıyor. İşte Peyami Safa da Neriman üzerinden bize o dönemde yaşanan bu doğu-batı çatışmasını anlatmış. O dönemde insanları nasıl etkilediğini aktarmış bizlere. Hem de çok güzel örnekler vererek.
    Ve en son kitap biterken bana Ezel dizisinde Ramiz Dayı’nın bir sözünü aklıma getirtti:
    Hayatın kuralı bu yeğen, ne kadar uzağa gidersen git başladığın yere dönersin sonunda,
    Ne kadar değişirsen değiş, nerede mutlu olduysan hep oraya çevirirsin kafanı
    Ne kadar terbiye etsen de susturamazsın içindeki canavarı,
    Nereye gidersen git yiğenim şunu unutma,
    Herkes gün olur evine geri döner….
    https://youtu.be/Fswrt89N_30 (bu da dinlemeniz için linki)

    Beni okurken çok duygulandırdı, sonunda gülümsetti, çok kez düşündürdü vs. bakalım sizde neler hissettirecek. İyi okumalar
  • 359 syf.
    ·17 günde
    Kitap Molla Kasım'ın Yunus Emre'nin şiirlerini bulup onu aramaya başlamasıyla başlıyor. Daha sonra Molla Kasım Yunus Emre'nin hayat hikayesini yazmak ister. Yunus Emre başta kabul etmese de sonradan razı olur. Ve hikaye Yunus Emre'nin gözünden anlatılmaya başlar.

    İlk olarak Yunus Emre'nin oğlunu tekrar bulduğu zamana gidiyoruz. Ama oğlu yıllarca yanında olmayan babasına kin gütmektedir. Ve Allah'a karşı isyandadır. Fakat zamanla o da bu hatasından dönecektir.

    Hikayede bir sonraki durağımız Ucasar'dır. Bu yıllar öncesidir. Evlerine bir ateş düşmesiyle başlar. Köyleri Çekikgöz saldırıları yüzünden harap haldedir. Yunus eşi Sitare'yi ve küçük oğlu İsmail'i korumak için ahırın altındaki mahzene saklar. Kendisi büyük oğulları İbrahim'in yarasını tedavi ettirebilmek için Satı Nine'nin evine koşmaktadır ama iki Çekikgöz'ün ona saldırısı yüzünden bayılmıştır ve oğlu İbrahim orda vefat etmiştir.

    Ucasar halkı köylerinin harap olması üzerine Sarıcaköy'e gelir. Yunus oğlunu toprağa vermenin acısını yaşamaktadır. Ama eşi Sitare daha çok acı çekmektedir. Hiçbir şeye tepki vermemektedir. Ama herkes umutsuzluk içerisindeyken Sitare'nin bağırından kopan bir ağıt hem herkesi sevindirmiş hem de onu eski haline geri dönmüştür.

    Kuraklık yüzünden köylü iyice yoksullaşmış ve kimsenin elinde avucunda bir şey kalmamıştır. Kış kapıdadır ve insanların kalacak yerleri yoktur. Sonunda tek göz de olsa herkese kalacak bir yer yapmışlardır.

    Çekikgöz tehlikesi yine kendini göstermiştir. Köylüler korunmak için etrafa gözcüler koyup tuzaklar kurmuşlardı. Tuzaklar işe yaramıştır Çekikgözün yarısı ölmüştü ama köylülerden de ölenler vardı ve köy harap haldeydi.

    Yunus, Aslanlı Hünkâr'ın onu daveti üzerine köyden ayrıldı. Aynı zamanda köy için bir az buğday isteyebileceğini düşünüyordu. Aslanlı Hünkâr'ın karşısına çıktığında ona köyünün durumunu anlatır ve buğday ister. Aslanlı Hünkâr ona nefes vermeyi teklif etmektedir. Ama kendisi istemez ve buğdaylarla birlikte köyüne döner. Geri döndüğünde köyünü yanmış olarak bulur. Sitare'nin ölü bedeniyle karşılaşır. Ama oğlu İsmail hayattadır. Başına gelenlerin nefessiz yola çıktığı için olduğunu düşünür. Aslanlı Hünkârın yanına gittiğinde onu geri çevirirler ve Tapduk Emre'yi varmasını söylerler.

    Yunus, Tapduk yollarında Sitare'nin yıldızlı heybesiyle yol alırken Sarıcaköy'den aldığı haberle yıkılır. Köy yakılmıştır ve oğlu İsmail'in yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordur. Bu haberle Tapduk yolundan dönüp oğlunu aramaya başlar.

    İsmail köle olarak satılmıştır. Onu alan kişi yani Arn Usta bir cellattır. Ve İsmail'in yeni adı artık Samuel'dir. İsmail babasının onu kurtaracağına dair hâlâ umutları vardır.

    Bu sırada Yunus oğlunu aramaktadır. Gittiği her yerde kendine benzer bir oğlan çocuğu aradığını söylemektedir. Onu bulamamış ama en azından yaşadığını öğrenmiştir. Bir gün bir handa konaklarken iki Alamut fedaisiyle yolu kesişir. Bunlar ona yardım etmeyi kabul ederler. Onlarla birlikte oradan oraya oğlunu arar. Bir yıl olmuştur ama hâlâ oğlunu bulamamıştır. Feadilerle helalleşirler. Ve yollarını ayırırlar.

    Yunus rüyasında Taptuk Emre'nin onu çağırmasından dolayı Sitare'nin hayali ile tekrar Taptuk yollarına düşer. Taptuk Emre'nin yanına vardığında Taptuk Emre bir Çekikgözü onun rehberi etmiştir. Yunus'un baştaki kini sonradan sönmüştür.

