• Bir takım sıkıntı ve sorun ile karşılaştığınızda karşınızdaki kişi yada kişiler sizi teselli edici sözler sarf edecekler.

    * Takılma, umursama, değmez, sen değerlisin, sen önemlisin, senin yerin ayrı, sen izin verdiğin için oluyor bunlar, olmasi gerekiyormuş, yarın senin ile olmayacak sorunlar bunlar, o kaybetti seni, sen kazandın, sevmiyordu, düşünmüyordu, takma, geçici durum bunlar, kimse anlamaz seni, kimse senin yaşadığın duyguyu bilmez, onlar kör, sağırlar, anlayişsızlar, onun içini duygularını herkese açma derler,
    Daha da bir çok söz sarf edecekler.
    *Nedeni herkes karşısındakini kendisi gibi görür ve kendisinin yaşadığı duyguların acıların birebir aynısını yaşadığını düşünürler, aynı derinlikte aynı şiddette, hemde veya aynı yitiklik kaybetme sahipsizlik kimsesizlik duygusu ile.
    * Seni kendileri gibi düşünüp, seni kendilerinin tatmin olacağı, mutlu olacağı şekilde konuşacaklar yani aynı duyguları yaşadığınızı aynı derinlikte hissettiginizi sanacaklar her acı aynı değildir her dert edilen şeyin daha büyüğü vardır unutuyorlar hep.
    * Diyeceğim sana tek bu...
    Özgür yasa, özgür hisset, kimin ne dediğine bakma, söylenenlere göre hayatına şekil verme, senin istediğin şekilde yaşa hayatını, kim ne der deme, kimseye de bakma, onlar seni değil sen kendini yaşıyorsun.
    * Elbette hayatta acıların, sorunların olacak, onlar ile yasa yaşamasını bil seni üzen olacak, senin de üzeceğin gibi, sen kimse değilsin kimse de sen değil.
    * Yaşananların içinde mutlu olmaya bak, boş verme hiç bir şeyi
    Her şeyi sonuna kadar yasa, acininda, sevgini de seni var eden güçlendiren bunlar olacak tecrüben olacak.
    * Tüm olanlara rağmen ben demesini bil, yaşama hayata diren güçlü ol ayakta ol kimse gülüp sana acımasın buna izin verme nasıl olmak istiyorsan öyle ol.
    7nci Adamϟ™
  • Baba erenlerden biri;Her yaz seyehate çıkarmış.Çıkmadan evvel de berbere gider,tutup kellesini bir güzel usturaya vurdururmuş.Yine vakit gelmiş gitmiş berbere,kafayı bir güzel kazıttırmış. O sırada dükkana komşu esnafın çırağı olan densiz bi delikanlı girmiş. Bizim baba ereni tanımıyor tabi.Amma kafayı cascavlak görünce kendisini tutamamış.Böyle şak şak iki şak şak vururken hemde kabağa bak kabağa deyip,narasını atmış,hiç durmadan fırlamış gitmiş.Berber mahcup tabi.Koltukta oturan baba ereni hem tanıyo hem biliyor.Özürler diliyor ama baba eren hakkatende önemsemiyor,aldırmıyor bile .Az sonra yokuşun dibinden bir feryat kopuyor. Meğersem bir at arabası nasıl olmuşsa gelmiş,o densiz delikanlıyı yere yıkmış.Herkes gibi berberde oraya koşmuş,delikanlı artık yaralımı ölü mü belli değil... Berber adamın yanına dönmüş efendim demiş;" Ne oldu yani toy bir delikanlı kabağa bak kabağa deyip iki fiske vurdu diye ona beddua mı ettin demiş.” Baba eren demiş ki : “Berber efendi,kabağın bu işe dediği bir şey yok amma iş bostancıya dokundu bostancıya!"demiş.....

    -Bostancı der ki: Beni isteyen beni bulur, beni bulan beni bilir, beni bilen beni sever, beni seven bana Âşık olur, bana Âşık olana ben de Âşık olurum, ben kime Âşık olursam O’nun canını alırım. Ben kimin canını alırsam bir yetimide üstüme alırım...

    -Âşık yaşarken ölendir O’nun için de bir daha ölmeyendir...
  • Tek kelimeyle muh - te - şem. Bir okurumuzun yaptığı incelemede '' hayat-kurgu'' deyimine birde ben eklemek istiyorum. '' Komedi hayat-kurgu '' !

