• 303 syf.
    ·368 günde·10/10
    İnsanın esir olma hali Camus'nün Veba adlı romanında farklı açılardan okurlara sunuluyor. Kitapta, esaret duygusu görünen ve görünmeyen şekilleriyle karşımıza çıkıyor. Hayvanlarda insanlara geçen bir hastalık olan Veba söz konusu eserde sözlük anlamının dışına çıkarak, ilk olarak fiziksel esaret,daha sonra psişik ve son olarak da kitap kahramanlarının rutin bir hayat içinde esir olma durumların olarak karşımıza çıkmaktadır. Eserin tümünden yola çıkarsak, Camus bu kitabında insanların bilinen yada bilinmeyen nedenlerden dolayı esaret içinde olduklarını belirtmektedir. 20. yüzyılın başında yayınlanmış olan bu kitap aslında bugünün sosyo-politik gerçeklerini de yansıtmaktadır.

    Il est aussi raisonnable de représenter une espèce d'emprisonnement par une autre que de représenter n'importe quelle chose qui existe réellement par quelque chose qui n'existe pas.

    1947 yılında yayımlanan Veba adlı Roman, Cezayir'de ki Oran şehrinde geçiyor. Albert Camus eserinde, insanların hayat ve ölüm arasında verdikleri mücadeleyi tasvir etmektedir. Kitap içinde geçen karakterler olan Gazeteci ve doktor kitabın gerçek karakterleri olmayıp sadece hastalığın ortaya çıkışıyla insanların değişik şekillerle gerçeklerle yüzleşmeleri anlamına gelmektedir. Ayrıca kitap içinde ağır olarak işlenen esaret duygusu ve bağımlılık gelecekte olabilecek yıkımların işaretçisi olup tüm bunların neticesinde insanların hayatta kalmaları için yapmak zorunda kalacağı seçimleri işaret etmektedir.

    Oran şehrinde ki insanlar, lağımlardan caddelere dökülen farelerin yaymış olduğu Veba yüzünden acı içinde ölmeye başlarlar. Veba hastalığı, insanın yalnızlığını ve zavallılığını ortaya koyan büyük bir felakettir. Veba, insanın yaşama karşı olan bağımlılığını kıran bir hastalıktır.

    Salgından en çok etkilenmiş mahalleler karantina altına alınmış ve kenar mahallede esir olan insanlar salgın yayılır korkusuyla mahalle dışına çıkma yasağı ile karşı karşıya gelir. Bu olay, insanın fiziki esaret altında olduğunun en önemli göstergesidir. Ayrıca hastalanan insanlar yönetim tarafından oluşturulan karantilara alınmıştır. Bu olay bize 2. Dünya savaşındaki toplama kamplarını anımsatır. Esaretin başka bir boyutu da bu şekilde gözler önüne serilmiştir.

    Ölüm insan mutluluğunu tehdit eden bir gerçek ve vebanın neden olduğu bu duygu insan-dünya ilişkisinin yabancılaşmasına neden olur. Eser içinde ki karakterlerden bir tanesi olan Rahip Paneloux, veba salgınını insanların işlemiş oldukları günahların bir bedeli olarak görür ve Tanrı tarafından gerçekleştirilen bir ceza olarak yorumlar. Buna rağmen, bir diğer kahramanımız olan Dr. Rieux ise, veba hastalığı ile savaşılması gerektiğini düşünür. Hümanist ve ahlakçı bir çerçeveye sahip olan Dr. Rieux ve arkadaşları veba salgınına karşı savaş açar ve sonunda başarılı olurlar. Ancak Dr. Rieux, bu zaferin geçici olduğunu ve bu hastalığın tekrar ortaya çıkacağını söyler.

    Oran şehrinde artık Veba salgını kesin olarak anlaşılmıştır. Şehrin valisi, hastalığı resmi ve kısa bir duyuru ile ilan eder ve şehrin derhal karantinaya alınmasının emrini verir. Böylelikle şehir tam bir ceza evine döner.

    İnsanların dış dünya ile iletişi kopmuş ve kapıları nöbetçiler tarafından tutulan şehirde mahkum durumuna düşmüşlerdi. Veba hastalığının neden olduğu fiziki esaret, şehirin daha da yaşanmaz hale gelmesine sebep olmuştur. Fiziki esaretin bir diğer boyutu olarak, şehir merkezinde veba hastalığından daha fazla etkilenmiş mahallerin karantinaya alınmasıdır.

    “Des Pluies diliviennes et brève s'abattirent sur la ville; une chaleur orageuse suivait ces brusques ondées. La mer elle-meme avait perdu son belur profonde et, sous le ciel brumeux, elle prenait des éclats d'argent ou de fer, douloreux pour la vue. La chaleur humide de ce printemps faisait souhaiter les ardeurs de l'été.”

    Seli anımsatan yağmurlar kentin üzerine inmişti; beklenmedik su baskınlarını fırtınalı bir sıcak takip ediyordu. Deniz, mavi rengini yitirmiş ve gümüş rengini almıştı...

    Veba hastalığına yakalanmış kişi, öncelikle acılarının esiridir. Bu esir olma durumu kişiyi özgürlüğünü isteyememe durumuna götürüp onu çıldırma noktasına kadar götürebilmektedir. Eserin bir diğer karakteri olan Cotard, veba hastalığı taşıyan bir hastanın taşkınlık yaparak ve haykırarak sokağa çıkıp ilk gördüğü kadına sıkı sıkı sarıldığını gözlem olarak ifade eder. Bu durumda , esaret içinden kurtulmak isteyen hastanın özgürlük için vermiş olduğu ruhsal durum içinde yanına birisini almasını sembolize eder.

    Oran şehri sadece Vebanın neden olmuş olduğu fiziki esaret altında değildir. Oran sakinleri aynı zamanda manevi bir esaretin içindeler. Bu eser, bize yalnızlıklarına esir olmuş insanları sergiliyor. Yalnızlık tecriti içinde hapsolmuş insanların hayat hikayeleri.Ve bu insanlar , esareti altına girdikleri yalnızlık duygusu içinde ve dış dünyadan hiç bir yardım gelmemesi karşısında, acıları içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır. Dış dünyadan gelmeyen yardımlar, esareti altına girdikleri yalnızlık duygusunun en büyük göstergesidir. Hastalığı çekmeyenin, çekenin halinden anlaması pek bir mümkün değildir. Eser içindeki kahramanlar yalnızdırlar ve acılarını kendilerinden başkası çekmezler. Yalnızlık ve acı duygusunu en kötü haliyle yaşarlar. Bu durum, insanların kendi başlarına oldukları gerçeğini gözler önüne serer.