    Yunus her gün dergaha dağdan odun getirmektedir. Ama o Od için gitmektedir yani ateş için. Her gün kendiyle konuşup kendini dinlemektedir. Aynı zamanda dergahta okuma yazma ve ilim öğrenmiştir.

    Samuel yani İsmail artık Arn ustayı bir baba görmektedir. Birçok işkence aletini öğrenmiş ve kendi de yeni işgence aletleri üretmiştir.

    Yunus artık dergaha odun değil su taşımaktadır. Bu daha da zordur. Sırtı yara dökmüştür. Bu sırada dergahta Yunus'un Taptuk Emre'nin kızına tutulduğuyla ilgili dedikodular çıkar Yunus buna dayanamaz ve dergahtan ayrılır.

    Bir başına yollarda ilerlerken Abdallarla karşılaşır ve onlara katılır. Abdallar her akşam dua ettiklerinde sofra yemeklerle dolmaktadır. Yunus buna hayret etmektedir. Bir gün bunu Yunus'un da yapmasını isterler. Yunus ne yapacağını şaşırmış halde dua etmeye başlar. Bu sefer şaşırma sırası Abdallardadır. Çünkü 4 sofralık yemek ortaya çıkmıştır. Yunus onlara onların kim adına dua ettiklerini sorar. Onlar da dergaha her gün odun taşıyan Yunus adına dediklerinde Yunus dergahtan ayrıldığına pişman olur. Tekrar yollara düşer.

    Dergahtaki arkadaşları onu taşa tutmaktadır. Ama o orda kalmaya niyetlidir. Daha sonra tekrardan dergaha kabul edilir.

    Bu arada Samuel bir Alamut fedaisini konuşturmaya çalışmaktadır ama ne olduğunu anlamadan bayılmıştır gözlerini açtığını bir atın üzerindedir ve elleri bağlıdır. İki Alamut fedaisi onu kaçırmıştır. Ve onu babasının dediği yere Aslanlı Hünkâr'ın oraya götürmektedirler.

    Yıllar geçmiş Yunus artık pişmiştir. Bir ipte iki cambaz oynayamayağı için Taptuk onu salmıştır. Sonraları başka bir dergahtan yol arkadaşıyla birlikte yollara düşer.

    Samuel bir gün kurtardığı çocuklarla birlikte bir çete kurar ve bu yollar geçinirler. İnsanlara korku salmaktadırlar.

    Ve bir gün gelir bir çeşme başında babasıyla yolları kesişir. Ama Samuel yani İsmail onu Alamutlu sanır ve aralarında bir muhabere başlar. Sonrasında arkadaşı Cuci ona onun kendisine benzediğini ve onun babası olduğunu söyler. İsmail başta kabullenmez ama sonrasında aralarındaki buzlar erir. O ve çetesi Yunus'un ilk müritleri olur.

    İnsanın kalbine âdeta Od düşüren bir romandı. Kendini bilmenin ve O'na ulaşmanın romanıydı. Sindirerek okunması gereken harika bir romandı.
  • 208 syf.
    ·Puan vermedi
    KONUSU: Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.

     

    2.KİTABIN ÖZETİ:

     

     Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister.  Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…

             Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:

             Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da  bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.

             Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.

             Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.

             Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda  hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.

             Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!..  Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.

             Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da  ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.

    3.KİTABIN ANA FİKRİ: Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.

    4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

    Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.

    Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.

    Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir  esnaftır.

    Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.

    Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.

    Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.

    Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.

    Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler. 

    5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.

    6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
  • 144 syf.
    (Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylı bilgi içermektedir!)
    “Elveda Issık Göl, bitmemiş türküm benim. Seni nasıl beraberimde götürmek isterdim bilemezsin.Mavi sularını, sarı topraklı sahillerini. Ama yapamam bunu.Nasıl sevdiğim kadını beraberimde götüremiyorsam, seni de götüremem.” 

    Cengiz Aytmatov’un "Selvi Boylum Al Yazmalım " adlı hikâyesinde, olaylar bir gazetecinin ağzından anlatılmaya başlanır. Aytmatov’un bir çok hikâyesinde olduğu gibi bu eserde de geçmişe dönülür ve yaşananlar başlangıcından itibaren bir kaç kahramanın ağzından nakledilir. Bu eserdeki gazeteci; İlk Öğretmen veya Cemile hikâyesindeki anlatıcıdan farklı olarak, olayların tamamen dışında kalan bir kişidir ve zaten onun hikâyedeki fonksiyonu tarafsız bir gözlemci olmaktan ibarettir. “Şoförün Hikâyesi” adını taşıyan bölümde, İlyas'ın ağzından hikâyesi şöyle anlatılır.

    İlyas, on yıl süren bir okul devresinden sonra kamyon sürmeye başlamıştır. Tien Şan yollarında yük taşımaktadır. Günlerden bir gün Kolektif çiftliklerden birine taş ve tahta götürme görevini üstlenir. Bir dağın eteğinde olan köyün yolundan giderken bir çamura saplanıverir. Ne olduğunu anlayabilmek için kamyonun altına girer. O sırada kamyonun önünde lastik çizmeli biri peydâ olur. İyice sinirlenen İlyas, kızgınlıkla çizmelerin sahibine seyredilecek bir şey olmadığını, oradan gitmesini söyler. Lastik çizmenin sahibinin çamur izleriyle dolu eski eteğine bakarak ona “nine” diye hitap eder. Ancak “nine” İlyas’a itiraz eder ve nine olmadığını genç bir kız olduğunu söyler. İlyas, bu defa kızı alaya alır ve “Güzel bir kız mı bari?” diye sorar. Genç kız, bu söz üzerine oradan uzaklaşmak ister; ama İlyas kamyonun altından çıkarak onu lafa tutar. İlyas, çatık kaşlı, başında al bir yazma taşıyan genç kıza sahiden güzel olduğunu söyler ve “Bir de ayağında güzel pabuçlar olsa” diye de ilave eder. Genç kız, bu sözler üzerine oradan hızla uzaklaşır. İlyas da onun peşinden gitme arzusuyla kamyonu çamurdan kurtarır ve kızı kamyona bindirmeyi başarır. Kızın adı Asel’dir[1] ve İlyas bir görüşte, "siyah lüle lüle saçları yazmasının içinden omuzlarına dökülen, gözleri ışıl ışıl gülümseyen bu nârin kıza' âşık olmuştur.