    Bir kitap düşününki içerisinde hem bilim, hem mücadele, hemde komedi olsun. Komediden kastım abartı değil. Yazarın kullandığı dil yer yer beni çok güldürdü. Watney'i gözümde inanılmaz sevimli bir botanist haline getirdi.

    Benim gibi uzay merakı olan herkes mutlaka alıp okumalı.
  • —Grip, nezle, burun tıkanıklığı, horlama, migren, baş ağrısı sıkıntısı olanlar! Toros nanesi geldi! Hoşgeldiniz hanımefendi...

    —Denemek ister misiniz?
    —Yok, teşekkür ederim.
    —Ne demek, ben teşekkür ederim.

    —Kış geldi, çatlak geldi, kış geldi, çatlak geldi! El -ayak-topuk çatlaklarına bitkisel kremlerimiz geldi! Tanesi 10 tl, 2 tane alana 15 tl!!!

    Ve yine bağırdım
    —“Kış geldi, çatlak geldi! Kış geldi, çatlak geldi!” derken yaşlı dedenin biri;

    —“80 milyon çatlak var ülkede hepsine yeter mi?” dedi:)

    ( bir an yetmez diyesim geldi ama sadece gülümsemeliydim)

    Ve ben devam ettim

    —Salyangoz özlü kremlerimiz, sarımsaklı şampuanlarımız var!

    —Hanımefendi bir dakika, sarımsağın faydalarını biliyor musunuz? Eski mısırda antibiyotik olarak kullanıldığından haberiniz var mı? Kepeğe, dökülmeye son veriyor.

    (sabah 4'te sarımsağın faydalarını araştırıp bir biyolog gibi sıralıyordum halka)

    —Peki salyangoz, Onu biliyor musunuz? Sivilcelere, siyah noktalara ilaç, ilaç!

    Ve kadın bana,

    —Peki neden senin yüzünün sivilcelerini yok edememiş...

    Offff yaaaa korktuğum başıma geldi işte. Biri soracak ama kim diye merak ediyordum ve tanışmış bulundum.

    —“Ya patron şu kozmetik ürünlerinin başına yüzüne, gözüne, sivilcelerine badana çeken birini bıraksaydın, bi ben mi elinde kaldım?” diyecektim ki aklıma geldi, çünkü gerçekten bi ben vardım vize haftası bu işi yapan...

    —“Hanımefendi” dedim sakince ve gülümseyerek, “ben sadece çalışanım, ürünün üreticisi değilim, sadece bugün için geldim ve faydalarını bana öğretildiği gibi aktarmaya çalışıyorum. O yüzden sivilcelerime... ” kadın sözümü keserek;

    —“Bağırmasan olmaz mı?” deyip gitti. Of ya cümlemi bitirmemiştim. “sivilcelerime laf söylemeyin” diye bitirecektim oysa ki...

    Halbuki fuar alanındaydık, “Tarım Fuarı” oraya 1 günlüğüne işçi olmaya gelmiştim ve çok kalabalıktı, bağırmam normaldi yani... Neyse konuya gelelim.

    “Tarım Fuarı”, Tarım!!!

    Okurlardan özür dileyerekten söylüyorum ki bazı nedenlerden dolayı ismini veremeyeceğim bir kitapta toplumun nitelikleri 6 tanedir diyordu.

    1-Tarih
    2-Zekâ
    3-Dil
    4-Tarım
    5-Kadın
    6-Ahlak ve Politika

    İşte bu niteliklerden 2 tanesi bugün acaip derecede midemi bulandırdı.

    1- Tarım
    2- Kadın

    Daha doğrusu onlar bulandırmadı midemi ama onlara iğrenç, ahlak dışı bir değer atfeden sistem midemi bulandırdı.

    Hayatım boyunca ilk defa hep nasıl olduğunu merak ettiğim ama ailem kızar korkusuyla cesaret edemediğim bir şey yaptım. “İşe gittim” iş bulmak kolay değil, çünkü tüm öğrenciler işi kapmış, iş dediğim de; garsonluk, temizlik, özel ders, kozmetik ürün satımı...

