• sonunda, hiç ayrımsız herkes üzerinde kesin etkisi olan, insanı hiç yanıltmayan, kadın kalbini yola getirmede en güçlü, en şaşmaz yola başvurdum. Bu yol, herkesçe bilindiği gibi, övmedir. Dünyada açıkyüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur. Açıkyüreklilikte yüzde bir değerinde bile olsa, bir nota falsolu oldu mu, uyumsuzluk hemen fark edilir; övmede ise, baştan sona bütün notalar falsolu bile olsa, yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü ne kadar kaba olursa olsun, yine de en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve bu toplumun her katmanında böyledir. Namus tanrıçası olarak nitelendirilen bir kızı bile övme ile baştan çıkarmak mümkündür.
  • Ne Aglayabilecek Kadar Günahkarım, Nede Göklere Çıkabilecek Kadar Masum!! Ne Geçmişte Yaşadıklarımdan Huzursuzum, Nede Suan Yaptıklarımdan Mutlu!! Siyah İçinde Bir Dünyam Var Ne Kaybedecek Kadar Cesurum Nede Kazanacak Kadar Güçlü...!!!
  • Şimdiki demokratik idare şekli, zeka sahibi hakim kimselerden oluşan bir meclis meydana getirmeyi hiçbir zaman düşünmez. Daha çok basit kimselerden kurulu bir “siyasi grup” teşkiline çalışır. Bu meclisi muayyen bir istikamete yürütmek, o meclisi meydana getiren elemanların sınırlı kafalı olmaları ile mümkündür. Bir parti politikası ancak bu şekilde uygulanabilir. Böylece ipleri elinde tutan adam mesuliyetleri omuzlarında taşımaya ihtiyaç duymadan, temkinlice bir şekilde perde arkasında kalmanın yolunu bulur. Böylece, millet için her korkunç karar herkesçe tanınan bir ahlaksız herifin hesabına kaydedilemez. Tersine, bütün günah bir partinin omuzlarına yüklenir. Sonuç olarak uygulamada her türlü sorumluluk ortadan kalkar. Çünkü sorumluluk belirli bir şahsa yüklenince, gevezelerden oluşan meclis grubu da sorumluluktan kurtulur. Bunun için meclis usulü her şeyden evvel, açıkça hareket etmekten korkan sinsi ruhlu kimselerin hoşuna gider. Sorumluluk zevkine sahip ve namuslu olan herkes bundan daima nefret eder.
    İşte bundan dolayı demokrasinin bu şekilde, daima gizli planlar hazırlayan ve eskiden olduğu gibi şimdi de aydınlıktan korkan Yahudi'nin en çok sevdiği bir aleti durumuna düşmüştür. Bu derece pis ve kendisi kadar hile dolu bir muesseseye ancak Yahudi değer verebilir.
  • 253 syf.
    Leylâ ki, muradıydı muradı muhâl oldu
    Bimurad gitti Mecnûn âşığa misâl oldu...


    Aşk, diyordu, kokuya benzer. Duyarsın ama anlatamazsın...Ki ne zaman anlatmak için çıksa ses ağızdan, kırık çarpık birkaç kelimeden ibaret kalıyordu da tarif demeye yakışmıyordu bir türlü . Bir ah olup kalıyordu. Uzadıkça ah, aşk oluyordu...

    Aşk deyince akla en çok gelen Leylâydı. Belki de Mecnûndu. Belki de hem Leylâ, hem Mecnûndu.

    Kays Mecnûn olup da hakkında söylenen her rivayette içerledi hâline. Belki kıyamete kadar adı yaşayacaktı ama gerçekten anlayan çıkmayacaktı Ona göre. Hep biraz eksik, hep biraz yarım... İçindeki yarımın adına vermişken Leylânın adını, Leylâsız Mecnûn u anlamak aşk olur muydu hiç?

    Leylâ 'nın şavkı düştü suya. Leylâ'nın kapkara gözlerini gördü Mecnûn suda. İşte o zaman eksiğini bulduğunu anladı.Ya da anladığı yarısının kaldığı yeri bulduğu oldu.

    Çokça kendinden vermekti aşk. Her alaya, her öğüde, her hakarete rağmen hep bir umuttu, kutsal topraklarda bile Mecnunun dua dua Leylâ 'yı istemesiydi aşk :

    -Ey Allahım! Bizi yarattın ve kalbimize süveydayı yerleştirdin ki siyahtır.

    -Rabbim işte bu senin beytindir ve örtüsü siyahtır...

    -Beytullahına cennetten gönderdiğin Hacer-ül esvedin de siyahtır...

    - Allahım! Bana sevdirdiğin kızın da gözleri siyahtır, tıpkı kalp çekirdiğimiz gibi...

