• Nasrettin Hoca'ya sormuşlar?
    - Kimsin?
    - ''Hiç'', demiş Hoca. ''Hiç kimseyim.'' Dudak büküp önemsemediklerini görünce, bu defa Hoca sormuş:
    - Sen kimsin?
    - Mutasarrıf (Tanzimat'tan sonra Osmanlı'da sancak yöneticisi)'' demiş adam kabara kabara.
    - ''Sonra ne olacaksın?'' diye sormuş yine Nasrettin Hoca.
    - Herhalde vali olurum.
    - Daha sonra?
    - Vezir.
    - Daha daha sonra ne olacaksın?
    - Bir ihtimal sadrazam olabilirim.
    - Peki, ondan sonra?
    Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: ''Hiç.'' Nasrettin Hoca bunun üzerine:
    - Daha niye kabarıyorsun be adam! Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: ''Hiçlik makamında!''

    ''Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen ''HİÇ'' ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.'' diye ifade etmiş Hz. Mevlânâ. Para, şöhret, makam belki insanların hayallerini süsleyip kısa zamanda ihtiyaçlarını giderebilir; ama bunlar sağlık gibi gelip geçicidir. Bir gün bakmışsın zenginsin, itibar kazanmışsın, makam-mevki sahibi olmuşsun; bir de bakmışsın dünya hâli bir musibet başa gelir, servetini, makamını, unvanını, saygınlığını yitiriverirsin. Şu fâni dünyada hiçbir şey kalıcı değil.. ''Güvenme varlığa, düşersin darlığa'' diye ne güzel söylemiş atalarımız. Gelip geçici şeyler kadar, onlarla övünmek de basiretsizliktir. Bu gibi maddî unsurlar sadece iyiliğe yönelmek için birer vasıta olmalıdır. Mutluluğu günümüz dünyasında maddiyâtta arayanlar yanılgı içindedir; aksine mutluluk maddiyâtta değil maneviyâttadır.

    ''Hiç'' olmak; tasavvufta bir makamdır. Bu makamda gurur ve kibir yoktur. Hiç olmak; kendini ve haddini bilmektir. Allah'ın yüceliği ve bilgeliği karşısında O'na hayran olmak ve kendi acziyetinin farkında olarak yaşama hâlidir. Yûnus'leyin;

    ''Bir avuç toprak, biraz da suyum ben.
    Neyimle övüneyim, işte buyum ben.'' diyebilsek..

    Ah bir kere de kendimizi eleştirsek, sorgulasak,
    ''Eller yahşi, ben yaman; eller buğday, ben saman.'' diyebilsek.. Bu; insanı kâmil olmak demektir, olgunluktur, tevâzu sahibi olmaktır. Herkes kendine dair öz eleştiri yapsa eminim dünya daha yaşanacak bir hâle gelir ve barış ortamı kendiliğinden oluşur. Ama herkes üste çıkma, başkalarının kusurlarını görmek ve yaymak derdinde.. Hiç tanımadığı insanları eleştirmeyi huy edinmiş insanlar var. Hayat o kadar kısa ki.. Hüsnüzan beslemek varken, ne diye suizanla vakit geçirir insan?
    Etrafınızda görürsünüz bazen; bir konu hakkında bilgisi olan susar ama bilgisiz ve eleştirme derdinde olan insan ise konuşur da konuşur, kendi düşüncesini ispatlamaya çalışır. Oysa olgun, bilgi sahibi insan böyle bir şeye gerek duymaz.

    Manevî anlamda, makamlardan makamlara geçen Hz. Mevlânâ'yı, Yunus Emre'yi ve nice gönül erlerini hiç mi örnek almaz insan kendine? ..Bir selâmı, bir teşekkürü bile çok gören insanlar gördüm. Bununla alçalacağını, küçüleceğini düşünüyorlardı belki.. Küçük bir tebessümün bile hikmeti olduğunu bilmiyorlardı. Serzenişlerim koptu gitti yine sevgili okur.. Mâzur görüle..

    Öyleyse hayatımızın her anının farkında olarak yaşamak, kendimizi ve çevremizde olup biteni sorgulamak ve benlik zannından kurtulmak dileğiyle..
    Esenlikle kalın..

    ~ Müverrihe ~/Haziran 2020
  • Delirir insan bu toplumda. Ahlaksizlik almış başını gidiyor. Dur diyen yok. Herkes kendi menfaatinin derdinde. Bir suçlu var ve siyasi dayanağı var ve bu kişi ya da kisiler kurtarılıyor. Ne yapalim yani kendi adaletimizi kendimiz mi sağlayalım...
  • Bundan yıllar yıllar önceydi, bir televizyon programında seyretmiştim.

    Bir genç kız evlilik yapıyor, hamileyken sair sebeplerden dolayı boşanmak istiyor.

    Kızın babası şart koşuyor "seni kabul ederim, ama bebeği değil!" Derken kız boşanıyor, ve bunlar bebeği bir internet sitesine şifreli şekilde ilan vererek satmaya çalışıyorlar..