    Ancak bizim bu hafta vize haftası olduğu için normal öğrenciler işi bırakıp ders çalışmaya başlayınca bizim işverenlerde elemansız kalınca ben de havalara uçtum ama nasıl bir mutluluk sanki KPSS'm varmış da ben sınavdan yüksek almışım da mülakatı geçmişimde, atanmışım da... sonra da ilk iş günüme başlayacakmış gibi bir mutluluk, tabii benim yapacağım iş de bir günlüğüne Kozmetik ürün satma işi bağıracağım, çağıracağım; “sivilcelere iyi gelen Jellerimiz eklem ve bel ağrılarına iyi gelen kremlerimiz, dökülmeye karşı birebir olan Şampuanlarımız var!” diye bağıracağım, bağırdım mı peki? Hem de nasıl:)

    neyse sabah erkenden Uyanıp sarımsağın, salyangozun faydalarını araştırıp iş yerime yani Tarım fuarı alanına gittim fuar alanının ikiye bölünmüş, bir bölümünde dev traktörler ve adını bilmediğin onlarca tarım aleti...

    (ben köylüyüm Anne babam Çiftçi yani normalde o aletleri bilirim de Türkçe adlarını bilmem) ama o traktörler var ya zaten görür görmez Bunlar traktörse babamın kullandığı ne? Babamın kullandığı traktör ise bunlar ne? dedim...

    Vay be insan beyni ne Harikalar yaratıyor dedim , insanlar nasıl bu boyutta bu kadar güzel traktör tasarlayabilirler...

    Ama gittikçe kötü şeyler oldu...

    Neden biliyor musunuz, Çünkü her traktörün önüne kıyafetlerinin %70'i olmayan kadınlar yerleştirdiler (kıyafetinin %70'i eksik olan ya da daha azı eksik olan veya kıyafetlerinin %100 eksik olan ya da kıyafet kullanmamayı bir eksiklik olarak görmeyen kadınlardan çok özür dilerim Benim böyle bir cümle kurmanın nedeni insanların kılık kıyafetleri hakkında konuşma haddini kendinde bulmam değil kadının vücuduna yapılan haksız ve manasız metalaştırmadır. Yani insan giyinmek istediği tarzda giyinmelidir, sırf birilerine kendilerini beğendirmek için giyinmemeli ya da ne bileyim kapanmamalıdır o yüzden.... ) sonra bu kadınlardan her biri bir traktörün yanında narin vücudu ile traktör arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu daha doğrusu çalıştırılıyordu.

    gelelim fuarın diğer bölümüne yani benim çalışacağım bitkisel ürünler bölümüne, orası da sanki insanlara “Bu Dünya zıtlıklar Dünyası” der gibi bağırıyordu bu bölümdeki herkes öyle gariban ki traktörle birlikte sergilenen kadınlar kadar acınası...

    bakanlar sadece köylü kesimi; yırtık şalvarlı, yazmalı Ve benim gibi sivilceli...

    Neyse patrondan nasıl bağırmam ve insanlara ürünü nasıl denetmen gerektiğini öğrendikten sonra işe koyuldum, nezle, grip, migren, baş ağrısı olanlar! Toros nanesi geldi!
    Kış geldi çatlak, geldi Kış geldi çatlak geldi! ve ben önümden geçen her insanın önünü kesiyorum elimde deneme için aldığım bir ürünü göstererek, Bu ürünü daha önce denediniz mi? diye soruyorum malumunuz Kış geldi, ayaklar, Eller çatlıyor, Denemek ister misiniz? sadece deneyin beğenirseniz alın zorla aldırmayacağım ve kadınlar, erkekler Yok sağolun der, vallahi zorla aldırmayacağım ya...Sadece bir kere denemek için elinize sürün ve gerçekten beğeniyorlar

    —kaç para
    —10 TL
    —ben birazdan daha bakınayım sonra gelip alırım.
    diyorlar...

    Peki almaya geliyorlar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim Hayır gelmiyorlar ama ürünü beğenmedikleri için değil ürünü alacak Paraları olmadığı için.... ve bunu hep tekrarlıyorum.
    — 5 TL olmaz mı?
    — 2 tane 10 TL olmaz mı?

    Ablacım yemin ederim benim olsa hepinize beleş veririm ama benim değil sadece elemanım hemde etkisiz bir eleman...

    abartmıyorum gerçekten akşama kadar ürün denettirdim. Ellerini ver abla dedim, azıcık krem sıktım sonra nasıl dedim “güzelmiş ama çok pahalı” deyip gittiler

    — “Abi bak kremi benden alma” diyorum “senin elinin gerçekten kreme ihtiyacı var benden almıyorsan git başka yerden al, ama al, lütfen...” diye yalvarıyorum

    – “Ne yapalım kızım sabahtan akşama kadar tarladayız hep böyle zaten alıştım.”

    diyor.