    “Chacun pour soi “

    Eser içinde geçen zaman döngüsel bir zamandır (un temps cyclique ). Gelecek nedir bilinmeyen bu hayatta, son bir başlangıçtır adeta. Oran şehri sakinleri, tiyatroya gidip tekrar tekrar aynı oyunu izleyip gelmektedirler adeta. Zaman sürekli tekrar edilen bir olgudur. Dış dünya ile iletişim koptuğu için,sürekli yeni oyunların gelmesi pek mümkün değildir. Zamanın döngüsel oluşu gerçeği , Dr. Rieux için de geçerliydi. Her gün odasına gelen hastalara aynı teşhisi koyma mecburiyeti tekrar edilen olgunun bir diğer göstergesidir.

    Eserde şehir tasvir edilirken, eser içinde kadın = aşk denen şeyin olmadığını fark ederiz. Şehir, hastalığın sebep olduğu insanlıktan uzaklaşmış aşka vakit ayıramamıştır. Eser içinde geçen hava çok sıcak olup, şehrin sıkıcılığını göstermektedir.

    İnsanlar rutin bir aktivite içinde esir kalmış, yaşam tarzları adeta ceza evi yaşam tarzına dönmüştür. Hastalığın bu şehri vurmasının olumlu yönleri de vardır. Herkes eşit şartlar altında yaşamaya başlamıştır. İnsanlar arasında gerçek ve içten ilişikler doğmaya başlar. Cezaevi yaşamından dolayı, ailelerin birbirlerine olan sevgileri artmıştır. Lakin, veba bu şehri terk ettiği vakit insanların eski yaşamlarına geri döndüklerini de söyleyebiliriz.