    Bu durum bebeğin öz babasının ihbarıyla ortaya çıkıyor, hatta bunu haber yapan kanalın muhabirleri sitede daha bir çok bebeğin satılmaya çalışıldığını farkediyor ve arayıp pazarlık dahi yapıyorlar.

    Yani diyeceğim o ki, bugün Wayfair diye yıkıyoruz ortalığı ama, bunların hepsi seneler evvel televizyonlarda öğlen kuşağı programlarında işlendi, akşama yapacağı yemeğin derdinde olan teyzeler fasulye kırarak izledi ve geçt..

    Daha karnında olan, canında can olan yavrusunu internet sitesinde satmaya çalışan bir anne(!) gördü gözlerimiz..

    Belki o süt kuzusunu bir pedofili sapığı satın alacak ve hergün çirkin cinsel saldırılarına maruz bırakacaktı?

    Belki üzerinde denemediği pislik kalmayacaktı o yavrunun!

    Bunları dehşetle düşünmüş, elimden hiçbirşey gelmediği için günlerce uyuyamamıştım.

    Bugün yine böyle bir haberle sarsıldı ortalık, şaşırdım mı?

    Hayır..

    Hani ben komplo teorileri yazıyorum, moral bozuyorum ya..

    Bakmayın siz bana.

    Ama bu gerçeklere de kapatmayın gözlerinizi!

    Türkiye'de 170 binin üzerinde kayıp çocuk var ve kaçırılma vakaları 3 kat artmış durumda.

    Niye!?

    Şu gerçeği bir kabullenelim.
    Artık "kadın" cazip gelmiyor, bir çocuk bedeni kadar..

    Böyle sapkınlar sardı dört bir yanımızı.

    Kuran'daki "nesli ifsad edecekler" ayeti, artık gerçekleşti.

    İnsanlar artık cinsellikte sınır tanımıyor, tatmin olmuyor.

    Şimdi açık açık konuşacağım, kimse beni ayıplamasın.

    Çünkü kız evladları olan bir anne ciğeriyle yazıyorum bunları.

    Şuan dünyada ki pornografik sektör dahi kadın üzerinden değil, çocuk ve ensest ilişkiler üzerinden yürüyor.

    Senelerce "kuzenimle yakınlaştım, yengemi öptüm, ablamla uyudum, annemle sarıldım" tarzında hikayeler ve videolar döndürdüler ortalıkta, bir kaç ünlü de öz yeğenleriyle yakınlaşırken sözde kameramanlara yakalandı, oysa bunlar hep kurguydu.
    Birde üzerine hiç büyümeyecek, hep çocuğu temsil edecek ve cinsel hareketler sergileyecek bir Aleyna Tilki saldılar ortalığa pedofilide böylece bu sektöre rahatça eklenmiş oldu.

    Bu kıvama yıllardır gelindi zaten.. Toplum çocuğa "cinsel bir obje" gözüyle bakma kıvamına geldi!

    Bugün ise bir eşya satarcasına çocuk satıyor olmaları artık gayet normal.

    ÇÜNKÜ ALICISI VAR!

    Kimse senin çocuğuna aynı gözle bakmıyor artık!

    Yedirdikleriyle, içirdikleriyle, enjekte ettikleriyle sapık toplumlar oluşturdular.

    Artık herkes hedeftedir.

    Kimseye güvenmeyin, çocuk emanet etmeyin, resimlerini interneye yüklemeyin!

    İnanın biraz bahsetsem uykularınız kaçar!

    Bu çocukların ölmeden evvel kendi çığlıklarından kulak zarları patlıyor, nefes alamadıklarından ciğerleri parçalanıyor

    ANLATABİLİYOR MUYUM!

    Artık durum öylesine normalleşti ki, internet sitelerinden pazarlanır oldu çocuklarımız.

    Şimdi sabaha kadar yazsak ne olur ki?

    Bir "PARDON" der, herşeyi iki güne unuttururlar..

    Her zaman diyorum..

    Bu asrin firavunları, geçmiş firavunlardan daha zalim, daha acımasız!

    Ve bize düşen Musa Aleyhisselam'ın annesi olmak!

    Sandıklarda saklamak yavrularımızı

    Yapacak başka hiçbir şeyimiz yok..

    Rabbim, bizi ve neslimizi koru!

    Ahir zamanın dehşetli imtihanlarına tutulduk, biz emanetlerinin emanetçisiyiz, onları koru Ya Rabbi!

    Kanımızla, canımızla mücadele edeceğiz.

    Bu sapıkların şeytanı, bizim ise Rabbimiz var!

    Onlara hiçbir yavrumuzu yedirmeyeceğiz..

    Bunun için bilinç lazım, sorgulayan bir beyin lazım.

    Ne olur bikmadan, usanmadan anlatın çevrenize bu tuzaklari.

    Artik Deccalizme doğru sürüklenen bu dünyada, hür zihniyle düşünen son nesiliz..

    Safları sıklaştırın..

    Yağmur İbiç/ 13.07.2020
  • Bundan yıllar yıllar önceydi, bir televizyon programında seyretmiştim.

    Bir genç kız evlilik yapıyor, hamileyken sair sebeplerden dolayı boşanmak istiyor.