    İlyas, Asel’i evine kadar götürür. Kız tedirgindir, çünkü evde görücüler onu beklemektedir. Çok yakında adetlere uygun bir şekilde akrabasının oğluyla evlendirilecektir.  İlyas, bu durumu tesadüfen öğrenir ve oradan kafasında düşüncelerle uzaklaşır. İçini kemiren hislerin ne olduğuna bir türlü karar veremez. Asel’i bir kez yolda görmüştür o kadar. Üstelik kızın nişanlısı da vardır. Kendini bu konuda ikna etmeye çalışır; ama duyguları mantığına galip gelir ve Asel’in köyüne bir kaç kez daha gider. İkinci gelişinde kızı göremeyen İlyas, üçüncü gelişinde Asel’le tekrar karşılaşır. Bu defa kızın ayağında lastik çizmeler yerine iskarpinler vardır ve bu dikkat bile İlyas’ı mutlu etmeye kâfi gelmiştir. Mevsim ilkbahardır ve Asel ve İlyas’ın ilk bilinçli buluşması, dağların yamaçlarına kırmızı bir halı gibi yayılmış olan gelincik tarlaları içinde gerçekleşir. İlyas, çiftliğe bir sonraki gelişinde,  genç kızın cuma günü evlendirileceğini öğrenir. Delikanlı bu haberi alır almaz ilk buluştukları yere koşar ve Asel’i beklemeye başlar. Ve derken Asel görünür. İlyas, umut dolu bir sesle “Var git yoluna nine” diye seslenir. Genç kız da bu oyuna iştirak eder ve nine olmadığını söyler. Ve Asel kaderinden kaçarak mutluluğu İlyas’ta aramaya karar verir. İlyas’ın kamyonu kuş gibi uçmaktadır mutluluktan. İki genç, bütün kaygılardan âzâde, Issıkgöl’ün üstündeki tepede durup sözde mutluluk getirdiğine inanılan kuğuları seyrederler.

    İlyas ve Asel’in birlikte oldukları ilk gece; tabiat, onların başlarına gelecek felaketleri haber vermek ister gibidir. Peş peşe şimşekler çakmakta, yağmur gürültülü bir şekilde yeryüzünü dövmektedir. Kabaran gölün dalgaları kıyıya vurmaktadır. Fırtına başladığı gibi hemen bitmiş; ama göl hemen durulmamıştır. Sular hala heyecanlıdır ve inceden yağan bir yağmur sevgilileri ıslatmaktadır. Tabiat ve aşk arasındaki bu münasebet Aytmatov’un Cemile hikâyesinde de görülür. Cemile ve Daniyar’ın kaçtıkları gün de onların aşklarının yasaklığını ve imkânsızlığını hissettiren şiddetli bir yağmur ve fırtına vardır.

    Hikâyede müzik ve aşk arasında da yakın bir ilişki vardır. İlyas’ın gazeteciye trende hikâyesini anlattığı gün radyoda kopuz eşliğinde bir türkü çalınmaktadır. Bu türküye gazeteci “yalnız binicinin türküsü” adını vermiştir. Yitik bir aşktan geriye kalan İlyas da artık yalnız bir binicidir ve uçsuz bucaksız bozkırda hürce söylenen bu türkü, İlyas’ın yüreğindeki acıları seslendirmektedir.  İlyas ve Asel’in beraber oldukları ilk gece, kamyonun radyosunda Çolpon balesinin müziği çalınmaktadır. Balenin müziği İlyas ve Asel’in aşklarının üzerine bestelenmiş gibidir. Mutluluğunu aramaya çıkmış Çolpon kızın kaderi iki sevgiliyi etkisi altına almıştır. İlyas’ın sabahyıldızı, Çolpon’u yanı başında, kollarının arasında uyumaktadır ve İlyas mutluluğun zirvesine çıktığı bu geceyi bir ömür boyu unutamayacaktır.  İlyas ve Asel ayrıldıktan sonra da İlyas, Asel’i her hatırladığında ona “bitmemiş türküm” diye seslenecektir. Aytmatov’un Cemile hikâyesinde Daniyar’ın içli sesiyle söylediği türkülerin aşkı tutuşturucu bir unsur olarak kullanıldığı görülmektedir. Yine Aytmatov’un İlk Öğretmen hikâyesinde de ikiz kavakların Duyşen ve Altınay’ın sonu olmayan aşklarının türküsünü söyledikleri aşikârdır.

    İlyas ve Asel evlendikten sonra ulaştırma merkezindeki küçük kulübeye yerleşirler. Çok geçmeden mutluluklarına küçük Samat da ortak olur. Bu küçük oğlanla birlikte genç çiftin mutluluğu zirveye çıkmıştır. Ancak bu mutluluk İlyas’ın hırsı ve üst üste yaptığı hatalar neticesinde çok geçmeden bir felakete dönüşecektir.