    Sonuç olarak; Biz de birbirlerimizi esaret altına almış ya da birilerin bizi esareti aldıklarını söyleyebilir miyiz? Daha kötüsü acaba bağımlı bir yaşam biçimini benimsemiş olabilir miyiz? Daha fazla para kazanma hırsı ve kariyer yapma isteğimiz bizi sahip olduklarımızın yada sahip olacaklarımızın esareti altına almış olabilir mi?Hayatın güzelliklerini farkında olmadan kaçırıp gidiyoruz.Geçmişte yaşanılan hayal kırıklıkları, mesleklerimiz, oy verdiğimiz partiler, içki, sigara televizyon ve İnternet gibi üyesi
  • KARACAOĞLAN’IN DÜNYAYA GELİP DE BAŞINA HAL GELDİĞİ YER
    Bir memlekette iki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hiç evladı yoktu. Halleri müsait idi. Bir gün o iki kardeş birbirine dediler ki:
    — Bizim evladımız yok. Cenabı Allah’a yalvarsak da bize evlat verme’ m’ola? dediler. “Yarabbi, bize birer evlat ver,” dediler. “Zenginlik verme evlat ver. Sonra ocağımız kör, yurdumuz ıssız kalacağına bize bir evlat ver,” dediler.
    Cenabı Allahın hoşuna geldi, ikisine de evlat verdi. Birisinin dokuz ay dokuz saattan sonra bir kızı oldu. O dünyaya geldiğinde, köyde birisinin de bir oğlu oldu. Kahvede otururken söz açıldı da:
    — Bugün köyümüzde bir kızla bir oğlan dünyaya gelmiş, her ikisi de bir saatte, bir saniyede.
    Mecliste dediler ki:
    — İkisi de bir günde bir saatte meydana gelen kızla oğlanı birbirine vermeli, nişanlamalı.
    O onu alır, dediler.
    Bunun babası vekâlet hesabıyla kızına vekil olaraktan, “Allahın emriyle ben kızımı bu komşumun oğluna veriyorum,” dedi. Ve oğlanın babası da, “Vekâlet hesabıyla ben oğluma alıyorum,” dedi.
    Nişan merasimini yaptılar. Bir ay sonra Karacaoğlan dünyaya geldi. Karacaoğlan’ın babası kardeşine dedi ki:
    — Biliyorsun ki, benim karım da hamiledir. Sen bu kızı vermesen de ben başkasının kızına düğür gitmesem olmaz mıydı?
    Kardeşi dedi ki:
    — Köyde adetmiş. Beni halime koymadılar. Fakat şöyle bir mesele var ki, büyür de yetişirlerse, ben emmimin oğlunu isterim, beşik kertme nişanlımı istemem derse, şer’an nikâhsız olur.
    Kızın ismi Senem’dir. Ve o Senem’in dünyaya geldiği gün verdikleri nişanlısının ad da Mahmut’tur. O Mahmut’a da dediler ki:
    — Senem senin dünyaya geldiğin gün geldi. Babası sana verdi. Bu Senem’i nasıl olsa kandırırlar; yan et, yön et, gözüne gir. Sen kendine yak, dediler.
    Karacaoğlan’a da:
    — Mahmut’a emminin kızının olduğu gün söz vermişler. Sen emminin kızının, nasıl et et, gözüne gir; onu istemesin, seni istesin, dediler.
    Senem’e de dediler ki:
    — Emminin oğlu daha güzel, daha iyi adam olacak, dediler.
    Velhasıl, Senem emmisinin oğlunu istedi.
    — Öteki oğlana babam vermişse de ben istemiyorum. Varmam, dedi çıktı.
    Velhasılı, Karacaoğlan’a verdiler. Karacaoğlan aldı emmisinin kızını. İkisi de biribirine çok muhabbetlilerdi.
    Karacaoğlan’a türkü söyletmek için bir köyden istettiler. Karacaoğlan düğüne gideceği bir zaman emmisinin kızına dedi ki:
    — Senem ben düğüne gidiyorum, dedi. Sen burda kalıyorsun. Bir haramla konuşma. Ve kim kimseye hayır şer söyleme, dedi.
    Senem dedi ki:
    — Ben haram olarak bir kimseyle konuşmam. Senden başka erkek var m’ola bilmiyorum.
    Velhasılı Karacaoğlan düğüne gitti.
    Şimdi o, şiftahki istemediği nişanlısı, Senem’i boşadıktan sonra… Evvelce nişanlım diye çok âşık olmuştu, çok sevda düşürmüştü. Senem’i alamayınca ah çekerdi her daim. Bir insan birine âşık olursa, elinden bir şey gelmezse daima ah çekerdi. Ve bir insan hasta olursa, inilenirse ve bir insana da âşık olur da alamazsa ah etmeyince rahat olamazdı. Bunu da tecrübeli adamlar bilirlerdi. Mahallede bir karı vardı. O karı, bu adam ah çekince:
    — Oğlum senin bu ah çekişinde bir şey var behemahal. Her ne ise bunu bana anlat.
    Oğlan dedi ki:
    — Sen bilmiyon mu ana benim ah çektiğim işi? dedi. Senem benim nişanlımdı. Köylüler kandırış yaparaktan benden aldılar da emmisinin oğluna verdiler. Onun için ah çekiyorum. Ah çekmezsem rahat edemiyorum.
    Karı dedi ki:
    — Oğlum, insan insana para vermez amma öğüt verir. Senin halihazırda kaç liran var? dedi.
    Oğlan:
    — Altmış madeni liram var, dedi.
    — Satılık şimdi halihazırda neyin varsa onları da sat, yanıma gel de sana bir öğüt vereyim, dedi.
    Altmış liralık da tosununu, değerine değmezine bakmadı, sattı. Karının yanına geldi.
    Dedi ki:
    — Oğlum, biz kızımla suya giderik. Suyu alışın eve kadar gelemek. Orta yerde bir konak yerimiz var, oraya bir dükkân aç, dedi. Çeşitlerini dükkâna düzeceğin bir sırada ben onu suya ileririm, dedi. Biz dükkânın önüne helkeleri indirip de durunca da sen orda bir ah çek, dedi. O ahı çektikten geri, ben sana “Oğlum halin vaktin yerinde, dükkânını kurmuşsun, niçin ah çekiyon?” derim, dedi. Sen o vakit, “buraya geldiniz, su helkelerinizi bırakın da, dükkân açmışsın, hayırlı olsun dükkânın oğlum, demiyorsun bana,” de, dedi. Ona, müteessir kaldım ki, bu karıyla Senem geldiler de hayırlı olsun dükkânın demediler, de. Müteessir kaldım, onun için ah çektim, de. Ben o vakit Senem’e derim ki, “Kızım, böyle bir acar olan bir işlere ‘hayırlı olsun’ demek şarttır. Bu vazifemizi gel, ifa edek. Hayırlı olsun dükkânın diyek şu adama…”
    Senem’e de:
    — Gel kızım, şu adama dükkânın hayırlı olsun, diyek, deyişin…
    Senem dedi ki:
    — Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haram ile konuşma, dedi. O adam bana haram. Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haramla konuşma, ya sazımın teli kırılır, ya dilim söylemez olur. Keramet ehliyim ben, dedi.
    — Vay kızım, aklıyın hepsi bu mu? O keramete ermiş bir adam olsa, aralıkta âşıklık etmez abtal gibi. Tatlı söz yerden yılanı çıkarır. Bu bir tatlı sözü söyleyelim de, bunun samsasını sucuğunu yiyelim.
    Bu sözü karı deyince, hemen Mahmut’un dükkânına girdiler.
    — Hayırlı olsun dükkânın oğlum, dedi karı. Pazarlığın olsun oğlum, âlem senden alavere etsin. Kâr edesin, hiç zararın olmaya, diyerek biraz taltifledi.
    Şimdi bunlara Mahmut, bir top kutnu karının altına koydu. Bir top kumaş da Senem’in altına koydu. Biraz samsa sucuk getirdi.
    — Şunu kusura bakman, yeyin, dedi.
    Karı dedi ki:
    — Kızım Senem, dedi, bir yiğit kırk yılda meydana geliyor. Bu adam sana evvelden âşık olmuştur. Bu adamı bir gece misafir eyle. Benden bir kimseye sır çıkmaz. Sen de kocandan hiç korkma, bu adamın da gönlünü şaz eyle, dedi.
    Senem:
    — Peki, diye söz verdi.
    Hemen satırlarını eve götürüp geldiler.
    Bakkal Mahmut akşamdan sonra gelerek Senem’le birleştiler. O gece Senem’le şapur şupur ettiler, Allaha çok şükür ettiler. İncir çekirdeği göz çıkarıp deve boku kıç kırdıktan sonra, er avrat gibi sarmaş dolaş oldular, uyuyakaldılar.
    Karacaoğlan’dan alalım haberi. Düğünde, mecliste türkü çağırırken sazının teli kırıldı.
    Hemen ordan yekindi, “Eyvah, benim aklıma gelen gibi mi oldu iş,” deyişin ordan hareket etti.
    Karacaoğlan evine geldi ki, bakkal Mahmut Senem’le sarmaş dolaş olmuş, uyuyakalmış. Hemen kaputunu çıkardı, üstlerine örttü. Geri, düğüne geldi. Sabahleyin sazı omuzuna taktı, eve hareket eyledi.
    Sabahleyin Senem yekindi ki, üstlerinde Karacaoğlan’ın kaputu. Atmış öyle duruyor. Senem sabaleyin kaputu görünce:
    — Gözün kör ola Mahmut, bu muydu bana edeceğin. Karacaoğlan’ın kaputu… Bizi görmüş olmalı, dedi.
    Mahmut dedi ki:
    — Ben Karacaoğlan’dan hayfımı aldım. Kendisi de bildiğini tutsun, dedi.
    Mahmut evine geldi. Senem suç sahibi olduğunu bilince kalbi melil oldu.
    — Ben ne kadar yanıldım, şeytana uydum da, bu emmimin oğlunun namusunu lekeledim, diye pişman, nadim oldu.
    Bir kara donu vardı. Yaslı olduğu vakit giyerdi, giydi. Melil mahzun durdu.
    Karacaoğlan da düğünden hareket etti. Öyle şen bir vaziyetle gülüp oynayarak geliyordu. Senem görünce:
    — Nasıl oluyor mu, nerde kaldın? deyi taltif eder konuşurdu. Gene öyle karşıladı. Karacaoğlan da hiç argın yüz göstermeden konuşarak, “Ben iyiyim, sen nasılsın?” diyerek, eve geldiler. Birkaç dakika evde istirahat ettikten sonra Karacaoğlan:
    — Senem, beni epey zaman[dan] beri türkümü dinlemiyorsun, şu sazımı ver de bir türkü söyleyim de dinle, dedi. Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:

    Boynu uzun güvel ördek
    Dal boynunu sürdün bugün
    Her bakışın bir can eder
    Dertli cana kıydın bugün

    Yücelerden akınırdın
    Lale sümbül sokunurdun
    Ben engelden sakınırdım
    Sen engele uydun bugün

    Boğazında sarı akik
    Zülfler gerdana dökük
    Kalbim melül göğsüm yıkık
    Dostum neler gördüm bugün