    Kızın babası şart koşuyor "seni kabul ederim, ama bebeği değil!" Derken kız boşanıyor, ve bunlar bebeği bir internet sitesine şifreli şekilde ilan vererek satmaya çalışıyorlar..

    Bu durum bebeğin öz babasının ihbarıyla ortaya çıkıyor, hatta bunu haber yapan kanalın muhabirleri sitede daha bir çok bebeğin satılmaya çalışıldığını farkediyor ve arayıp pazarlık dahi yapıyorlar.

    Yani diyeceğim o ki, bugün Wayfair diye yıkıyoruz ortalığı ama, bunların hepsi seneler evvel televizyonlarda öğlen kuşağı programlarında işlendi, akşama yapacağı yemeğin derdinde olan teyzeler fasulye kırarak izledi ve geçt..

    Daha karnında olan, canında can olan yavrusunu internet sitesinde satmaya çalışan bir anne(!) gördü gözlerimiz..

    Belki o süt kuzusunu bir pedofili sapığı satın alacak ve hergün çirkin cinsel saldırılarına maruz bırakacaktı?

    Belki üzerinde denemediği pislik kalmayacaktı o yavrunun!

    Bunları dehşetle düşünmüş, elimden hiçbirşey gelmediği için günlerce uyuyamamıştım.

    Bugün yine böyle bir haberle sarsıldı ortalık, şaşırdım mı?

    Hayır..

    Hani ben komplo teorileri yazıyorum, moral bozuyorum ya..

    Bakmayın siz bana.

    Ama bu gerçeklere de kapatmayın gözlerinizi!

    Türkiye'de 170 binin üzerinde kayıp çocuk var ve kaçırılma vakaları 3 kat artmış durumda.

    Niye!?

    Şu gerçeği bir kabullenelim.
    Artık "kadın" cazip gelmiyor, bir çocuk bedeni kadar..

    Böyle sapkınlar sardı dört bir yanımızı.

    Kuran'daki "nesli ifsad edecekler" ayeti, artık gerçekleşti.

    İnsanlar artık cinsellikte sınır tanımıyor, tatmin olmuyor.

    Şimdi açık açık konuşacağım, kimse beni ayıplamasın.

    Çünkü kız evladları olan bir anne ciğeriyle yazıyorum bunları.

    Şuan dünyada ki pornografik sektör dahi kadın üzerinden değil, çocuk ve ensest ilişkiler üzerinden yürüyor.

    Senelerce "kuzenimle yakınlaştım, yengemi öptüm, ablamla uyudum, annemle sarıldım" tarzında hikayeler ve videolar döndürdüler ortalıkta, bir kaç ünlü de öz yeğenleriyle yakınlaşırken sözde kameramanlara yakalandı, oysa bunlar hep kurguydu.
    Birde üzerine hiç büyümeyecek, hep çocuğu temsil edecek ve cinsel hareketler sergileyecek bir Aleyna Tilki saldılar ortalığa pedofilide böylece bu sektöre rahatça eklenmiş oldu.

    Bu kıvama yıllardır gelindi zaten.. Toplum çocuğa "cinsel bir obje" gözüyle bakma kıvamına geldi!

    Bugün ise bir eşya satarcasına çocuk satıyor olmaları artık gayet normal.

    ÇÜNKÜ ALICISI VAR!

    Kimse senin çocuğuna aynı gözle bakmıyor artık!

    Yedirdikleriyle, içirdikleriyle, enjekte ettikleriyle sapık toplumlar oluşturdular.

    Artık herkes hedeftedir.

    Kimseye güvenmeyin, çocuk emanet etmeyin, resimlerini interneye yüklemeyin!

    İnanın biraz bahsetsem uykularınız kaçar!

    Bu çocukların ölmeden evvel kendi çığlıklarından kulak zarları patlıyor, nefes alamadıklarından ciğerleri parçalanıyor

    ANLATABİLİYOR MUYUM!

    Artık durum öylesine normalleşti ki, internet sitelerinden pazarlanır oldu çocuklarımız.

    Şimdi sabaha kadar yazsak ne olur ki?

    Bir "PARDON" der, herşeyi iki güne unuttururlar..

    Her zaman diyorum..

    Bu asrin firavunları, geçmiş firavunlardan daha zalim, daha acımasız!

    Ve bize düşen Musa Aleyhisselam'ın annesi olmak!

    Sandıklarda saklamak yavrularımızı

    Yapacak başka hiçbir şeyimiz yok..

    Rabbim, bizi ve neslimizi koru!

    Ahir zamanın dehşetli imtihanlarına tutulduk, biz emanetlerinin emanetçisiyiz, onları koru Ya Rabbi!

    Kanımızla, canımızla mücadele edeceğiz.

    Bu sapıkların şeytanı, bizim ise Rabbimiz var!

    Onlara hiçbir yavrumuzu yedirmeyeceğiz..

    Bunun için bilinç lazım, sorgulayan bir beyin lazım.

    Ne olur bikmadan, usanmadan anlatın çevrenize bu tuzaklari.

    Artik Deccalizme doğru sürüklenen bu dünyada, hür zihniyle düşünen son nesiliz..

