• 423 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Bir gece Çinçin'de ölü bir erkek bulunur. Çinçin Ankara'nın öyle bir semtidir ki, yasaları öylesine derin işler ki burada suç kutsal, yasadan kaçmak yasal, racon kesmek her kişinin harcı değildir. Ve birileri suçu bu semtte yıkmak istemiştir. Ancak Erhan Amir, cinayet masasında oldukça başarılı bir polistir ve dosya ile o ve takımı ilgilenecektir. Çinçin Erhan Amiri iyi biliyordur. Doğal olarak suçlular da, mafya da, kabadayılar da. Sanki o suçun içinden çıkıp polis olmuştur. Çünkü üstüne aldığı hiçbir dosyayı çözümsüz bırakmamıştır. Aslında polis olmasının nedeni başkaydı.

    Eldeki ipuçlarını çok iyi değerlendiren sert, dediğim dedik ancak etrafına da takılmaktan geri durmayan Erhan Amir, bizi hem şaşkına çeviriyor hem de güldürüyorken olayı ilmek ilmek çözmeye başlıyor. Yalnız çözerken sürekli yeni bir düğüm de atılıyor başkalarınca. Sizi Ankara'nın gecelerinde yolculuğa çıkarırken öteki yüzünü de gözler önüne seriyor. Selim ve Balıkçı Veli ile işin peşini bırakmayan ve ast üst herkesi ustaca yönlendirmesiyle işin rengi değişmeye başlar. Yasak e aykırı ilişkiler, kan davası, bilinmeyen ölümler gün yüzüne çıkar. Peki neden bir millevekili dosyayı yakından izlemektedir? Herkes göründüğü gibi değil midir? Afet-i devran Binnur bu işin neresinde? Leyla'nın yaşamının konumuzla ne ilgisi vardır? Düşman dahi suçsuz olduğunu kanıtlamak için size doğruyu söylese inanır mısınız? Erhan Amirin işi çok zordur. Tıpkı yaşamı gibi.

    Bir Ankaralı olarak tüm olay yerlerini gözümde çok rahat canlandırdığım için de ayrı bir zevk aldım. Gezerken sakınsam iyi olur kendimi.

    Ve sonu tamamen beklenmedik şekilde bitti. Şimdi düşünüyorum, bu bir son mu yoksa bir yere mi yönlendiriyor bu son bizi? Ama son bete dek heyecan çok iyi tırmandı. Yazarın da gerçek bir polis olması bunda çok önemli bir etken. Ellerine sağlık.
  • “Türkiye tedirgin bir ülkedir.
    Herkes tedirgin.
    Kürtler tedirgin, Türkler tedirgin. Sünniler tedirgin, Aleviler tedirgin. Laikler tedirgin, dinciler tedirgin, Hristiyanlar tedirgin, Museviler tedirgin. Askerler tedirgin, siviller tedirgin. Zenginler tedirgin, yoksullar tedirgin.
    Sünniler Alevilerden, Aleviler Sünnilerden tedirgin. Kürtler Türklerden, Türkler Kürtlerden tedirgin. Hristiyanlar ve Museviler, devletten tedirgin. Laikler, hükümetten tedirgin.
    Kadınlar tedirgin. Erkekler tedirgin.
    Çocuklar tedirgin.
    Öğretmenler tedirgin. Öğrenciler tedirgin.
    Polisler tedirgin. Göstericiler tedirgin.
    Eşcinseller tedirgin. Eşcinsel olmayanlar tedirgin.
    Her ülkenin sorunları var, her ülkede tedirginlik var. Ama gezip gördüğüm ülkeler arasında - çoğunun Avrupa ülkesi olduğunu söylemeliyim - Türkiye kadar tedirginini görmedim.

    Türkiye’de herkes, sıkı ayakkabı giyiyor gibi.
    Hayatlar, ruhlar birkaç numara küçük ayakkabılar içinde.
    Hayatlar, İstanbul’un trafiği gibi sıkışık. Kızgınlık dolu. Varmak istediği yere gidememenin neden olduğu ruhsal gerilim halinin kapanında.
    Ruhların havası kirli.
    Hayatlarda bir eksiklik hissi, tamlığa ulaşamamışlık, bir beklenti var.
    Türkiye, rahat olmaya uygun bir ülke değil.
    Neden?
    Aslında dünyanın en güzel, en bereketli, en geniş, en denizli (hangi ülkenin dört, dört! denizi var) ülkelerinden birinde yaşıyor Türkler. Bitki örtüsü, yaban hayatı zenginliği bakımından Avrupa’nın birinci ülkesi. Sabahleyin kayak yapılıp, öğleden sonra denize girilebilen iller, yaz kış akan nehirler var. Topraklar bereketli.

    Nedir bu tedirginliğin sebebi? Neden insanlar düşman kamplara bölündü? Neden düşman kamplara bölünmeyi kabul etti?
    Neden suratlardan düşen bin parça?
    Neden Türkiye uluslararası mutluluk endekslerinde alt sıralarda yer alıyor?
    Üst sıralarda olanlar neyi farklı yapıyorlar?
    Kitaplar yazılabilir bu konuda.
    Kötü yönetim. Yoksulluk ve cehalet. Güven, hoşgörü ve insaf eksikliği. Sertlik ve kabalık. Yaygın yolsuzluk. Cinsel tatminsizlik. Zevksizlik. Nefret. Şiddet. Korku. Gelecek endişesi. Ayrımcılık. Köksüzlük. Kötü eğitim. Özünden uzaklaşmış din. Uydurma tarihle doldurulmuşluk. Kadın erkek eşitsizliği.
    Yasaklar, tevatürler, şehir efsaneleri, yalanlar, hurafeler, günahlar, manipülasyonlar, beyin yıkamalar, iki yüzlülük.
    Kendini başkasının yerine koyamamak, sonucunda bir şey anlayamamak.”(m.ü)
  • Bir derdim var artık
    Tutamam içimde
    Gitsem nereye kadar
    Kalsam neye yarar
    Hiç anlatamadım
    Hiç anlamadılar
    Herkes neden düşman...🎧
  • “Hep merak ederim, eğer "savaş ilan edenlerin ve savaş kışkırtıcılığı yapanların çocukları cephenin en ön mevzilerindeki ilk birlikte yer alacaklar" diyen bir kural olsaydı, tarih bu kadar çok savaşa şahit olur muydu?