    Evet gerçekten Alışmışlar, yaralarına öyle bir Alışmışlar ki artık dermansız da yaşayabiliyorlar, hatta çatlamış ellerini yara olarak olarak bile görmüyorlar. Biliyor
    musunuz Sonra biri geldi; “Dayı elini ver” dedim “yok” dedi “Vallahi bir şey yapmayacağım” dedim “sadece krem süreceğim, zorla aldırmayacağım“ dedim. İsteksiz isteksiz elini uzattı ve Elini gördüm simsiyahtı bir sürü çizgi vardı, elini neden vermek istemediğini o an anladım “kızım zeytin topladım da Tarladan yeni geldim o yüzden böyle”

    Tamam kiri pası anlarım, yıkarsa geçer ama o çizgiler o yaralar geçmeyecekti ki... çok normalmiş gibi “yok dayım ya ben de biliyorum o işleri Ellerin böyleyse Ne olmuş sanki?” deyip zorla gülümsemeye çalıştım

    kremi sürdü, kokladı “Güzelmiş” dedi. Onun almayacağını biliyordum utanmasın diye de ısrar etmedim. o da zaten diğerleri gibi “bir bakıp gezineyim tekrardan gelirim” dedi. gelmedi...

    Sonra elleri o dayınınki gibi olan bir sürü insan geldi. anladım tarlada paydos yapılmıştı...

    hepsinin eli kapkara, yapyara, çipçizgi...

    “kremi yarın alırım, şu an Cüzdanımı evde unuttum” diyen de bir sürü oldu tabii hiçbirinin birbirinden haberi yoktu, ama ben hepsinin önünü ayrı ayrı kestiğim için onlardan haberim vardı. hiçbiri hepsinin aynı masum ve saf yalanları söylediğini bilmiyordu ama o bütün “sonra alacağım” yalanlarının ortak muhattabı ben olduğum için biliyordum. hepsinin yaraları aynıydı çünkü hepsi aynı işi yapıyordu, hepsi tarımla uğraşıyordu, hepsi ameleydi, Ama kimsenin birbirini yarasından haberi yoktu akşam 19 a kadar bu şekilde geçirdim sonra patron bana o gün İnsanların eline sürdüğüm kremleri, koklattığım nanelerin karşılığı olarak 70 TL verdi. gerçekten iyi paraydı, zaten para için gitmiştim. öyle mutlu oldum ki. Çünkü, 150 tl ye olan iş hukuku kitabının fotokopisini 40 tl'ye alabilecektim 30 TL de bana kalacaktı...

    Aynen, bugün iş hukuku kitabını almak için işe gittim tabii öğrenci arkadaşlar bilir dönemin Bitmesine az kaldı acındırmak gibi olmasın ama kendini acındırayım; kitabımı Henüz almadım, zaten çalışmıyorum diye bir bahanem var. Hoca sayfa 350 ye kadar gelmiş olabilir Ama olsun sonuçta çalışmayacaksam ne önemi var... diye, düşüne düşüne iş yerinden ayrıldım Tabii ayrılırken birinci fuar alanından geçmem gerekiyordu; yani 1 milyonluk traktörleri Narin bedeniyle birlikte sergileyen kadınların yanından geçtim, sabah traktörler daha satın alınmamıştı Ama dönüşte her traktörün önüne A4 kağıdından kime satıldığı yazılıydı, ve bütün A4 kağıtlarından ortak olan bir kelime vardı “Ağa” . “x köyünden “ A” ağaya satılmıştır.” “Y köyünden “B” ağaya satılmıştır. Bu arada sabah Fuar alanına girdiğimde bir traktör acayip dikkatimi çekmişti, traktörün ön tekerleği benim boyumdan Uzundu! (Bu arada benim 1.68 boyum var) arka tekerlekleri benim Benim boyumu ikiye katlıyordu, elimi uzattığında bile tekerleğin ucuna yetişmiyordu. O kadar beğenmiştim ki yanında fotoğrafını çekip çifçilikle uğraşan abime atmıştım.

    “Abi ileride sana bundan alacağım” diye işte o da iş çıkışı “C” ağaya satılmıştı. (Bu arada ben C olarak tanıttığım ağanın gerçek adını hiç unutmayacağım. Zalımo abime alacağım traktörü almıştı...)