    Safları sıklaştırın..

    Yağmur İbiç/ 13.07.2020
  • 195 syf.
    ·3 günde
    Hayatında bir tane köy romanını eline almayan, birkaç tane Türk Klasiğini dahi okumayan insanların köy çocukları üzerinden çıkar sağlamasına göz yuman kitleler kandırıldık, aldatıldık demeye mahkûmdur. Toplumcu Gerçekçi Edebiyat sizlere yapılan yardımları reklam "gösteriş" olarak yansıtan çıkar sahibi insanları ayırt edebilmeniz konusunda katkı sağlar.

    Mahmut Makal bu eserinde de şöyle bir ifade kullanır:

    "Türk köyünü hâlâ:
    "Çoban kaval çalar, anın Hayatı şairanedir.
    Fısıldaşır, sükût eder,
    Bu bir güzel teranedir."

    gibi dörtlüklerdeki havayla düşünenler, bu memleketi tanımıyorlar; onun
    gerçekleriyle hallü hamur olmadıkça köyü bildiğimizi iddiadan, onun adına
    avukatlık etmekten vazgeçelim bari."

    Onun adına avukatlık etmekten vazgeçelim bari köy çocukları şartlardan dolayı belki gözünü geç açıyor ama maddi yardımın hiçbir zaman manevi davada yardımcı olmadığını öğreniyor ve öğrenecekler.

    Herkes kendi davasının avukatlığını yapsın. Toplumsal meselelerde davalar arası geçirgenlik olabilir. Karşılıklı yardımlaşmalar olabilir. Ama tekrar ediyorum: "Toplumsal" olanlarda bireysel çıkarlar için uğraşanlar bu davalara girişmesin. Solunum cihazına bağlı olan köy davasına daha üst model bir solunum cihazı istemiyoruz biz. Köylünün kendi bilgisini arttırarak kendi geleceğini kurmasını, köylü kız çocuklarının ve kadınların yazgı diye yaşadıkları cehennemi söndürmek istiyoruz. O yüzden ben bir köy çocuğu ve bir öğretmen olarak Köy meselesine bu kadar değiniyor ve bu kadar yazı yazıyorum. Bu dava benim davamdır. Toplumcu Gerçekçi edebiyatla haşır neşir olmayan insanların da köy çocuklarını ağızlarından düşürmemesi beni rahatsız ediyor, etmeye de devam edecek..

    Adnan Binyazar ön sözde şöyle bir cümle kullanır: "Yaşar Kemal bir konuşmasında, "Ve kendimi Mahmut Makal dışında, romancı olan ilk Türk köylüsü olarak görüyorum" der." Yaşar Kemal'in Makal'ın 17-18 yaşında yazdığı bir eser üzerine bu kadar önemli bir yorumu yapmış olması Makal'ın Toplumcu Gerçekçi kimliğinin değerine yönelik önemli bir vurgudur.
    Bazı kişilerin unuttuğu bir şey var. Köy Enstitülerinin yarattığı o bozkırdaki kıvılcımı taşıyan idealist öğretmen ve öğrenciler burjuva edebiyatının kaymağını yiyen insanların aldatmacalarına kanmayacaklardıt. Bu Köy Enstitüsü ekolü köylü ve kentli çıkarcıların işine yaramadığı için daima üstü örtülmeye çalışılan bir edebi ekol oldu. Proust ve Shakespeare tarzı yazarlar anlatamaz ama Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Dursun Akçam ve aynı davayı savunan diğer toplumcu gerçekçiler size bulunduğunuz coğrafyadaki sömürü anlayışını anlatır. İstismar edilen duyguları, istismara uğrayan köylüleri anlatır. Yaşadığınız coğrafyaya hakim olan bir okur olun ondan sonra gerisi gelecektir...

    Bizim Köy şimdiye kadar okuduğum en etkili Toplumcu Gerçekçi eserdir. Her kısım bir belge niteliğinde, her gözlem ise bir göz doluluğuna sebebiyet verecek acılarla yoğrulmuştur.

    Köy yaşamıyla alakalı konu başlıkları seçip onlarla ilgili gözlemlerine yer vermiştir Mahmut Makal. Ve unutmayın o Köy Enstitüsünü yeni bitiren ve köyüne dönen taze bir mezundu. Henüz 17 yaşında yazdı bu gözlemleri ilk yayımlandığında bu yazıları henüz bıyıkları yeni terlemiş Makal yazmış olamaz dediler. Editör Yaşar Nabi Nayır yazıp Makal'ı öne çıkarıyor dediler. Ama yanıldıklarını Makal kalan hayatında davasına olan inancıyla kanıtladı. Peki 17 yaşında bir genç Köy hakkındaki gerçeklerden oluşan bu manifestoyu nasıl kaleme almıştır. Gerçekleri yazmayı nasıl akıl etmiştir? Cevabı yeni mezunlara yazdığı mektup aracılığıyla Tonguç Baba'dan alalım:

    "Çalışma sırası şimdi size geldi. Her biriniz ıssız bir köye dalarak oradaki geri hayat şartlarını düzeltmeğe, yüzyıllardan beri okul yüzü görmeyen çocukları eğitmeye başlayacaksınız. En ıssız, en durgun diyarlara hareket, canlılık, neşe sokacaksınız. Hayattan bıkmış, dünyadan bütün ümitlerini keserek kendi kendini ayırmış, bir softanın peşine takılma yüzünden hayat görüşünü değiştirerek hayalî ve meçhul bir âleme bağlanmış olan orta çağ insanlarına yeni hayat telâkkileri
    götüreceksiniz. Geçmiş uzun yıllardan beri süregelen ve onları kasıp kavuran ekonomik, sosyal mahiyetteki geri hayat şartlarına kölelik etmekten onları kurtaracaksınız, hür ve mesut insanlar haline getirmenin yollarını bulacaksınız. Diri, yaşama yetkisi kuvvetli bir toplumun temelini atacaksınız."

    Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İsmail Hakkı Tonguç

    Öğreten İsmail Hakkı Tonguç olursa öğrenenler de Mahmut Makal ve arkadaşları olur.

    Mahmut Makal kimdir?

    "Milli Eğitim Bakanlığında
    öğretmen ve müfettiş olarak görev yaptı. Bakanlık, eğitim teknikleri öğrenimi
    ve araştırmaları için 1962’de bir yıl İngiltere'ye yolladı. 1964-1965 öğretim
    yılında, Paris’te Avrupa Sosyoloji Merkezi'nde sosyoloji okudu. 1971-1972
    öğretim yılında Venedik Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okuttu.
    Yurtdışı izlenimlerini Ötelerin Havasıadıyla kitaplaştırdı. Dil Derneği,
    Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir. I966’da
    Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kuruluşu UNESCO'nun "Tüm
    Kitaplarıyla Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü"nü, I967’de Türk Dil Kurumu
    Ödülü'nü aldı. UNESCO tarafından Dünya gençliğine örnek insan seçildi.
    1979-1980 yıllarında, Ahmet Taner Kışlalı döneminde Kültür Bakanlığı Başdanışmanlığı ve Kültür Yüksek Kurulu Üyeliği yaptı. Bazı yapıtları,
    Almanca, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca başta olmak üzere birçok dile
    çevrildi ve o ülkelerde yayımlandı..."

    Daha önce okuduğum eserlerinin incelemelerini de ekleyeyim.

    Köy Enstitüleri ve ötesi; #52775884

    Bozkırdaki Kıvılcım; #59388196

    Bazı önemli konu başlıklarına değinelim.

    Kadın:

    "Kadınlar geceden kalkarak hamuru yoğurur, daha erkekleri yataktayken, yani şafak sökmeden o günün ekmeğini yapıp yerine koyarlar. Biraz geç kalacak olursa, kocasından yiyeceği dayağın haddi hesabı olmadığı gibi, adı da ayyar diye anılır ki, bir kadını küçük düşürmek için bundan kötü söz olmaz. Ekmek yapılırken kadının gözlerinden yaşlar, şapır şapır damlar durmadan. Ocak ha bire tüter. Üstleri başları o yüzden is, kurum içindedir. Cehennem azabı nedir diye sorsalar, "bu köyde ekmek pişirmektir" derim."

    Annem 60 yaşında nenem ise 85 yaşındadır. Bu ekmek yapma derdinin ağırlığını onların ağızlarından pek çok kez dinledim. 1960'lı 1970'li yıllarda köylerde ne elektrik var ne de buzdolabı. Erkekler hepsi ve yetişkin kadınların çoğu ekin yerlerine, tarlalara çalışmaya gittiği için evde bir tane kadın bırakılır. O hem ev işlerini yapacak hem ufak kardeşlerine bakacak hem de her gün ekmek yapacaktır. Aile kalabalık her sabah başlayan bu çileye verilen tek bir ara vardır. O da uyku arasıdır. Şafak sökünce her şey başa sarar. En küçük dayım doğduğunda annem 13 14 yaşındaymış. Evin en büyüğü olduğu için de bahsettiğim işler onun sırtına yüklenirdi. En küçük dayımın ablasına anne diye seslendiği hikayesini çocukken dinlediğimde olayın vahametini anlayacak durumda değildim tabii kendi öz annesini akşamdan akşama gören bebeklerin bu yabancılık duygusunu anlayacak kadar birikime sahip olmadığım zamanlardı. Şimdi buzdolabı var. Köylü kadınlar nüfus kalabalıksa üç dört günde bir ekmek pişirir. Kalabalık değilse iki haftada bir... Annem de elli yıldır hamur yoğurup ekmek pişiriyor. Makal'ın dediğine gelelim:

    "Şu ekmek yapma derdi yok mu, bana öyle geliyor ki, bizim kadınların yaşamını yarı yarıya kısaltıyor." Bu dönemlerde yaşamlarını yarı yarıya kısaltmasa da yaşam denilen zaman parçacığını önemli bir kısmını gasp ediyor diyebilirim..