    Bu arada Tien Şan dağlarında kış gelip çatmıştır. Çin’deki bir şirketin işçileri telgraf çekerek sipariş edilen malzemenin acele gönderilmesini istemişlerdir. Ancak yükün miktarı çok fazladır ve mevcut şartlar altında malzemenin verilen süre içerisinde gönderilmesi mümkün değildir. İlyas, malzemeyi taşımak için kamyonun arkasına treyler bağlamayı teklif eder. Ama herkes onun delirdiğini bilhassa mevcut şartlarda bunun imkânsız olduğunu söyler. Ancak İlyas kimseyi dinlemez ve yol emrini alarak arkasına treyleri bağlayıp yola çıkar; fakat başaramaz. Yüklü treyler kayalara çarparak durur ve hendeğe girer. İlyas çaresiz bir şekilde treyleri orada bırakır ve ulaştırma merkezine geri döner. Çıldırmış gibidir, başarısızlık onu çileden çıkarmıştır, bunun acısını hiçbir şeyden haberi olmayan Asel’den çıkarmaya çalışır, onunla kavga eder. Geceyi bir handa geçirir. Kamyonu ve içindeki yükü merkeze bırakır, kimseye görünecek cesareti yoktur.

    Merkezde yol emrini hazırlayan Kadica’nın öteden beri İlyas’a yakın ilgisi vardır. Kadica, eşinden ayrılmış güçlü ve cesur bir kadındır. İlyas’ın arzusunu kıramayarak yol emrini de o hazırlamıştır. Bu sonuç onu da zor durumda bırakmıştır. Buna rağmen İlyas’ı teselli etmeye çalışır. İlyas, seferden alındığı haberini de Kadica’dan öğrenir. Genç kadın uzun zamandan beri sevdiği İlyas’ı bu zor döneminde kendine bağlamayı başarmıştır. İlyas, onunlayken Asel’i ve Samat’ı tamamen unutmuş gibidir. Suçluluk duymakta, suçluluk duydukça Kadica’ya daha fazla yaklaşmaktadır. Bir çamurun içinde debelenir gibidir. Bu arada Asel de İlyas’ı merak etmekte, ne yapacağını bilmez bir halde herkese onu sormaktadır. İlyas, Asel’e gitmiş onu yeni yalanlarla teselli etmiştir; ama onunla kalmaktan korkmaktadır.  Tek tesellisi içki ve Kadica’dır artık. İki ateş arasında kalmış gibidir. İşini bitirir bitirmez soluğu Kadica’nın yanında almakta, yalnızca onun kendisini sevdiğini ve anladığını düşünmektedir. Ama ne yazık ki gerçekler uzun zaman gizli kalamaz. Asel, İlyas’ın kendisini aldattığını öğrenir. Kadica’ya bunun doğru olup olmadığını sorar ve gerçeği duyunca da İlyas’ı terk eder. İlyas bin pişmanlıkla Asel’in yanına gittiğinde artık çok geçtir. Asel bir daha dönmemek üzere gitmiştir. İlyas ise hiç olmadığı kadar yalnızdır artık ve bu yalnızlık bir ömür boyu sürecektir. Aytmatov, hikâyede Issıkgöl ve İlyas’ın duyguları arasında bağ kurar. Issıkgöl o gece hiç olmadığı kadar huzursuzdur ve dalgalar da İlyas’la birlikte pişmanlık dolu bir iç çekişle kıyıya vurmaktadırlar.

    Asel gittikten sonra İlyas, Kadica’yla birlikte Anarkay bozkırını otlak yapmak için deney çalışmaları yapan bir heyette iş bulur. İlyas, durmadan çalışmakta kederini çalışarak unutmaya çabalamaktadır. Kadica da İlyas’ın içindeki boşluğu dolduramamakta hatta ona azap vermektedir. İlyas sonunda Kadica’dan ayrılmaya, Tien Şan’a, Issıkgöl’e, tek aşkını tanıdığı bozkıra dönmeye karar verir. Turnalar Anarkay’ın güneyine doğru uçmakta İlyas da kuzeye Tien Şan’a doğru gitmektedir.

    Hikâyede Aytmatov’un bütün kahramanlarına karşı tarafsız bir bakış açısıyla baktığı görülmektedir. Yazar, İlyas’ın evliliğinin çıkmaza girmesine ve bitmesine sebep olan Kadica hakkında bile olumsuz yorum yaparak okuyucusunu yönlendirmez. Onu ve içinde bulunduğu şartları öylesine başarıyla çizer ki sevdiği adamı karısından ayırıp kendine yâr etmeye kalkışan bu ilginç kadın, sonunda İlyas tarafından terk edildiğinde okuyucuda acıma hisleri uyandırır. Esasen Aytmatov, hikâye ve romanlarında zaaflarıyla, iniş ve çıkışlarıyla “insan”ı çok iyi yakalar. Onu büyük romancı yapan da bu husûsiyetidir zaten. Bu hikâyedeki İlyas da aşkıyla, hırslarıyla, cesareti ve zaaflarıyla buna çok iyi bir örnektir.

    İlyas, Asel’i aramak için Asel’in köyüne gider; fakat onun evlendiğini öğrenir. Çaresizdir İlyas, Asel’i kaçırdığı gün geldikleri yere gelir. Her şey aynıdır: Mavi, beyaz dalgalar el ele sarı sahilleri dövmektedir. Güneş, uzaktaki dağların ardında batmakta, sular kırmızıya dönmektedir. Kuğular yorulmadan dairelerini çizerken bir yandan da sevinç çığlıkları atmaktadırlar. Her şey aynıdır, yalnız İlyas’ın al yazmalı selvi boylu yâri yoktur yanında. İlyas, dinmek bilmeyen acısını votkayla dindirmek için meyhaneye gider ve sarhoş olur. Kamyonuna biner ve Dolon geçidinde kaza yapar. Onu yolda Baytemir bulur, evine götürür ve yaralarını sarar. Ancak İlyas’ı evde ilginç bir sürpriz beklemektedir. Asel, Baytemir’le evlidir ve küçük Samat da ortalarda dolaşmaktadır. İlyas çok çaresizdir. Yüreğindeki yaranın acısı kazada aldığı yaraları unutturmuştur. O gece herkes için zor bir gecedir. Asel için İlyas için ve Asel’e kapısını açan Baytemir için...