    Tabii düşüne düşüne Yurduma döndüm. bir tarafta kendisine el kremi bile alamayan tarımla uğraşan insanlar bir tarafta fotoğrafını çekmeye çalıştığım ama telefonumun kamerasının bir türlü tamamını çekemediği milyonluk traktörleri alan ağalar...

    Bu nasıl bir sistem ya!

    Peki ya o kadınlar size komik bir şey söyleyeyim mi, beni o traktörlerin yanına koysalardı daha mantıklı olurdu. Neden biliyor musunuz; Çünkü, traktör nedir biliyorum Tohum nedir, Toprak nedir, biliyorum traktörlere bakmaya gelen Ağalara o traktörün yumuşak toprakta bile nasıl hareket edebileceğini hangi bölgedeki tarlalar için uygun olduğunu anlatabilirdim. Çünkü köylüyüm. Mesela traktörlerin parçalarının işlevlerini anlatabilirdim Çünkü ben köylüyüm dedim ya, abim ne zaman traktör tamir ederse Çırağı ben olurum O yüzden traktörün parçalarını bilirim, tanırım... görevlerini, işlevlerini bilirim. ama o kadınlar (onlardan Gerçekten özür dilerim biliyorum onlar buna mecbur bırakılıyorlar
    Onların kendilerini kullanan pisliklerin, kendilerine vereceği paraya ihtiyaçları vardır benim gibi) o kadınlar traktörler hakkında, tarım hakkında, toprak hakkında.... hiçbir şey bilmiyorlardı Hatta tarlada hiç mavi lastik ayakkabılarla bile yürümemişlerdir. Ama bedenlerine kullanarak ağalara traktörlerle kendini sergiliyorlardı.
    Keşke Onlar da benim gibi sarımsağın faydalarını bağırsalardı diye düşünmeden edemedim... Eminim bu Onları daha mutlu ederdi. ( bilmiyorum, belki bende bedenim yerine karga sesimi sergiliyordum.... Belki de para için aynı şeyleri yaptık... bak bu açıdan düşününce üzüldüm ha...)

    Yazının başında toplumun niteliklerini Saydım ya size bu ülkede tarım işinin ne hale geldiğini, kadınların ne duruma düşürüldüğünü anladınız dimi?

    “Bir taraftan İnsanlar kendileri için el çatlağına, el yarasına iyi gelecek kremi bile alamayacak kadar fakir yaşıyorsa, bir tarafta milyonluk traktörler alabilecek insanların paraları çoğalıyor demektir.”

    Ne diyebilirim ki?

    “Allah topunuzun belasını versin tamam mı!”


    https://i.hizliresim.com/oXPWao.jpg

    https://i.hizliresim.com/mMjyDy.jpg

    (10.11.2018)
  • Maldoror’un Şarkıları
    Yazar: Comte De Lautreamont
    Çeviri: Özdemir İnce
    Kırmızı Yayınları

    Dünyanın bütün hazinelerini bana verseler, Balzac ve Alexandre Dumas’ınkiler gibi roman yazmak istemezdim; yalnızca bu nedenle, Alexander Dumas ve Balzac’tan daha yeteneklidir o. Yalnızca bu nedenle, bir lise ikinci sınıf lise öğrencisi bedensel ve zihinsel kusurları dile getirmek gerektiğine inandı; romanlar, oyunlar ve yazın yapıtları kaleme almamış olsa da, yalnızca bu nedenle daha güçlü, daha yetenekli, daha akıllıdır Victor Hugo’dan.