    Fani Karac’oğlan fani
    Veren alır tatlı canı
    Sevmediğin kara donu
    Dost karşımda giydin bugün

    dedikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    — Senem, dedi, seninle biz emm’oğluyduk, emmi kızıydık, dedi. Sen benim namusumla oynadın. Ben seni üçten dokuza boşuyorum, dedi.
    Bu merakla Senem bir ulu ağaca bir örme bağladı, asıldı, öldü.
    Sonra bir kişi vardı, Karacaoğlan’ın emmisine dedi ki:
    — Kızın bakkal Mahmut’la görülmüş. Karacaoğlan kızını boşamış. Kızın da varmış, bir ağaca takılmış ölmüş.
    Emmisi:
    — Madem o kız namussuzluk etmiş, şeytana uymuş, kendi eliyle kendini katil etmiş. Çok iyi etmiş, memnun kaldım. Söyle Karacaoğlan’a küçük kızımı vereyim, geçmesin benden, dedi.
    Karacaoğlan’a deyince:
    — Emmin, küçük kızımı vereyim, Karacaoğlan benden geçmesin, diyor.
    Karacaoğlan:
    — Büyük kızını aldım da, küçük kızından ne hayır görürüm, dedi. Bundan sonra evlenmek geçti. Memleketi terkedip, bir dertsiz kul bulursam onunla yaşayacağım, dedi.
    Köyünden çıktı.
    Beş on gün gezdikten sonra, sabahleyin bir yere geldi. Orda bir gelin gördü, gelin çok güzeldi. Sordu geline, dedi ki:
    — Senin kocan var mı, yoksa başın boş mu? dedi.
    Gelin dedi ki:
    — Benim kocam yok. Babam beni her kim on bin lira verirse ona veririm, diyor.
    Şimdi aldı bakalım Karacaoğlan ne söylüyor orada:

    Sabahınan ıras geldim ben bir geline
    Ala gözler seyfi gibi bakıyor
    Görmeden de göğ memesi yoğ imiş
    Felek bizi ışk oduna yakıyor

    Kaşların benzettim illa elife
    Bir örd düştü içerime yakıyor
    Gallemis mi döktün kara zülüfe
    Daim yüzün burcu burcu kokuyor

    Telli mahramayı atmış boynuna
    Kendi güzelliği düşmüş aynına
    Ağ memeler iz eylemiş koynuna
    Gün değerse şimşek gibi balkıyor

    Karacaoğlan da gördüğün öğer
    Altın saç bağları çiğnini döğer
    Kesilmiş kaymak[da] on bini değer
    Gidi yokluk dizginime çöküyor.

    Karacaoğlan oradan hareket etti. Günlerden bir gün, bir köyün içinden geçip gidiyordu. Kahvede köyün ağaları beyleri otururken baktılar ki caddeden bir âşık geçiyor. Gençlerden birisine dediler ki:
    — Şu âşığı çağır, bir türkü söyletek. Türküsünden hisseli kıssalı bir şey anlarsak, hiçbir yere göndermeyek, dediler.
    Hemen âşığı getirttirdiler. Dediler ki:
    — Âşık bize bir türkü söyle, öğüt nasihat gibicesinden. Eğer türkü işimize gelirse, bu köyün içinden ne arzu edersen onu sana vereceğiz, seni bu köylü yapacağız, dediler.
    Karacaoğlan:
    — Bu köyde kalırım amma, dertsiz hiçbir kul var mı? dedi.
    Köylü dedi ki:
    — Bizim köyümüzde hiç dertsiz bir kul yok.
    — Lakin ben burda kalamam ya, size de bir türkü söyleyim, dedi.
    Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:
    Yoldaş olma yol bilmeyen yolsuza
    Selâm verme olur olmaz dinsize
    Komşu olma namussuza arsıza
    Sonunda ırzına hile getirir

    Bir körün gözüne girsen görmezse
    Bir deliye öğüt versen almazsa
    Bir yiğit de kendi kadrin bilmezse
    Akibet başına belâ getirir

    Hey ağalar beğler müşkülüm halda
    Bülbül eğlenir mi yapraksız dalda
    Çok keramet var da bu tatlı dilde
    Yüksekten uçanı ele getirir

    Yaz gelip de beş ayları doğuşun
    Bülbül eğlencesin güle getirir
    Yiğit olan yiğit vemez sırrını
    Kötüler sevdiğin’ dile getirir

    Karacaoğlan der ki bu sözler haktır
    Meclisi meydanda sofrası paktır
    Cehennem diyorlar ateşi yoktur
    Herkes ataşını bile götürür
    Karacaoğlan gelmekte olsun…