    “Yol Uzmanının Hikâyesi” adlı bölümde olaylar Baytemir’in ağzından anlatılır. Baytemir, çok sevdiği eşinin ve çocuğunun köye düşen bir çığ altında kalarak ölümünden sonra bir daha kimseyi sevemeyeceğini ve kimseyle evlenemeyeceğini düşünmektedir. Asel’i ve Samat’ı çaresiz görünce onlara evinde bir oda verir. Ancak Baytemir ilk görüşte âşık olduğu bu yüreği yaralı kadına bu hislerle yaklaşmayı uygun bulmaz. Aradan geçen zaman ve Samat’ın Baytemir’e kendiliğinden baba demesi, Asel’in ve Baytemir’in evlenme kararı almalarını sağlar. İlyas’ın kazadan sonra eve geldiği gece, Baytemir onun Asel’in eski eşi olduğunu anlar. Asel’in isterse İlyas’a geri dönebileceğinin farkındadır. Baytemir de bu konuda onu serbest bırakmış, kendi kararını kendisinin vermesini istemiştir. Hikâyede Asel’in bütün bu süreçte neler yaşadığı kendi ağzından aktarılsaydı eser çok daha farklı şekilde gelişebilirdi. Aytmatov, bunu yapmamış, onun duygularını dolaylı olarak önce İlyas’ın, ardından da Baytemir’in ağzından aktarmıştır.

    Asel, hikâye boyunca en fazla rol değiştiren kahramandır. O, başlangıçta İlyas’ı çok sevmiş bir köylü kızıdır. Akrabasıyla zorla evlenmektense, bir kaç gün gördüğü ve neredeyse hiç tanımadığı bir adamla sonunu bilmediği bir maceraya atılmayı tercih etmiştir.  İlyas’la evlendikten ve Samat doğduktan sonra Asel, kocasını çok seven mutlu bir anneye dönüşmüştür. Kocasının kendisini Kadica’yla aldattığını öğrendiğinde ise artık aldatılan kadındır. Baytemir’e sığındıktan ve onunla evlendikten sonra ise artık aşkı ömür boyu yitirmiş, onun karşılığında huzuru elde etmiş yüreği yaralı bir kadındır. Esasen Asel, seven her kadın gibi güçlü, aldatılan her kadın gibi kırgın ve gururlu ve çocuğunu  seven  her anne gibi fedakârdır.

    İlyas’a gelince, o Asel’i ve ona dair her şeyi geride bırakmıştır artık. Hayata yeniden başlayacaktır. Ayrılacağı gün, göle giderek tepenin üzerinde durur ve Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne veda eder. Issıkgöl’e seslenerek,  gittiği yere onun mavi sularını, topraklı sahillerini da beraberinde götürmeyi istediğini söyler. Ama nasıl ki al yazmalı selvi boylu yârini beraberinde götüremiyorsa Issıkgöl’ü de götüremeyecektir. Bundan sonra İlyas, Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne, al yazmalısına sonsuza dek “elveda” diyecektir. Hikâyede Issıkgöl ile Asel arasında bir bağ kurulduğu görülmektedir: İlyas Asel’e de, Issıkgöl’e de “bitmemiş türküm” diye seslenir.

    Atıf Yılmaz, Aytmatov’un bu güzel hikâyesini  filme de çekmiştir. Filmin başrollerini Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin paylaşmışlar, filmin senaryosunu ve diyaloglarını  ise Ali Özgentürk yazmıştır. Filmin sonunda tercihini Cemşit'ten (hikâyede Baytemir) yana kullanan Asya'nın(hikâyede Asel) söylediği şu sözler “Sevgi emek midir?” tartışmalarına yol açmıştır:

    “Sevgi neydi? Issız akan bir dere, sessiz rüzgâr, okyanusun kıyısında kum tanesi, portakal çiçeğinde yağmur damlası... Sevgi emekti... Sevgi ardından gidilen ve bir türlü benim olmayan bir şey miydi?”

    Aytmatov ise bu hikâyeyi yazarken böyle bir tezi olmadığını, edebî eserin her okuyanda farklı düşünceler uyandırabileceğini belirtmiştir. Büyük usta, bu güzel hikâyesinde de her zaman olduğu gibi insanlığın bitmek bilmeyen trajedisini başarıyla yansıtmıştır. Hikâyeyi bu kadar etkileyici kılan, kahramanların son derece gerçekçi bir dille tasvir edilmiş olmalarıdır. Hepimizin yüreği, hikâyenin sonunda İlyas ve Asel’in yeniden birlikte olmasını dilerdi belki de, ama bazı hataların telâfisi olamaz. İlyas da bir hata yapmış ve elindeki mutluluğu bir daha geri gelmemek üzere yitirmiştir.

    [1] “Asel” Kırgızca’da “bal” anlamına gelmektedir. Yazar, kızın güzelliğini vurgulamak için bu ismi bilinçli tercih etmiş olabilir.