    Kendini daha iyi açıklamak için değil, ama son derece içe işleyici bir uyumla, aynı zamanda hem ilgilenen, hemde ona kızan düşüncemi geliştirmek için, mutlak gerçekleri sarmak için yazmanın, amaca ulaşmak için zorunlu olduğuna inandığı gibi, böyle bir sonuca ulaşmanında sanıldığı gibi kolay olmadığına inanır. Ona göre yazar ile okur arasında sonsuz bir anlaşma vardır. ‘’ İnsanlığı avunduran şairdir ama zorla değişmiştir roller’’ Şiirden daha üstündür yazdıklarım ve onun kaynağını bulmayı yazıyorum…Şiiri herkes yaratmalıdır bir kişi değil.. Zavallı Hugo!!! Zavallı Racine!!! Zavallı Coppee!!!! Zavallı Corneille!!! Bunların hepsi kötü tutkuları, tutkuların kendileri ile betimlemez romanlar gibi, Acı olmaktan çıkmış acılarla anlatır. Betimleme ve sembollerle doludur yüreği. Ruhundaki zeka, imge, umut, ölüme meydan okurcasına bir düzen içinde gözü pek ilerler cümlelerinde. Annesini soylu gözyaşları seyredenken başka bir yere bakabilmeyi anlatabilmesi; yeni yetmenin gözyaşları suçun kutsallığını hissettirir. Yalvarır rüzgarlara umuda yapacağı kötülüğe engel olmaları için; yazarların yazdıkları ile doldurduğu kitapları kağıt yığını görerek yüreğinin ateşiyle yapmak, yok etmek ister; ‘’ İnsanoğlu sen solucan kadar çıplaksın kum taneleri gibidir yazılanlar Maldoror için bir rüzgarda ucup gidecek kadar hafif ve çok…’’ Ama kitap üstüne kitap yığacaktır kutsamak için insanlığı. Kendi gibi düşünen birini bulamaz Maldoror… Ama mutlak olmalı ama nafile boşuna bu direniş boşuna.. Umutsuz, pişmansız acısız bir yürek kötülüğe karşı umut dolu, ölümden korkmadan gözü pek Maldoror: Yıllar, kitaplar, benzeşlerin ilişkileri, bir çoğunun göklere çıkardığı söz sanatı suçun tekrarının onarılmaz damgasını benimsetir insanoğluna; Kendi varoluşunun ilkelerini tanımadan. Gülme, kötülük, gurur, delilik, duyarlılık ve adalet isteği arasında gidip gelirler… ‘’ Bunlarla tanıttılar kendilerini olması gerektiği gibi değil ama olduğu gibi…’’ İmgelemenin tasarladığı özentisiz ülküsüyle Maldoror’un kendisi içindir şarkıları çünkü seslenir geleceğin dehalarına… ‘’ Şarkıları evren kadar özgür ve baş eğmez; gururlu benliği, iradesinin korkunç yoğunluğu, sarmal ve sanrısal düşünceleri imgelerinde ve bilinmeyenlerin büyüsündedir…’’ Kendi anladığı ideasında açıklama yapmadığı için yeterince uzun yaşayamadığına çok üzüldüğü aşikardır… O zaman anlar ki olayın kendisinden de acıdır DÜŞÜNCESİ…

    Lautreamont uzun zamandır, gücüyle kendi zavallı bedenini, aklını, düşüncelerini, ruhunu kemiren düşsel kahramanıdır beklide EDEBİYAT. Piyanosundan çıkan sesler ruhunun sesidir, isyanın sesidir ama sesle yanıtlayamaz piyanosunun telleri ruhunun isyanı düşsel kahramanın sesini yansıtır Beyaz Sayfalara… Edebiyat dünyasına sadece bir eser bırakabilmiş olması ve sizi satırlarında düşsel hayaliyle ilerletmesi ve genç yaşında intihar etmesini kara karar düşünmemek benim elimde olmadı.
    04/04/1846
    24/11/1870
    24 YIL 7 AY 20 GÜN . . .
  • Birisi beklemek mi dedi!!! Çok klişe...tabii klişe derken de beklemek. Kim bekliyor peki!! Yani hani ömrümüz o güzel günün gelmesini beklemekle geçiyor ya, tam geldiği gün de ömür bitmiş oluyor.( "Tatar Çölü" ne gönderme) balık hafızalılar mı bekler sadece!! Yoksa kendini entel dantel olarak nitelendirenler mi!!! Tabii ki ikisi de. İşte bu yüzdendir estragon sürekli unutup beklerken vladimirin ise sürekli hatırlayıp ve hatırlatıp herşeyi bildiği halde beklemesi.
    İntihar konusu nereye bağlanıyor acab!!! Hiçlik mi, yoksa zerre mi!!! Olabilir...
    Peki ya ikimci perde de ağacın yaprak vermesi nedendir! Dört beş yaprak hemde. Ağaç evren mi acaba! Hadi dünya olarak kısıylayalım ağacı. 4 yaprak 4 kitaba mı işrettir! Dinden önceki ve sonraki bekleyiş, peki ya 5. Yaprak!?? Yoksa din ilk günden beri var mıydı!! Veya inanç.
    Pozzo ile Lucky.... bu konuya pek girmeyeceğim. Herkes herkeeeessss hahahhaa( bu tiyatro oyunumuzdan bir tirartı sadece) sömürüler, altüst, sömürenin de bağımlı oluşu falan filan....
    Teşekkürler Beckett... mükemmelliğin için...
    Varoluş, absürt offff....