    Bir memlekette bir Beyoğlu vardı. Çok zengindi. Parasının sayısını kendi de bilmezdi. Hacılara hocalara çok zekât verirdi. Parasının zekâtını verirdi, fakirlere fukaralara sadaka verirdi. Ekmek sahibiydi, misafir sahibiydi. Serçeleri aç bırakmazdı. Herkesin karnını doyururdu. Günlerden bir gün avradına dedi ki:
    — Biz bu şehirden bir çeyrek saat kadar denizin yakınına bir yüksek konak tutturak. Orada daha iyi misafir sahibi oluruk, orda yaşayak, dedi.
    Denize yakın bir ev yaptırdılar. Şimdi Beyoğlu dedi ki:
    — Bize bir köle lâzım, her ne emredersek onu getirttirek, dedi.
    Bir Arap çocuğu yakaladılar, köle olarak yanlarına aldılar.
    Beyoğlu, avradıyla öyle muhabbetliydi ki, daha dünyaya öyle muhabbetli hiç kimse gelmemişti. Arap çocuğu on on iki yaşına, on beş yaşına değdi. Bir gün Beyoğlu’nun avradı Arap çocuğuna bakınca, gözüne çok hoş, çok şirin göründü. Fikrini bozarak, Arap çocuğunu kandırarak beraber oynaştılar.
    — Ben bu Arapla yarmayı kaynattım. Ben herife ne düzen kullanayım, diye düşünmeye başladı. Hele hasta olayım, deyip bir yatak yazdırdı. Yatağa yattı, “Ölüyom kalıyom, rahatsızım” diye çabalamaya başladı. Beyoğlu geldi:
    — Yahu hatun kişi, ne oldu sana yahu hatun kişi, hasta mı oldun sayrı mı oldun, sana n’oldu, diye sormaya başladı.
    — Ben ölüyom, dedi karısı.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Senin hastalığın çok kötü. İnsan hasta oluşun ölmekliği mi icap eder. İyi olun inşallah, dedi.
    Dedi ki:
    — Ben ölücü bir hastayım. Bundan sonra ben başıma geleceği biliyorum. Fakat öldüğüme kaygı etmiyorum. Ölüm Allahın emri amma, bir kaygım var, dedi. Kaygım şu ki, ben öldükten sonra benden kötü bir karı alın da beni hiç hatırına getirmen, dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Sen ölme, yoksa sen öldükten sonra ben avrat almam. Ölünceye kadar bekâr kalırım, avrat almam, dedi.
    Karısı dedi ki:
    — Beni öyle kandıramazsın. Senin evlenmeyeceğini, benden sonra karı almayacağını bileyim ki, s..ini kes at.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Bu benim karım ağır hasta, nasıl olsa ölecek. Başka da karı almam, bunun bana ne gerekliği var, dedi.
    Yarısından çokçasını kesti attı.
    Karısı bir gün yatıp beş gün yatarken, tatlı düzen yapıyordu. Bir gün yekindi, ölmedi. Birkaç gün bu vaziyette yaşadılar. Karı günlerden bir gün kocasına dedi ki:
    — Herif, sen avrat ben avrat, dünyanın tadını kaçırdık, nasıl olacak? dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Gözü kör olası, sen ölsen de ben kocaya varmazdım, dedin. Sen karı alırsın, dedin. İtimat etmedin. Hazır aletimi kestirdin. Şimdi bu pazar yerinde satılmaz ki, para zoruyla satın alam.
    Karısı dedi ki:
    — Ne yapayım, yanılmışsın. Kıymetini bilememişsin, deyince. Beyoğlu dedi ki:
    — Bunun çaresi yok, sen düşün, bunun bir düşüneceği yok benim için, dedi.
    Avrat dedi ki:
    — Şöyle bir kolaylık düşündüm. Beni boşa, Arabın oğluna nikâh eyle elinle. Ben onunla bazan yıkılayım kalkayım. Sana da eskiki gibi hürmet ikram edeyim. Kimse bilmesin bu vaziyetlerimizi, gene dışardan bakanlar beni Beyoğlu’nun avradı bilsinler.
    Beyoğlu boşadı. Arabın oğluna nikâh etti. Böylelikle yaşıyorlardı.
    Karacaoğlan bir baktı ki (geldi Karacaoğlan gayri), denizin kenarında bir yüksek konak var. “Acaba bu adam dertsiz bir kula benziyor, ben şunun yanına varayım da, şunun kahvecisi olayım,” dedi. Yanına vardı. Beyoğlu’yla odaya oturdular. Kahvesini içti. Yemeğini yedikten sonra, zaman geldi, yattılar. Araboğlu da içeri gitti, hanımla yattı. Karacaoğlan dedi ki:
    — Bu bey harem odasına gitmedi, misafir odasında kaldı. Acaba karısına küskün müydü?
    Karacaoğlan yatağın içerisinde bir malihülyaya daldı. “Acep benim gibi de dertli kul var m’ola? Emmimin kızını terkedince namusuna leke geldi, memleketimi terkettim,” dedi, bir “ah” çekti.
    Beyoğlu da bir mali hülyaya daldı. “Acaba benim gibi de bir dertli kul var m’ola? Benim karım bu vaziyete getirdi beni, ne kadar dertli kul oldum,” deyi o da bir “ah” çekti.
    Karacaoğlan dedi ki:
    — Baba, benim derdim var. Ben ah çekiyom, sana n’oluyor?
    Bey oğlu dedi ki:
    — Benim derdimi bir dağa yükletseler dağ götüremez. Anca ben götürüyorum, dedi.
    — Söyle derdini, dedi Beyoğlu’na Karacaoğlan.
    Aldı bakalım Beyoğlu ne söyledi:

    Sevdiğim giydi de yeşil alları
    Yakın etti ırakdaki yolları
    Taze taze bitirdiğim gülleri
    Ah nideyim bir köleye yoldurdu

    Yekin sevdiğim de kuşağı kuşan
    Del(i)-olur da senin derdine düşen
    Hoş geldin deyip de sarıp sarmaşan
    Muhabbeti ara yerden kaldırdı

    İndirdi de kömür gözlerin indirdi
    İndirdi de bir kötüyü bindirdi
    Dost başa bakar düşman ayağa
    Düşmanımı şad eyledi güldürdü

    Bakın hele Beyoğlu’nun haline
    Döner değirmen bu çeşmim seline
    İnanman ağalar (da) dostun diline
    Bakın beni serseriye yeldirdi

    deyip kestikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    Kulak verdim çar köşeyi dinledim
    Bizim için gıybet eden çoğ imiş
    Bilemedim emmi dayı kıymetin
    Arkamızda bir karlıca dağ imiş

    Annacımda yeşil yapraklı dağlar
    Hastanın halinden ne bilir sağlar
    Her nereye varsan dertliler ağlar
    Gezdim şu dünyayı dertsiz yoğ imiş

    Karac’oğlan der ki gidip gelmeden
    Ben usandım el içinde yelmeden
    Çok yaşayıp mihnetinen ölmeden
    Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

    dedi kesti. Karacaoğlan orda durmadı, çıktı hareket etti. Beyoğlu da böylelikle öldü. O zamanın adamı:
    — Aman, her gün gelir geçer. Geçmeseydi Beyoğlu’nun günü geçmez, dönmezdi, derlerdi…
    Karacaoğlan ordan ileri varışın bir gelinle bir kız görür.
    Gelin dedi ki:
    — Şu gelen oğlan beni beğenir.
    Kız dedi ki:
    — Beni beğenir, seni beğenmez, dedi.
    Bunlar bu iddiayı ettiler. Gelin aldı, ne söyleyecek bakalım:
    — Bir kızınan bir gelinin kasdi var
    Gelin der ki: İrengimiz al olur
    Ala göze siyah sürme çekersem
    Gözü kanlı yiğitlerden gel olur


    — Kız derkine:
    Şu canımın kastine
    Dostu olan gül gönderir dostuna
    Bir yiğit de otursa ağ göğsünün üstüne
    Ala karlı mor sümbüllü yayl’olur


    — Haydi kız seniynen mahkem(e)’olalım
    Kadıdan müftüden fetva alalım
    İkimiz de birer alma sunalım
    Yetgini dururken hamı kim alır


    — Almanın sağlamın’ yüke tutarlar
    Uluğun’ çürüğün’ suya atarlar
    Tere yağı oğul bala katarlar
    Var git gelin var git ergen ben(i)’alır


    — Gelin der ki: Çeşit çeşit başım var
    Baş altında hilal gibi kaşım var
    Kız senin de bir gecelik işin var
    İkincisi kervan gider yol olur

    — Yaz gelip de beş ayları doğma mı
    Hakk’ın irahmeti yere yağma mı
    O bir gecem bin geceni değme mi
    Gözü kanlı koçyiğide bal olur

    — Karac’oğlan der ki dağlar meşesi
    İki güzel birbirine düşesi
    Biri gül biri top mor menevşesi
    Karac’oğlan ikinize kul olur
    deyip kesiyor.