    BU YAZIYI JEHAN BARBUR / SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM ŞARKISI EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ.:

    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...-boylum-al-yazmalim/
  • 400 syf.
    Cengiz Aytmatov'un üç bölümden oluşan 390 sayfalık romanı. Kitap adını, içindeki "Akbar" adlı dişi kurttan alıyor. Eski Sovyet düzeni eleştirisi barındıran bir Aytmatov romanıdır. Başta belirttiğim gibi üç bölümden oluşuyor, ancak iç içe öyle çok hikaye var ki, hangisinden bahsetsem bilemiyorum. Ancak kitaba adını veren dişi kurt Akbar'ın hikayesi en acıklı olanı. Doğanın tıkır tıkır işleyen düzeninin insanoğlu tarafından bozulması anlatılır.
    ••• Kitapları sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, süprizbozan) içerebilir. KİTABI OKUMAMIŞ OLANLARIN BU KISMI OKUMAMASINI TAVSİYE EDİYORUM. Daha genel bilgiler okumak isteyen bundan sonraki kısmı okuyabilir.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitabın ilk bölümünde Akbar (Akcıdav) ve Taşçaynar (taş çiğner) adında iki kurdun başına gelen acı olay anlatılır. Hamile olan Akbar, üç kurt dünyaya getirir. Kurtlar biraz büyüyünce Mujunkum bozkırında ailecek ilk kez ava çıkarlar. Tam bir saygayı avlayacakken helikopter ve insanların ortaya çıkması sonucu kendilerini bir sürek avının ortasında bulurlar. İnsanlar buraya sayga avı için gelmişlerdir. Ellerinde tüfekler bir bir saygalara ateş ederler. Bu sırada yavrularının vurulması sonucu onları kaybederler. O geceyi bir kayanın ardına saklanarak geçirir Akbar ve Taşçaynar. Mujunkum bozkırı istemeyerek de olsa bu avı gerçekleştiren kişilere de evsahipliği yapar. Kepa (şoför), Kandalov, Galkin, Mişaş, Uzukbay, Abdias... katliamı yapan altı kişi. Bu altı kişi içerisinde Abdias bazı özellikleriyle onlardan ayrılan tek kişiydi. Babası papazdır ve gelecek vaad ettiği gerekçesiyle papaz okuluna alınır. Ancak dinden saptığı gerekçesiyle okuldan atılır. Abdias'a göre Tanrı bizim düşüncemizden, vicdanımızdan başka bir şey değildir, Tanrı bizim içimizdedir. Ve yine ona göre din çağa uymadığı gerekçesiyle modernize edilmelidir. Bu düşüncelerinden ötürü okuldan atılır. Ancak Abdias buna rağmen düşüncelerini insanlara anlatmaktan vazgeçmez. Kötülere kendi Tanrı inancını anlatarak bütün insanlığa yaymayı amaçlamaktadır. Bu işe ilk olarak yoldan çıkmış insanlardan başlayacaktır. Altı kişilik ekipte Abdias dışında herkes alkoliktir.

    Mujunkum'daki sürek avı katliamının öncesinde Abdias haşhaş kaçakçılığı yapan uyuşturucu tacirleriyle bir araya gelir. Amacı kaçakçılık değil, onları yanlış yoldan çıkarıp doğru yola sevk etmektir. Uyuşturucu tacirlerinden Petruha ve Lenka ile Calpak-Saz'a doğru yol alırlar, onlarla beraber çalışır Abdias. Bu ikisi uyuşturucu bağımlısı, alkolik ve Tanrı'yı inkar eden insanlardır. Haşhaş işine girişmeden önce dikkat çekmemek için bir yerde günübirlik çalışacaklardır. Abdias orada motosikletli bir kızla tanışır ve ona aşık olur. Ertesi gün haşhaş tarlarının olduğu yere doğru yola çıkarlar. Abdias her fırsatta Petruha ve Lenka' ya Tanrıyı anlatır, uyuşturucunun zararından söz eder. Çetenin başıyla ilgili sorular sorması da Petruha' nın dikkatini çeker. Tüm bu nasihat ve sorulardan sıkılan Petruha, Abdias'la kavga eder. Haşhaş tarlalarına ulaştıklarında üçü de haşhaşları hızla çuvallarına doldurur. Petruha, Abdias'a çete liderine haşhaş poleni toplayıp hediye etmesi durumunda onunla görüşebileceğini söyler. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Abdias, polenlerin yoğunlaştığı yere doğru gider. Bu sırada haşhaş kokusunun etkisiyle başı döner, Haşhaş polenleri üzerine yapışmaması için soyunur ve tarlada koşmaya başlar. O gün Akbar ve Taşçaynar yeni yavrularıyla Abdias'ın bulunduğu tarlaya gider. Taşçaynar ve Akbar otların içinde dinlenirken yavru kurtlar da koşuşmaya başlar. Yavru kurtlar, tarlanın içinde haşhaşın verdiği sarhoşlukla koşan Abdias'ı fark eder. Abdias da yavruları görür ve onlarla oynamaya başlar. Bunu fark eden Akbar, yavrularına zarar vereceği iç güdüsüyle olağanca gücüyle koşar, ona saldıracağı sırada Abdias oturur ve kafasını elleri arasına alarak kendini savunur. Akbar zarar vermeden onun üstünden atlar, yavrularını da alarak uzaklaşır. Abdias, Akbar'ın mavi gözlerini bir daha hiç unutmayacaktır. Abdias çok korkmuştur. Petruha ve Lenka'nın yanına giderek başından geçen olayı anlatır. O gece toplanan haşhaşları trenle kaçıracaklardır. Bunu yapmadan önce Abdias, çete lideri Grişan'la tanışır. Abdias'a fikirlerini kendine saklamasını, çetesinin aklını karıştırmamasını, aksi takdirde kendisi için kötü olacağını söyler. Tren yaklaşınca ateş yakarak trenin durmasını sağlayıp trene atlarlar. Trende uyuşturucu alırken Abdias onları uyarır, ancak kendini dinletemez. Abdias bunun üzerine haşhaş çuvalını vagondan dışarı atar. Vagondakiler Abdias'ı dövüp vagondan aşağı atar. Abdias o gece binbir güçlükle kendine geldikten sonra ayağı kalkar ve bir kamyona rast gelir. Calpak-Saz istasyonuna doğru yol alırlar. Abdias'ı istasyonda perişan halde gören yaşlı bir kadın onu hastaneye götürür. Abdias hızla iyileşir. Bir sabah botanist bir kız onu görmeye gelmiştir. Abdias bu kızı tanır motosikletli kızdır bu. Adı İnga'dır ve haşhaşları yok etmek için çalışmalar yapmaktadır. Haşhaş konusunda yazacağı yazılar için bilimsel bulgulara ihtiyacı olduğundan Abdias'la tanışmak istemiştir. İnga ve Abdias Moskova'ya dönerler. İkisi de birbirini sevmektedir ve evlenmeye karar verirler. İnga'nın bir oğlu vardır ve oğlu nedeniyle eski eşiyle problemleri vardır. İnga bir gün aniden Calpak-Saz' a gitmek zorunda kalır. Abdias, İnga' nın onu terk edeceği korkusuna kapılır ve boşluğa düşer. Her gün istasyona gider. İstasyonda yeni iş teklifini alır. Kandalov le tanışır ve ona Mujunkum da sayga avlayacaklarını, işin ucunda iyi para olduğunu söyler. O an Abdias teklifi kabul eder ve Mujunkum'un yolunu tutarlar. Abdias dini fikirlerini orada da yaymaya çalışır ancak başarılı olamaz. Kandalov ve arkadaşları onu suçlayarak ağaca asar ve ölüme terk ederler. Akbar ve Taşçaynar, Abdias'a rastlar, Abdias, Akbar'a bakarak bir şeyler mırıldanır ve son nefesini verir.