    Köylü kadınların bin yıllık esaretini her köy enstitüleri mezunu dile getirir çünkü onlara önemli bir uyarı yapılmıştır:

    "Köylü halka, kadının da bir insan olduğunu, onun da hayatta bir payı bulunduğunu göstermelisiniz. O zaman toplumun iç yapısında büyük bir değişiklik yaratılacak, yeni insan tipi ortaya çıkacak."
    Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İsmail Hakkı Tonguç

    Harman;

    "Harman yerinin her yanında, durmadan tınaz savruluyor. Ardımız önümüz toz. Elimiz, yüzümüz, ağzımız, burnumuz hep sıvalı saman tozuyla. Bari karnımıza giden biraz temiz olsa! Nerde? Yemeğin de üst tabakası saman ve tozdan bir kaymak tutmuştur. Dururken üstünü kapasalar bile,sofrada açar açmaz aynı duruma geleceği de belli ya, neyse..."

    İnsan gücünün çok yoğun kullanıldığı bir dönemde geçmedi çocukluğum lakin oldum olası harman yerinden uzak durmaya çalışırım. Çocukluk yıllarımda tütün ekim, çapalama, dizme ve balyalama işlerini severdim. Bağ bahçe işlerini de severdim. Ama harman dönemini bu kez benim için bir cehenneme denk geliyor. Harman zamanı Haziran ayının ortalarından Temmuz ayının ortalarına kadar sürer. Akdeniz'de yaşayanlar bilir o dönemin sıcak iklim koşullarını. O sıcağın altında ben yapamadım köy çocuğu olma durumunun yarattığı tek zorluk bu oldu benim için geri kalan her şey ile mücadele ettim. Çoğu mücadeleyi de kazandım. Bu sene Covid-19 sebebiyle köye pek gidemiyorum harman dönemini de atlattı bizimkiler. Seneye ne olur ne biter bakalım artık...

    Okuma-Yazma

    Mahmut Makal okuma yazma işlerini ya herkes uyuduktan sonra yapıyor ya da bağ bahçe işlerinde verdiği molalarda. Sel gibi akan terlerden nasıl başyapıtlar yaratılır diye düşünüyordu Mahmut Makal. Kendisinin bir başyapıt yazdığından habersiz bir şekilde dile getirdi bu düşünceleri...

    Makal bunları yazarken Tonguç Baba şöyle ifade ediyordu okuma yazma sürecini:

    "Herkesin balıklarda, gazinolarda, pastahanelerde eğlendiği saatlerde, bunlara hiç imrenmeyerek, gece yarılarına kadar oturarak kitabı (Köyde Eğitim) yazdım."
    Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İsmail Hakkı Tonguç

    İnanışlar, Tarikatlar, Hocalar, Derin Hocalar...

    Yıl 1947 köylüler ilçeye pazara gitmek için indiklerinde ince karton üstüne basılı bir manzumeyi satan birini görür ve etrafında toplanırlar.

    "İbret almak istersen ölüm yeter... Nâri cehennem yeter; akibet gözünü doyurur bir avuç toprak... " diye avaz avaz bağırıyor...

    Narı cehennemi duyan bir dua kağıdı satın alıyor. Her evin duvarında da bir tane dua asılı oluyor.. herkes duayı dinleye dinleye ezbere bilir hale gelmiş ama kimse kağıtta ne yazdığını bilmiyor. Hoca ne okursa cemaat onu tekrarlar hesabı... Bu duruma Arapça dilinde yazılan her kağıdı öpüp saklayan kesimleri örnek verebiliriz. Ben de Arapça bilen biri olarak yazılı her kağıdı kendine karşı hazırlanan muska olarak yorumlayan insanlar da gördüm. Kitabi herhangi bir kağıt parçasını okuma yazma bilmeyen birine muska vb. bir şeymiş gibi yutturabilirsiniz. Cinler, muskalar, üfürükçülerin kökü hâlâ kazanmadı hatta gittikçe artıyor. Dindar geçinen cahil kesimler hâlâ okuyup yazamadıkları bir dilden çıkan kağıt parçalarının olumlu-olumsuz gücüne inanıyor.
    Yaşadığı coğrafyada hakim olan bir salgın vardır. ŞEYH SALGINI Eline kitap-tespih ikilisini alan ve yüzüne sakalı konduran ermiş olup çıkıyor. Ama Makal soruyor:
    "Mehmet Efendi mademki ermişmiş, neden dua edip borcundan kurtulmuyor?"

    Din mekanizması insanları günlük hayatta olan haksızlıkla mücadeleye davet etmiyor öteki dünyaya hazırlık yapın nidalarıyla istismarlara ve sömürülere boyun eğmeye hazırlıyor. Ufacık çocuklar okul yerine din hocalarına teslim ediliyor sonra şöyle bir tablo çıkıyor ortaya:

    "Ne bilsin ufacık çocuklar ibadeti?" diyorum. "Allah bilir, kabul eder. Bizlere asıl öte dünya lazım. Şu seninkiler dünyalık. At, eşşek... Zamane okuması... Hava!"

    O kadar tarikat varmış ki artık şeyhler dahi hangi tarikata hizmet edeceğini bilemez haldedir. Bu şeyhlerin sözde dünyayla işleri yoktur. İşi ermişliğe vurup köylülerden tüm ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar.