    -Rabbim o kulunun saçları da siyahtır Beytullah'ının örtüsü gibi...

    -Sevgisi de siyahtır Hacerülesved'in gibi...

    -İsmi de siyahtır Allahım!...

    Çölün gecesiydi Leylâ, çölün güneşiydi...Ama asıl değildi, akisti sadece. Ne zaman Mecnûn Leylâyı kaybetti, kaybettiği yerde buldu Leylâyı yine...


    Nusret Özcan'ın okuduğum ilk kitabı oldu Leylâ ile Mecnûn. Bu kadar yalın cümlelerle oldukça güçlü ve duygu yüklü bir kitap okumanın hazzına vardım. Hikayesinin hem herkesçe bilinen Leylâ ile Mecnûn olduğunu, hem kendi Leylâ ile Mecnunu olduğunu söylüyor kitapta. Nitekim herkes okuduğunda kendi içindeki hikayeyi bulacaktı...Allah rahmet eylesin...


    ...Veda Kuyusu 'ndan boğuk bir çığlık işittiğini söyler gençten biri...Bazıları inanır, bazıları inanmaz...Delikanlı,
    -Leylâ diye uzun bir çığlıktı diye ısrar eder...İçlerinden biri,
    -İçinden gelmiş olmasın sakın o Leylâ çığlığı diye bir söz atar ortaya... Bir diğeri gülerek,
    -Leylâ diye mi bağırdı, Mecnûn diye mi?diye takılır.
    Yaşlı adam gözleri dalarak sözü noktalar.
    -Ha Leylâ ha Mecnûn!...Ha Mecnûn ha Leylâ!...

    Söz bitmiştir artık...
    Bazıları inanır, bazıları inanmaz...

    Keyifli okumalar...
  • 413 syf.
    ·3 günde·8/10
    ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.''
    TOLSTOY

    Bu kitabımız da bir yolculukla başlıyor. Dostluğun timsali denebilecek kadar birbirine sımsıkı bağlı iki kişinin, yaşanan kötü bir olay üzerine çıktığı yolculukla. Şartlar nedir? Koşulların zorluğu nasıl atlatılır diye pek bir düşünceye dalmadan, yapması gereken en önemli şeyleri atlamayıp hiçbir şeyi göz ardı etmeden çıkılan bir yolculuk. Ne olabilir ki derseniz bu şartlar; Sarı-Özek bozkırının amansız mevsimleri derim. Çetin kış şartlarında günlerce yağan kar altında, evlerine hapsolmuş insanlar düşünün. Yazın sıcağında, kavuran güneşten biraz da olsa kurtulmak için ne içine girilecek bir göl, ne de içinden testilerce taşınıp, kana kana su içilecek bir kuyusu var. Hayır, tabii ki teknoloji falan yok. İkinci dünya savaşından biraz sonrası. Ne elde var ne de avuçta. Herkes sefil, herkes darlıkta. Bu şartlara göğüs germenin, diri kalmanın tek yolu birlik olmak. Aile gibi olan bir avuç insanın dayanışmasının ve hayata tutunmasının hikayesi. Tek gelir kaynağı Boranlı Tren istasyonu. Ekmek tekneleri. Kazangap bu ekmek teknesinin direği. Yıllarını, emeğini, her şeyini bildi bileli buraya bağlı olarak yaşayan ve şartlara aldırış etmeden hayatta kalan amansız biri. Yedigey ise onun sayesinde buraya yerleşiyor ve hayatının en büyük travmasını Kazangap sayesinde atlatıyor. İşte yolculuğumuza başlamadan önce bilmeniz gerekenler bunlar.


    Kazangap; yiğit, babacan, herkesçe sevilen, saygı duyulan ve Boranlı tren istasyonuna ömrünü vermiş bir işçi.
    Yedigey; savaşta geçirdiği günlerin etkisini Kazangap sayesinde atlatan, duygusal yönü daha ağır basan, insanlara yardım etmeyi seven, fedakar biri.
    Karanar; dillere destan bir soydan gelen ve örnek teşkil edecek kadar eşsiz bir deve.