    Karacaoğlan ordan gitti, birkaç gün sonra karşısına bir kız rastgeldi. Aldı bakayım ona karşı Karacaoğlan ne söyler:
    Aşağıdan gelen yelkenli gemi
    Yiyelim içelim sürelim demi
    Teknede bulursam yutarım seni
    Havadaki uçan turnayısan da
    Aldı kız:
    Oğlan ben de bir kaşıcak karayım
    Gören âşıklara cevrü belâyım
    Küffardan yapılmış demir kaleyim
    Alaman Hazreti Ali’yisen de
    Aldı Karacaoğlan:
    Kız benim sana da çokça ahdim var
    Yalan dünyada daha medhim var
    Demirden kalene tunçtan topum var
    Sökerim dünyanın suruyusan da
    Kız aldı:
    Oğlan, meylimi de meyline katmam
    Dinin hak ise de dinine tapmam
    Senin dediğin de şu yola gitmem
    Varmam Mevlâ’nın sevgili kuluyusan da
    Karacaoğlan aldı:
    Kız meylini meylime de katarım
    Hak dinin var ise ona taparım
    Hamddan (?) üstüne köprü çatarım
    Geçerim Tuna’nın seli isen de
    Kız:
    Oğlan ne çok çalınıyon bizim kaleme
    Yaşım küçük dayanaman belâma
    Sırrını verme de cümle âleme
    Gel sarılak oğlan deli isen de
    Karacaoğlan:
    Karac’oğlan der ki yüce dağ imiş
    Etirafı bahçe ile bağ imiş
    Kız seni sınadım sabrın yoğ imiş
    Almam şimden sonra hürü isen de
    deyip kesiyor. Burdan Karacaoğlan gider. Gördüğü güzele, önüne gelene türkü yakar…
    (Yarım kalmış olan bu hikâye, Andırın’ın Çiçekli köyünden 1315/ 1899 doğumlu İbrahim İnekçi’den derlendi. O da, Andırın’ın Tokmaklı köyünde oturan, doksan dokuz yaşındaki Âşık Mehmet’ten öğrendiğini söyledi.)
  • 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Ada kitabında, önünde yazdığı gibi; var olmayan bir adaya düşen insanların adadaki hayatlarını anlatılıyor.

    Charley, on ağustos günü öğlen saatlerinde bir mağazadan aldığı gereksiz kıyafetleri vermek için arabayı otoparka çeker. Hava çok sıcak olduğu için yoldan buhar yükselmektedir. Yerden uzanan buhar bulanıklaşır. Fakat bu normal bir bulanıklaşma değildir. Titreşim havaya doğru uzanır ve doğruca onun üzerine gelir. Hava ona geldiğinde önce yanar, sonra donar ve bilincini kaybeder.

    Gözlerini açtığında kırmızı kayalık bir alanda uyanır. En korkunç olanı ise çıplaktır. Neresi olduğunu anlamak için etrafa bakarken, yine hava dalgalanması görür ve ondan kaçar. Bu hava dalgasının eve götüreceğini anladığında ise çok uzakta dördüncü hava dalgası çıkmıştır. Koşsa da yetişemez. Ayakları yaralanan Charley biraz yürür, bir kıyafet ve sandalet bulur. Onları giyerek kendine sığınacak bir yer arar. Beş gün geçirmiştir. Korku dolu beş gün. Sonunda bir sığınak yapmaya karar verir. Hocasından hatırladığı kadarıyla güzel bir sığınak yapar. Artık kendine yiyecek adam akıllı bir şeyler bulması gerekir. Sürekli meyve yemektedir. Balık tutmaya çalışsa da beceremez. Biraz daha meyve ararken sarp bir yamaca gelir. Kayalıkların oyuklarından geçerek taş bir kemerin orda durur. Bir açmaz vardır. Çok güzel bir çizim ile bir adam resmi çizilmiştir. Ertesi gün yiyecek ararken keçi ile karşılaşır ve keçi de benekli bir hayvana yem olur. Charley sudan ilerleyerek oradan uzaklaşır. Kendi sığınağının oradaki sahile geldiğinde iki çocuğun kendine doğru yürüdüğünü fark eder. Kumlara adım atınca çocukları süzer. Uzun boylu olan ilgisini çekmiştir. Belki on sekiz yaşında, çıkık elmacık kemikli, kumral saçlı ve mavi gözlüdür. Merhaba dese de, çocuklar kıyafetleri nerden bulduğunu sorarlar. Kıyafetleri bulduğu yeri söylediğinde iki çocukta sevinirler. Uzun boylu olanın adı Thad, daha kısa olanın ise Jason'dır. On iki gün boyunca yalnız yaşamasına şaşırırlar. Ona Köy'e gitmeyi teklif ederler. Charley'de onlara güvenerek kabul eder. Eşyalarını toplayamaya gidince gözü kararır ve bayılır. Thad onu yakalayamadan başını taşa çarpar. Köy'e geldiklerinde Natalia adında kızın kulübesine yatırırlar, yarasına bakarlar. Natalia ise Kevin'in başarmasına çok sevinmiştir. Charley'in giydiği kıyafetler onundur ve cesedi yoksa bir kapı bularak adadan ayrılmıştır. Kevin'in duvarda ki isminin yanına bir artı koyar Thad. Charley uyandığında yanında bir masa ve sandalye görür. Yanında ki yatakta ise bir kız uyumaktadır. Masanın üstünde ki sukabağı testisinden su alarak içer. Dışarı çıktığında Thad'i görür. Thad ona yıkanmak isteyip istemediğini sorar. Charley kabul edince onu bir göle götürür. Yanına sabun ve temiz eşyalar da almıştır. Köy'de Li sabun yapmaktadır. Göle giderken ve dönerken ada hakkında konuşurlar. Adanın adı Nil'dir. Nasıl bir buharlaşan, saydam kapı ile geliyorsan benzer bir kapı ile dönüyorsundur. Dünyada adı duyulmamış öylesine bir yerdir. Adadan çıkış kapıları öğlen saatinde açıldığını ve bir kapıdan bir kişinin geçtiğini öğrenir. Köy'de herkesin bir görevi vardır: ne konuda yatkın olduğuna göre hareket eder herkes. Bir de arama ekipleri vardır. Arama ekipleri de günü az olanlara öncelik verilir. Charley ilk gün dörtlü kapı gördüğünü söylediğinde; Thad daha önce hiç dörtlü kapı görmemiştir. Thad, Charley'in özel ada rehberi olur. Oldukça iyi anlaşmış ve birbirlerinden hoşlanmışlardır. Charley ve Thad, Köy'e geldiklerinde bir sürü kız, erkek görürler. Erkekler sadece şort giymiş; kızlar ise aynı Charley gibi giyinmistir. Sonunda Charley'in midesine balık girer. Miguel ahşap oymacı, Sabine şifacı ile tanıştıktan sonra, tek tek herkesle tanışır. Natalia ile biraz daha köy hakkında konuşurlar. Köy'de kalırsa bir işe yaramak ve arama ekibine katılmak zorundadır. Charley ise tek başına kalmaktansa Köy'de kalmayı tercih eder. Bu gece ise Nil gecesidir. Kevin'in adadan kurtuluşunu kutlamak ve Charley'e hoşgeldin demek için. Thad ise arama ekibinin getirdiği bir şey yüzünden oldukça sıkılır. Getirdikleri şey dana kemiğinden yapılmış bir düğmedir. Ramia'in yaptığı bir şeydir. Onu adaya getirmek uğursuzluk olduğunu düşünerek, tekrar onun yanına gömerler. Thad Ramia'in isminin yanına bir çarpı işareti koyar. Onun kehanetleri aklına gelmiştir. Sonra sahilde bir kapı açılır ve dünyadan biri gelir adı Rory'dir. Fakat nerede ve nasıl olduğunu anlamak yerine çevresini suçlar. Sahilde tekrar bir kapı açılır; bu dünyaya gidiş kapısıdır. Tam Sabine'nin arkasında oluşur. Charley geliş ve gidiş kapısı arasında ki farkı hemen anlar. Bu daha cam gibidir. Sabine yoldan çekilmeye ve Li ise koşmaya başlar. Herkes bir ağızdan, "Li koş!" diye bağırır. Fakat kapı Sabine'nin üstüne yuvarlanıp, onu da alarak gider. Li ve herkes şoktadır. Charley ise bunu anlamaz. Thad onu yanına alarak durumu açıklamaya çalışır. Adaya 13 ile 19 yaşları arasında gelirsin ve herkesin 365 günü vardır. Günü yaklaşanın öncelik hakkı olur. Ya kapı bulur kurtulusun ya da ölürsün. Charley, Thad'in kaç günü kaldığını merak eder. Seksen altı günü kalmıştır. Natalia'nin ise sadece otuz üç günü vardır. Nil gecesi için hazırlanmışlardır. Herkesin boynunda Li'nin yaptığı çiçekten kolyeler vardır. Hepsi bir ağızdan Kevin ve Sabine'nin kurtuluşunu sevinirler. Gece de yanına Bart gelir ve Thad için uyarır. Thad'in her gelen kıza yakın davrandığını ve Talla ile yakın olduğunu söyler. Charley bir bit yeniği olduğunu anlar.