    Tarikat örgütlennesinin ilk izlenimlerini Mahmut Makal vermiştir. Tarikat mensuolarit arttıkça başta olan şeyh kendine yeni yardımcılar atamakta bunlara çavuş denmektedir. Ve her köyün bir ya da iki çavuşu oluyordu. Ve her birkaç köyün çavuşlarından sorumlu bölge başkanı oluyordu. 1947 yılında cemaaelerin en ilkel halini anlatıyor bize Mahmut Makal ve bu konuda o kadar uzmanlaştık ki en profesyonel dönemlerine 90 kuşağı çok iyi bir şekilde şahit oldu.

    Yıl 2011 yer Denizli otogarı Eylül ayındayız tam olarak 9 Eylül 2011 henüz 17 yaşımdayım o yüzden üniversite kaydına babamla birlikte gitmiştim. Konya üzerinden geçerken telefonum çaldı. Yabancı bir numara ve ben ilk defa şehir dışına çıkıyorum.

    -Efendim.
    -Adem Yüce mi?
    -Evet. Siz kimsiniz?
    -Ben ... Öğrenci yurdundan arıyorum. Size yurdumuz hakkında bilgi vermek için aramıştım.
    ...

    Telefonu yüzüne kapattım. Anlattım babama devam ettik yola ben Denizli'yi tanımam etmem aceleye gelen bir tercihle Pamukkale üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne yerleştim. Gidiyoruz...

    Gece saat üç gibi otogara indik. Son model arabalar otogarda aynı cemaat yurdunun yetkilileri.. Siyasi görüş olarak o cemaate çok zıt bir çizgide olan ben onları orada da terseldim. Ama Anadolu'nun başka gariban yerlerinden gelen öğrencileri kandırdılar. Din ayağına yattılar. Kimsesiz kız öğrencilerin bazılarını yurtlarına kaydettiler. Cemaat ile tanışmam bu şekilde oldu.

    Numaraları veren kim? Öğrencilerin kayıt günlerinde otogarlarda ava çıkmalarını sağlayan kim? Hepimiz biliyoruz bunu geçelim..

    Devlet yurdunda kalıyorum. Sınıf 45 kişi yarısı cemaat evlerinde, yurtlarında kalıyor. Bazıları ev abisi bazıları bölüm abisi. Bazıları ev ablaları. Fetullah Gülen cemaatinin arka bahçesi olan Denizli'de yaşadığım dört yıl boyunca birçok kez cemaat mensuplarının tacizine maruz kaldım. Bu sürekli evlerine yurtlarına davet etme tacizidir. Çünkü sınıfta dört beş muhalif var ve bunları kazanmak onlar adına çok önemli ev abisi olan biri bizim sınıfta okuyor. Bir gün çıkıp geldi tüm erkekleri yemeğe davet ettim sen de gel dedi. Peki gidelim..

    Gittik... Evde televizyon yok. Dört yanı din kitapları malum şahsın ve şahısların kitapları. Her yer Zaman gazetesi. Su geçirmeyen sofra bezi... Yemek nerede? Önce sohbet.. biz sohbete mi geldik? Meğer tongaya getirmiş bizi.. onin bir üstü sınıftakileri topla gel bir ayar verelim demiş biz de kandık daha reşit bile değiliz ki ..

    Minderler yerlere dizilmiş.. konuşma yapacak olan kişi hazır bizi bekliyor neyse konuş bakalım..

    Bi.. hazreti Süleyman'a gidiyor bı hazreti Muhammed'e.. abi daha Arapça'yı telaffuz edemiyorsunuz milleti nasıl kandırıyorsunuz diye içimden desem de millet bal gibi kanıyordu.. birkaç telaffuz hatasını düzeltince adam bana ters ters bakmaya başladı. Anadolu'nun bir köyünden geldik evet ama 9 yaşında Kur'an'ı hatmetmiş Anne dili Arapça olan biriyiz haliyle. Yemeyiz yani her Arapça ile söylenen hikâyeyi.. sohbet bitti yemek faslı meşhur Maklube yemeği yer sofrası.. dualar havada uçuşuyor.. tamam abicim kesenize bereket kalkalım olmaz! Şükür namazı var sırada e kılın abi bize ne.. meğer yemek bahane.. sohbet ve namaz odaklı bir tongaya geldik. Neyse... Babam bile bana namaz kılma zorlaması yapmıyorken üç beş çapulcunun dayatmasına mı gelecem... Arkadaşların çoğu cemaatçi takılıyor. İyi madem geçen kılın siz Allah kabul etsin dedim salonda bekledim.. kıldılar geldiler. Çıktık neyse ben o arkadaşa bir daha beni çağırma demediğim halde ona talimat gelmiş bunu bir daha çağırma diye.. ama aklınız hayaliniz durur cemaat yapılanması karşısında.. aldıkları mahalli destek, esnaf desteği, kira desteği, market desteği, öğrencilere verdikleri maddi burs ve indirimli kira desteği... Dershaneler, yurtlar, fakülte hakimiyeti, üniversite hakimiyeti, öğretim görevlisi hakimiyeti, dekan hakimiyeti, rektör hakimiyeti, şehir hakimiyeti ve son olarak derin yapı, derin hocalar....