    Haydi şimdi dillere destan Karanar'ı süsleyip çıkalım yolculuğumuza.
    Bu yolculukta nelerle karşılaşacağız bir bilseniz. Yola çıkarken savaş yıllarına gidiyoruz. Kahramanlarımızın savaş zamanı neler yaptığına dair bilgiler de böylelikle edinmiş oluyoruz. Biraz daha zaman geçiyor şehre bir yabancı geliyor. İşte Tolstoy'un dediği iki olay da gerçekleşiyor ve hikayenin en tatlı kısmı burası. Aslında yabancı ve ailesi sürülüyor desek daha doğru. Savaş yıllarının etkisini kötü üzerinden atamayan ve gidecek başka hiçbir yeri olmayan bir aile. Öyle dolu dolu yaşıyorlar ki. Öyle dört elle sarılıyorlar hayata. Emek verip çabalıyorlar evlatları, tek geçim kaynakları için, insanın imrenmemesi olanaksız. Bu hikayenin de en güzel yerlerine onları yerleştirmiş yazarımız. Keşke öyle devam etseydi. Elbet bu güzel günler bitiyor, ve tatsızlıklar boy gösteriyor. Düşünce yapısının değişik olduğu, farklı rejimlerin boy gösterdiği dönemlerde yaşamanın en acı halini gördüm ben bu kitapta. Görmez olaydım. İnsanın, okuduğu kelimelerle bile acı çekmesi bile mümkünmüş. Ben o dönemde acı çektim.

    Biraz daha ileriye gidiyoruz, yaşadığımız enkazın yıkıntılarının altından ne çıkarırsak kardır diyoruz. Daima güzellik, iyilik peşinde hareket ediyoruz ama musibetler yakamızı bırakmıyor bir nefes alamıyoruz. Türlü türlü hikayeler öğreniyoruz. Kitabın en sevdiğim diğer bölümleri diyebilirim. Mankurt kime denir? Ana-Beyit mezarlığının hikayesi ve Raymanlı-Aga efsanesi. Kitabı okuyacak olanlar, bunları başlarda sürekli duyacaksınız. Ama gerçekten hikayenin anlatılışına kadar bekleyin. O zaman yaşayacaksınız ve o acılar sizin de yüreğinizde iğne ucu gibi saplanıp kalacak.

    Yolculuğumuz nasıl geçiyor nasıl bitiyor diye merak ediyorsanız, ben de merak ediyorum. Tam olarak bitirmek için diğer kitabını okumamız gerekiyormuş.
    Cengiz Han'a Küsen Bulut

    Yazarın, böyle yürek burkan olayları nasıl bu kadar akışkan bir hale getirdiğine şaşırdım. Okuduğum diğer yazarlara göre çok farklı bir akıcılığı vardı kitabın ve kültürleri olsun, halkın yaşadığı zorluklar olsun, ne kadar çeşitlilik olursa olsun yazar hepsini ustalıkla bize aktarmış. Her okuduğum cümlede sanki daha fazla kitap beni içine çekiyordu ve kitapla gitgide daha çok bağlandım. Uzak kaldığımda ise acaba kitabın karakterleri şimdi ne yapıyor diye meraklandım. Böyle içli dışlı oldum okurken kitapla. Eminim içine giren herkesin imreneceği dostluklar, çekeceği acılar, tadacağı mutluluklar var bu eserde.


    Cengiz Aytmatov ile tanışmak için çok güzel bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Bu kitabın ismi başka bir şey olamazdı bence. Böyle güzel işlenmiş olayların değerini anlatacak en güzel isim Gün Olur Asra Bedel
  • 93 syf.
    ·Puan vermedi
    Baş döndürücü bir hızın boyunduruğu altında yaşıyoruz bugünlerde: Teknoloji her gün kendini bir yeni forma dönüştürmüş halde kapımızı çalıyor, insanı kendine doğru sinsice çeken kimlikler,aidiyetler sürekli baş ucumuzda beliriveriyor, dün taşladığımızı bugün yüceltirken dün savaştığımızla bugün sevişirken buluyoruz kendimizi...Bu muazzam hızlı hayat fenomeninin içinde hasarsız yaşayabilmek tek bir şeyi dayatıyor aslında insana: köşelerini törpüle! Pürüzsüzleş! Seni farklı kılacak bir detayın başını alıp uzamasın öylece; bu hızlı hayatın yarattığı girdap yontuverir,çıplak kalırsın! Olabildiğince herkes gibi ol,farkedilirliğini azalt lakin bundaki ‘başarı’nı da her anıyla herkese ilan et ki pürüzsüzler topluluğuna girişin sancısız olsun! Gündelik hayatın patolojileri, iç dünyanın hastalıklı şekilde parlatılmış,cilalanmış pürüzsüz yüzeyine temas ettiği gibi akıp gitsin ve karışsın boşluğa;böylece yaralanmazsın. Sahi,insan neden yara alsın? Her şeye teğet geçip tatlı su balığı gibi hayatın içinde keyifle oynaşmak varken neden canı yansın?
    O halde pürüzsüzleş,geçişkenleş,herkesçe arzulanan bir forma dönüş,görüldüğünde dokunulmak dokunulduğunda sarmalanmak,sarmalanıp sindirilmek istenilecek bir ‘obje’ye dönüş; bırak bu hızlı hayat fenomenine direnmeyi,mutluların arasına karış!..