    Sabah olduğunda Rory, barakada ki bıçak gibi eşyaları alıp gitmiştir. Thad ise peşinden gider. Bıçakları geri ister. Fakat vermek istemez. Bağırması üzerine devasa bir yaratık onun önüne dikilir. Rory korkudan yere düşer. Thad ona ayağa kalkmasını söylese de, ayağa kalkamaz. Hayvan ona boynuzlarıyla darbe indirir. Thad dikkatini çekmeye çalışır. Fakat hayvan tekrar Rory'e saldırır. Sonra Thad onu göğsünden bıçaklar iki kere. Ikincisi daha derine denk gelir. Bıçağıyla yanlarına da darbeler indirmesiyle hayvanı öldürür. Rory ise çok kötü yaralanmıştır. Thad belli yerlerini sarar ve onu Köy'e kadar taşır. Fakat Köy'e geldiğinde ölmüştür. Thad kendini kötü hisseder. Charley ile arasında bir duvar oluşur. Talla ise Thad ile arasını düzeltmesini söylese de, Charley zamana bırakır. Sonunda Charley kendine uğraşacak bir şey bulur: çıkmazda ki adam ve kadın onun kafasını meşgul etmektedir. Jillian'dan kağıt alarak ölçümler yapmaya başlar. Bir kayalıkta düşünmeye devam ederken Thad gelir. Aralarında ki buzları eriterek, birbirlerini tanımak için adımlar atarlar. Sonra da plaja doğru yarışmaya karar verirler. Kazanan kaybedene dönünce çikolatalı kurabiye yapacaktır. Ertesi gün Charley ve Thad bir ağaç kökünde otururken birbirlerinden hoşlandıklarını söylerler. Çünkü kaybedecek zamanları yoktur. Balıkları toplayarak el ele Köy'e doğru giderler. Natalia aramadan dönmüştür ve Li firar etmiştir. Son günü kalanların yaptığı gibi. Yeni arama ekipleri oluşturulur. Natalia ile Jason, Charley ve Thad gidecektir. Ertesi gün yola çıkarlar. Thad Charley'in kağıdını görür. Olağanüstü bir şey farketmiştir. Charley'e göre kapıların bir döngüsü vardır. Kapının bulundukları bölgede yarın çıkacağını söyler. Yirmi dört saatleri vardır. Ertesi gün aynı yere geldiklerinde öğlen saati bir kapı çıkar. Natalia koşmaya başlar. Fakat iki kızda o kapıya koşmaktadır. Onlar yakın olduğu için, iki kız kapıdan geçmeye çalışır. Biri geçer, diğeri bir şeye çarpmış gibi geriye düşer. Geride kalan kızı Köy'e taşıyarak Natalia'nin yatağına yatırırlar. Charley'de, Thad ile uyur. Ertesi sabah kız ölmüştür. Natalia kendini suçlar. Ramia'nin kendini uyardığını ancak unuttuğunu söyler. Ramia ona yatağına yatırdığı kızın öleceğini söylemiştir. Charley ise onun suçlu olmadığını ve o yatağın aslında ödünç olduğunu vurgular. Thad o akşam liderliği Rives'e verir.