    Akbar ve Taşçaynar, yaşadıkları yerler insanlar tarafından yaşanmaz hale getirilince başka bir yere göçerler. Aldaş Gölü yakınlarında bir yıl kalırlar. Tekrar hamile olan Akbar beş yavru dünyaya getirir. Ancak doğayı kendi çıkarları için talan eden insanoğlu madenlere ulaşmak ve bu madenleri taşımak için yol inşa edenler, çalışmalarında güçlük çıkaran sazlıkları ateşe verirler. Sazlık yangınında üç yavru ölür. Akbar ve Taşcaynar gölün karşı kıyısına geçerek bu durumdan kurtulacaklarını düşünerek her biri bir yavruyu ağızlarına alarak göle girerler. Ancak karşıya geçtiklerinde iki yavrunun da boğularak öldüğünü görürler. Bir kere daha içgüdüleri onlara yerlerini değiştirmelerini söyler. Bu sefer dağların yolunu tutarlar. Akbar burada dört yavru dünyaya getirir. Bu da onların soylarını devam ettirmek için son çabaları olur. Bundan sonrası onlar için büyük bir facia ile son bulur.

    Bundan sonrası kitabın son bölümüne ait. Hayvan ticareti yapan Bazarbay, bir gün bir ekibe kılavuzluk yaptığı esnada dönüşte kurt sesleri duyar. İçtiği votkanın da tesiriyle kurtları satıp para kazanırım düşüncesiyle dört yavru kurdu alır, iki heybesine koyarak uzaklaşır. Akbar ve Taşçaynar av bulmaya çıkmışlardır. Döndüklerinde yavrularını bulamayınca yoldaki at izlerini takip ederek Bazarbay'ı takip etmeye başlarlar. Bazarbay uzun kovalamacanın ardından Boston nefret ettiği rakibi Boston'un evine sığınır. O gün Boston evde yoktur. Eşi Gülümhan ve yardımcıları, Bazarbay'a yardım eder onu ağırlarlar. Akbar ve Taşçaynar onu eve girerken gördüklerinden pusuya yatarlar. Evden ayrılırken Rızkul ve Murat, Bazarbay'a eşlik eder. Kurtlar, Bazarbay'ın gidişini görmemişlerdir, yavrularını hâlâ o evde sanarlar. Boston olayları duyunca sinirlenir. Kaçırılan yavru kurtların Akbar'ın kurtları olmasından korkmaktadır. Zira Akbar'ın namını bilmektedir. Akbar ve Taşçaynar günlerce evin yakınında acı acı ulur. Uyku uyutmazlar. Sonunda Boston, Bazarbay'a gidip yavruları kendisine satmasını ister. Bazarbay inadına satmaz. Orda burda Boston hakkında ileri geri konuşur. Boston'un kulağına gider bu cümleler.

    Bir gün bir lokantada rastlaşırlar tatsızlık çıkar. Boston laflarına aldırmaz ancak Gülümhan'n kulağına gitmesinden çekinir. Çünkü Gülümhan ikinci eşidir. Gülümhan'ın ilk eşi Ernazar, Boston'la yeni otlaklar bulmak için yaptıkları bir keşif sırasında uçurumdan düşerek hayatını kaybetmiştir. Ondan altı ay sonra da Boston'un eşi rahatsızlanmış ve vefat etmiştir. Vefat etmeden önce de Gülümhan'la evlenmesini tavsiye etmiştir. Bir süre sonra her şeye rağmen Gülümhan ve Boston evlenmiş, Kence adında da oğulları olmuştur. İşte, lokantada bu evlilikle ilgili söylenen nahoş sözler üzerine Boston rahatsız olmaktadır. Bazarbay olanlar üzerine Boston'u şikayet eder. Hücre sekreteri Koçkorbayev de bunu fırsat bilir. Çünkü Boston her sene koyunları otlatmak için yeni otlak bulmanın zor olması sebebiyle, herkesin kendine ait bir otlağı olmasını istemiş; Koçkorbayev de bunun parti felsefesine uygun olmadığını belirterek reddetmiştir. Böylece sürüp giden tartışmalar sonucu araları açılmıştır. Akbar ve Taşçaynar bu olaylar esnasında yavrularını bir türlü bulamamalarının hırsını çevredeki koyunlara zarar vererek çıkarmaktadır. Kimse onları yakalayamamaktadır.