    Byung Chul Han’ın bahsettiği güzellik algımızı dönüştüren ‘pürüzsüzleşme’ hastalığının semptomları yalnızca ‘güzel nedir?’ sorunsalında aranılacak bir şey olmamalı kanımca.Aksine yazarın da kitapta az az değindiği gibi günün insanının karakterine de epeyce sızan bir özellik haline gelmekte: Her türlü sorunun asla uğramayacağı kadar görünmez olan kimliklere sahip olma çabası; hiçbir zaman dibi boylamasan da daima şuursuz bir biçimde yuvarlandıkça yuvarlanmayı kabullenmiş bir köşesizlik hali! Hep daha büyük kitlelerce beğenilerek,olabilse arzuyla sahip olunmak isteğinin pornografik öznesi pürüzsüz kişiler olarak kalma hastalığı;bence asıl sorunu bu insanlığımızın.

    Oysa güzel olan, içinde bolca gizem bulunan tatlı bir uzaklıkla seyre daldığımızdı eskiden. Elimizi attığımızda ulaşabildiğimiz değil biraz hasretiyle yanıp yanıp sönerek uçtuğumuz yükseklerden bizi tevazuyla yerlere indiren bir değerdi. Şiirlerin,hep o arzulanan ama vuslatın bekli de ömür boyu gerçekleşmeyeceği de bilinerek özlenilen o gerçeküstü güzel dilbere yazıldığı dönemleri biliriz aslında hepimiz; o şiirlerdeki yaralayan ama eğiten aşkların kusurluluklarıyla kabullenmeliydik hayatı. Çünkü hayatın kendisi pürüzsüz,kaygan,pornografik bir şeffaflığa sahip bir şey değil ki!..

    Yazarın, kendi sosyal çevremde de çokça örneğini gördüğüm ‘pürüzsüz’,’köşesiz’,’arzulanan’,’yaralanmayan’ karakterdeki insanları daha iyi farketmemi sağladığı bu kavramsallaştırması çok aydınlatıcı idi. Bir küçük eleştiri yapmam gerekirse kitap her bir cümlede bir yeni aforizma söyleyerek ilerliyor,bunun okuyucuyu düşünmeye sevkettiği,felsefe kitaplarının rutin tarzı olduğu gerçeğini yadsımadan söylenen aforizma cümlesinin bir miktar daha üzerinde durularak açıklandığı bir kitabı tercih edeceğimi de eklemeliyim. Anlatılmak istenenin zihinlere daha iyi yerleşmesini sağlayacağından eminim.

    Ayrıca,estetik ameliyatlarla daha pürüzsüz,daha parlak,daha beyaz,daha tek tip,daha arzulanan bir bedene sahip olmanın genç kadınlar hatta genç erkekler arasında epey yaygın bir fenomen olduğu,giyim tarzının tüm şehri ele geçirmiş bir salgın gibi neredeyse hasta bir titizlik ve tektiplik gösterdiği Seul’ü,Güney Kore’yi,gözlerimle görüp gözlemlemiş olmasam,yazarın kendi memleketinde belki de en kristalize halini almış olan bu pürüzsüzleşmiş güzellik algısına açtığı savaşı bu kadar iyi anlayamazdım.

    Tavsiye edilir.
    Ve denir ki:
    “Güzelliğin On Par'etmez
    Bu Bendeki Aşk Olmasa
    Eğlenecek Yer Bulamaz
    Gönlümdeki Köşk Olmasa
    .
    .
    .
    Güzel Yüzün Görülmezdi
    Bu Aşk Bende Dirilmezdi
    Güle Kıymet Verilmezdi
    Aşık Ve Maşuk Olmasa..”

    Güzelliği kendimizde başlayıp bitecek bir şey olmaktan çıkaracağımız,biraz yağmurun altında ıslanmakla güzelliğimizden bir şey kaybolmayacağına inandığımız günlere...
  • Sonunda, hiç ayrımsız herkes üzerinde kesin etkisi olan, insanı hiç yanıltmayan, kadın kalbini yola getirmede en güçlü, en şaşmaz yola başvurdum. Bu yol, herkesçe bilindiği gibi, övmedir. Dünyada açık yüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilikte yüzde bir değerinde bile olsa, bir nota falsolu oldu mu, uyumsuzluk hemen fark edilir; övmede ise, baştan sona bütün notalar falsolu bile olsa, yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü ne kadar kaba olursa olsun, yine de en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve bu toplumun her katmanında böyledir.
    Dostoyevski
    Sayfa 595 - İş Bankası Kültür Yayınları - 2017