    Ertesi gün tekrar yola çıkılır. Charley'in uyandığı kızıl kayalıklara giderler. Öğlen saati Natalia kapıya koşarken ayağı sıkışır yetişemez. Nil ona bir şans daha vererek ikinci kapı çıkar. Natalia son sürat giderek kapıdan geçer. Charley'in teorisi işe yaramaktadır. Mutlu bir şekilde Köy'e dönerler. Fakat sabah olduğunda Miguel'in ekibinden Talla döner sadece Talla'yi bir kız getirir. Kurt saldırmıştır. Heesham ise Talla'dan sonra gelir. Bart onları oyuna getirmiştir. Miguel'e ise babun saldırmıştır. Heesham onu taşırken kapı görerek, onu kapıdan geçirmiştir. Bart eşyaları alarak gitmiştir. Talla ise ertesi güne sağ çıkamaz ve ölür. Charley ise çizimini tamamlar. Adanın dört yanında çizim vardır. Iki uçta kadın ve adam. Bir uçta hedef tahtası ve diğer uctada hedef tahtası, sayılar ve adam vardır. Rives ile duvara bakarken, Rives duvarın 1859 yılında oluştuğunu ve o zaman güneş patlaması olduğunu söyler. Bu patlamayı gören iki bilim adamı da öğlen görmüştür. Rives'e göre adada çeyrekler varsa, dünyada da vardır.

    Thad'in sayılı günleri hızla geçer, gider. Günler Thad ve Charley için arama ve Köy arasında geçmektedir. Son iki gün kaldığında bir boz ayı gelir ve çıkış kapısını kapatır. Ayı ile aralarını açınca Jason ve Mia'yı, Köy'e haber vermesi için yollar. Rives, Charley ve Thad ise son güne kadar kapı yakalamaya çalışır. Son gün geldiğinde kapının gelmesi beklenen yerine giderler. Öğlen saati kapı çıktığında Thad, Charley ile koşmak ister. Tam kapıya geldiklerinde Charley'i kapıdan içeri atar. Charley, Thad'in karının üstünde gözlerini açar. Bir grup onu bularak hastaneye götürür ve ailesi ile de evine döner. Evde olduğunda haberlerde Thad'i arar ama bulamaz. Ailesiyle konuşarak Seattle'da bir üniversiteye yerleşir.

    Thad ise Charley'den sonra bir kapı yakalar ve kurtulur. Elli bir gün sonra çikolatalı kurabiyeler ile Charley'in kapısını çalar. Bu onların dünyada birinci günüdür.

    Lynne Matson’ın Ada eseri Yabancı yayınlarının sevdiğim bir kitabıdır. Fakat bir süre sonra olaylar tekrara bağlandı. Yine de içinde ki kurgu ve olay örgüsü açısından oldukça akıcı bir kitap. Ada kitabı üç seriden oluşuyor. Okumak isteyenlerin dikkat etmesi gereken bir şey. Macera eksik olmayan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
  • Hayatın kuralı bu yeğen, ne kadar uzağa gidersen git başladığın yere dönersin sonunda,
    Ne kadar değişirsen değiş, nerede mutlu olduysan hep oraya çevirirsin kafanı 
    Ne kadar terbiye etsen de susturamazsın içindeki canavarı,
    Nereye gidersen git yeğenim şunu unutma, herkes gün olur evine geri döner...

    Ramiz Karaeski - Ezel
  • Noktalama İşaretleri

    Nokta ( . )

    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

    2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

    4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

    5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.

    II. 2. B. b.

    6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

    UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

    7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

    Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

    9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

    10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.



    Virgül ( , )

    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

    Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

    Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

    5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

    6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

    Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

    Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

    7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

    – Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

    8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

    – Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili Kardeşim,

    Değerli Arkadaşım,

    12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

    13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

    Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

    UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

    Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

    Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

    Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

    14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

    Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

    O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

    15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ... ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

    Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

    Hem gider hem ağlar.

    Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

    Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

    Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

    Ne kız verir ne dünürü küstürür.

    Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

    UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

    İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

    Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

    Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

    UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

    Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)

    Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

    Noktalı Virgül ( ; )

    1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

    Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

    2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

    At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

    3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

    Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

    İki Nokta (: )

    1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

    Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

    2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

    Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

    Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

    3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

    4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

    Bilge Kağan: Türklerim, işitin!

    Üstten gök çökmedikçe,

    alttan yer delinmedikçe

    ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

    Koro: Göğe erer başımız

    başınla senin!

    Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye

    gece uyumadım, gündüz oturmadım.

    Türklerim Bilge Kağan der bana.

    Ben her şeyi onlar için bildim.

    Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

    5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    – Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

    Ziraatçı sayar:

    – Yulaf, pancar, zerzevat, tütün... (Falih Rıfkı Atay)

    6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

    Üç Nokta ( ... )

    1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı... (Tarık Buğra)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    Arabacı B...’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

    ... derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı... (Tarık Buğra)

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek... (Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

    Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

    Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

    — Yabancı yok!

    — Kimsin?

    — Ali...

    — Hangi Ali?

    — ...

    — Sen misin, Ali usta?

    — Benim!..

    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

    — Hiç...

    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

    — !.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

    Soru İşareti ( ? )

    1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

    2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

    1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

    UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

    UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ünlem İşareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

    Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    Kısa Çizgi ( - )

    1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

    Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

    mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

    lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

    ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

    Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

    lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)





    2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

    Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

    3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

    4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

    5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

    6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

    7. Arasında, ve, ile, ila, ...-den ...-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

    UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

    8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

    9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

    Uzun Çizgi (—)

    Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

    Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

    — Eski şehri gezdin mi?

    — Rothschild’in evine gittin mi?

    — Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

    Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

    Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

    İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

    UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Eğik Çizgi ( / )

    1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

    2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

    Ülke adı yazılacağında ise:

    Atatürk Bulvarı No.: 217

    06680 Kavaklıdere / Ankara

    TÜRKİYE
    3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

    4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

    5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

    6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

    7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

    Ters Eğik Çizgi ( \ )

    Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

    Tırnak İşareti ( “ ” )

    1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

    Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

    “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

    2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

    3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

    Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

    “Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

    UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

    Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

    Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

    4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

    Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

    Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

    Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

    “Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

    Denden İşareti (")

    Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

    a. Etken fiil

    b. Edilgen "

    c. Dönüşlü "

    ç. İşteş "

    Yay Ayraç ( )

    1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)...

    İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

    3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

    İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam'a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın... (Reşat Nuri Güntekin)

    4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

    Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

    Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

    Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

    5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

    6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

    I) 1) A) a)

    II) 2) B) b)

    Köşeli Ayraç ( [ ] )

    1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

    2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra...” (Hilmi Yavuz)

    3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

    Kesme İşareti ( ’ )

    1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

    “Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

    1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

    Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

    Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi... Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre... vb.

    Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

    Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler...

    UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

    UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

    UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

    UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

    UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

    UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

    2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

    3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

    4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

    5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

    6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

    Bir ok attım karlı dağın ardına

    Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

    İl yanmazken ben yanarım derdine

    Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

    Şems’in gözlerine bir şüphe çöreklendi: “Dostum ne’n var? Her şey yolunda mı?” (Elif Şafak)

    Güzelliğin on par’etmez

    Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)

    7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.