    Boston, Bazarbay'ın yavru kurtları satması üzerine Akbar ve Taşçaynar'ı öldürmekten başka çaresi olmadığına karar verir. Bir gün koyunlarından bir kısmını alarak onlara pusu kurar. Ancak kurtlar bu pusuya kanmaz. Boston'un arkasına saklanan Taşçaynar tam üstüne atlayacağı sırada Boston döner ve tek hamlede onu vurur. Akbar'ı yakalayamaz. Taşçaynar'ı kaybeden Akbar, hayattan kopar. Amaçsızca dolaşır. Küçük avlarla yetinir. Sürülere zarar vermeyi bırakır. Kurtların anasına yalvarır, gözyaşı döker. Bir gün yaylaya hareket zamanı geldiğinde evde yalnız kaldıkları esnada küçük çocuk Kence dışarı çıkar. Tavukları kovalar. Bahçenin dışına çıkar. Akbar'la karşılaşır. Kence onu köpek sanar, oyun oynar. Akbar, Kence'yi koklar. Alıp yuvasına götürmek ister. Fanilasından tutarak tek hamlede sırtına atar. Kence ağlamaya başlar. Bu sırada onları gören çobanın karısı Aslıgül hemen Boston'a haber verir. Boston tüfeğini alır peşlerinden koşar. Ateş eder, vuramaz iki atış hakkı kalmıştır. İki el ateş ettiğinde Akbar'ın sendelediğini görür ve hızla koşar. Boston yerde can çekişen Akbar'a baktıktan sonra oğlunu eline alır. Küçük Kence kanlar içindedir, onu da vurmuştur. Boston oğlu kucağında acıyla evinin yolunu tutar. Arkasından Gülümhan ve Aslıgül ağlayarak ağıtlar yakarak giderler. Evin önündeki yatağa bırakır yavrusunu Boston. Bazarbay'ın evinin yolunu tutar. Bazarbay'ı öldürür. Teslim olmak üzere karakola giderken yaşama sevincini kaybeden Boston kendini Isık Göl'ün sularına bırakır.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitapla ilgili özet kısmı oldukça uzun. Ancak anlatsam daha neler neler çıkardı kimbilir. Çünkü hikâye içinde hikâye var bu kitapta. Yalnız bu sitede on sekiz okurun kitabı yarıda bıraktığını gördüm. Bana göre kitabın yarıda bırakılmasının sebebi, kitabın ilk bölümündeki Abdias'ın modernize edilmiş din ve Tanrı anlayışıyla ilgili sorgulamaları olabilir. Benim de bu konuda katılmadığım bölümler oldu. Sayfa 95, 97, 99, 100, 104, 105, 153'teki monolog ve diyaloglarda Abdias'la zıtlaştığım kısımlara bolca ünlem koymuşum. Kitabın ikinci bölümünde yer alan Hz. İsa'nın çarmıha gerilişini anlatan kısımlarda da etkileyici bir anlatım mevcut. Ancak meraklısı olmayanların da Abdias'lı kısımları geçebilirlerse burada kitabı yarım bırakma noktasına gelebileceklerini düşündüm. Bu kısım Nasıralı'nın insanlar tarafından nasıl anlaşıldığının -ya da anlaşılamadığının mı desem bilemiyorum- bir özeti aslında. Nasıralı (İsa), ölümünün ardından insanların kıyamete dek ıstırap çekeceklerini söylüyor. Akıbetiyle ilgili karar verecek olan vali bey ise insanların doğası gereği böyle bir pişmanlık duymayacaklarını söylüyor. Bu bölümde Abdias, düşünceleriyle İsa'nın yaşadığı dönemlere giderek onun duyduğu ıstırabı duymak istediği için böyle bir bölümü kaleme alınmış. Diyalog ve monologlar oldukça etkileyici. Kitabı bu noktaya kadar bırakmayanların bundan sonra bırakacağını sanmıyorum. Çünkü kitabın üçüncü ve son bölümü daha normal bir seyirde ilerliyor. Burada Akbar ve Taşçaynar'ın soylarını devam ettirme adına son çabalarını okuyoruz. Kitabın ilk iki kısmında teolojik temelli sorgulamalar mevcutken, son kısımda rejim eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Aytmatov bunu çok güzel işlemiş. Alıntılarda (syf 323) da mevcut nitekim. Ayrıca eleştirebilmek için özgür olmak gerektiğini, kaybedecek bir şey olmayacak kadar özgür olmak gerektiğini de çok güzel anlatmış Aytmatov (syf 322 ve 329). Yaradan, biz insanlara verilebilecek en değerli özelliği "aklı" vermiştir. Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özellik budur. Acı hissi ise yalnız insanlara özgü değildir. Aytmatov bu hissin hayvanlarda da var olduğunu Akbar ve Taşçaynar ile bize anlatmıştır. İnsanların, her gün biraz daha insan kalmaktan, insan olmaktan uzaklaştıkları her an çıkarları uğruna doğanın dengesini nasıl alt üst edebileceklerini bu romanla çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur Aytmatov. Bir roman okudum derken içinden birkaç roman çıkabilecek bir kitap okuduğumu düşünüyorum. Betimlemeler uzun uzadıya ancak anlaşılır. Zihnimde film çektim sanki.

    Kötülük ve iyiliğin mücadelesini, tabiatı yok eden insanın vahşetini anlatan, gelenekten evrensele uzanan Aytmatov'un bu eserini okumanızı tavsiye eder, değerli okurlara keyifle okumalar dilerim.