    Fetö olayları patladıktan sonra Denizli'den haberleri almaya başladık. Bazı marketler kapandı. Çoğu ev mühürlendi. Yurtlar başka şeye dönüştü. Dershaneler isim değiştirdi. Öğretim görevlileri, yardımcı doçentler, doçentler görevden alındı. Rektör ya rektör görevden alındı.

    Mahmut Makal ne yazdıysa bugün onlar hâlâ geçerlidir. O yüzden onu hapse attılar. Sürgüne yolladılar. İşleyen sömürü mekanizmasına çomak soktu da ondan. Bu durumu Prof. Tahsin Yücel çok iyi bir şekilde ifade ediyor:

    "Makal siyasi iktidarlar için bir hasım olmuş çıkmıştır. Yirmi üç yıldır iktidara kim gelmişse, onun sillesini yemiştir. Suçu da köyü yazmaktır. Türk toplumuna karşı görevini yapmış bir öğretmen, bir yazar, yirmi üç yıldır o toplumun gözleri önünde manevi işkence ile cezalandırılmaktadır."

    Manevi işkence... Eskiden köylüler maddi işkenceyle kıvranıp dururdu. Şimdi köylüler de para kazanmaya başladı. Az çok fark etmez lakin şu manevi işkence ne zaman sona erecek? Şu şehirlilerin köylüye olan kibirli halleri ne zaman sona erecek? Köylünün tek ihtiyacının para, defter, kitap olduğunu düşünenler yanıldıklarını ne zaman anlayacak?

    Fırsat eşitliği tanındığı zaman köylülerin neyi başaracağı Köy Enstitüleri ile kanıtlandı. Eğitime kavuştuğu zaman neleri başardığı açıkça görüldü.. Köylünün ne zekası ne de görgüsü daha azdır. Sadece tanınan imkan daha azdır. Bilerek yoksul bırakılmış, bilerek okulsuz bırakılmış, bilerek hacı hocalara cinlere esir edilmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban kitabında geçen muhteşem bir bölüm var bun konunun üzerine onu paylaşmak istiyorum.

    "“Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

    Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?”

    Mevzu kitap, kalem, defter değildir. Mevzu zihniyettir. Zihniyeti değiştirmeden köylü çocukların avukatlığına soyunmuşsan bu okumuş görmüş köy çocuğunu etkiler mi? Geçici uğraşlar ile çözülecek bir mesele değildir bu. Bu bir devrim meselesidir. Gerçekleşmesine izin verilmeyen Köylüyü aydınlatma ve kalkındırma devrimi olan Köy Enstitüleri meselesidir.

    Bu devrimi ustasından dinleyin:

    "Memlekette hakiki iktidar ve başarı tapınılacak bir kıymet haline gelmeli, aciz ve beceriksizliklerden nefret edilmelidir. Bu da ancak, hayat imkanları yaratacak ve milli bünyenin felçli kalmasına sebebiyet veren mikropları yok edecek operasyonları göze almakla mümkündür. "İnkılapçılık" demek, uzviyet normal bir şekle gelinceye, mukadderi ve tabiatı yenebilecek kudreti buluncaya kadar korkmadan ve mütemadiyen operasyon yapmak demektir."

    Canlandırılacak Köy, İsmail Hakkı Tonguç

    Ben diyorum içimizdeki mikropları temizleyelim. Toplumcu gözükenler çocuklara masal kitabı alma derdinde. Masallara karnımız tok artık. Bir köy çocuğunu hayatta karşılaşacağı mağduriyete hazırlayın. Sahaya inin fildişi kulelerinden yapılan söylemlere karnımız tok. Bu söylemler 13 yaşındaki Ayşe, Fatma'nın çocuk gelin olarak gitmesini engellemiyor. Taşın altına elimizi koymayacaksak gösteriş yapıp çocukları örselemekten vazgeçelim..

    Ve inceleme başında paylaştığım alıntı ile bitireyim..

    "Türk köyünü hâlâ:
    "Çoban kaval çalar, anın Hayatı şairanedir.
    Fısıldaşır, sükût eder,
    Bu bir güzel teranedir."

    gibi dörtlüklerdeki havayla düşünenler, bu memleketi tanımıyorlar; onun
    gerçekleriyle hallü hamur olmadıkça köyü bildiğimizi iddiadan, onun adına
    avukatlık etmekten vazgeçelim bari."

    Ekler:

    https://youtu.be/c3vX1XAoSzc

    https://imgyukle.com/i/CbDajh
    https://imgyukle.com/i/CbDOYj
    https://imgyukle.com/i/CbDYVM
    https://imgyukle.com/i/CbDHWn
    https://imgyukle.com/i/CbDLd8
    https://imgyukle.com/i/CbDjzo
    https://imgyukle.com/i/CbDX9U
    https://imgyukle.com/i/CbDiF1
    https://imgyukle.com/i/CbDhsA
    https://imgyukle.com/i/CbDgSH