    Yarın sabah yapılacak ilk saldırıda ölecek ilk askerin kendi oğlu olduğunu bilerek kaç siyasetçi, kaç general savaş kararı verecek, kaç gazeteci "hadi çocukları cepheye gönderelim" diye bağıracaktı.

    Savaş isteyecekler miydi o zaman?

    Savaşa gönderecekler miydi çocukları?

    Ve eğer aralarından biri, ilk ölecek askerin kendi çocuğu olacağını bilerek savaşa karar verecek olsaydı onu "bir kahraman" olarak mı yoksa "oğlunun ölümüne kayıtsız kalan taş kalpli bir canavar olarak mı" görecektik?

    Soracak mıydık kendimize, "yeryüzünde insanın evladından daha kıymetli bir toprak parçası var mı?" diye.

    Her savaşta ilk ölen bir çocuk var.

    O "başkasının" çocuğu olduğu zaman mı savaştan rahatça sözediliyor?

    Siz bir insanın savaşta nasıl öldüğünü hiç düşündünüz mü?

    Önce bir vınıltı duyulur, uğursuz, ürkütücü bir vınıltı, başını kaldırıp gökyüzüne bakarsın, o vınıltı ani bir homurtuya dönüşür sonra, bir karaltı süratle yaklaşır ve dehşetli bir patlamayla etrafındaki hava boşalır, kolların, bacakların patlamanın olduğu yerden uzaklaşan havanın korkunç çekim gücüyle yerlerinden koparılır, alevler içinde yanan bedenin dağılır.

    Böyle ölüyor çocuklar.

    Bazen bir mayına basıyorlar, son duydukları madeni bir mekanizmanın sesi oluyor ve bütün etleri, kasları, damarları parçalanarak havaya uçuyor.

    Gözlerine giren mermiler, ciğerlerine saplanan kurşunlar.

    Kan gırtlaklarına doluyor.

    Niye ister bazı insanlar çocukların böyle ölmesini?

    Vatan için mi, din için mi, bayrak için mi?

    Aynı tanrıya ayrı dillerde yakaran insanların, "Allah için" birbirlerini öldürmesi çok mu uygun dine?

    İlk ölecek asker kendi çocuğu olduğunda kaç dindar böylesine büyük bir istekle destekleyecek savaşı?

    Her biri çocuğunu kurban eden bir Hazreti İbrahim mi olacak?

    Dünya peygamberlerle mi dolu?

    Eğer öyleyse bu zulüm, bu kan, bu korkunç düşmanlık bunca peygambere rağmen nasıl var oluyor?

    Sonsuz kainatın en uzak, en ücra, en ıssız köşelerindeki küçücük mavi bir gezegenin üstündeki canlılar neden yaratıldıklarından beri birbirlerini öldürüyorlar?

    Niye içimizde tükenmeyen bir öldürme isteği var?

    Ve, niye her toplum "öldürenleri ve öldürtenleri" alkışlıyor?

    Tolstoy’un muhteşem eseri Savaş ve Barış’ta, Prens’in karısı edebiyat tarihinin en olağanüstü karakterlerinden biri olan Pierre’e anlamaya çalışarak sorar:

    - Hiç anlayamıyorum, neden erkekler savaşsız yaşayamaz? Niye biz kadınlar böyle bir şey istemeyiz, niye bizim buna ihtiyacımız yoktur?

    Bir başka sayfada, ertesi sabah meydan savaşına katılacak olan Prens Andrew’ın düşünceleriyle karşılaşırız.

    O gecenin son gecesi olabileceğini, ertesi gün ölebileceğini düşünür.

    Birçoklarıyla birlikte ölümün onun da kapısını çalabileceğini aklından geçirirken hayal kurmaya başlar, ertesi gün savaş kaybedilirken kendisi ortaya çıkacak, yeni bir saldırı planı ortaya koyacak, emrine verilen kuvvetlerle düşmana saldırıp onları bozguna uğratacak, bunun üzerine ordu kumandanlığına getirilecektir.

    İçindeki bir ses "sonra ne olacak" diye sorar ona, "bütün bunları yaparsan sonra ne olacak?"

    - Sonra ne olacağını bilmiyorum, der Prens kendi kendine, bilmek de istemiyorum. Ama bütün bu şanı şöhreti, insanlar tarafından sevilmeyi istiyorsam ve hayatta tek istediğim buysa, sadece bunun için yaşıyorsam, bu benim suçum değil. Evet, sadece bunu istiyorum. Bunu kimseye söyleyemem ama, aman tanrım, bütün yapacaklarımı şanı şöhreti çok sevdiğim için mi yapacağım? Ölüm, yaralanma, ailemi kaybetme ihtimali, hiçbirinden korkmuyorum. Bütün sevdiklerimden, bu ne kadar aykırı görünürse görünsün, bir zafer anı için, hiç tanımadığım insanların hayranlığı için vazgeçmeye hazırım.

    Bunun için mi savaştı erkekler binlerce yıl?

    Diğer erkeklerin saygısını ve hayranlığını kazanmak için mi?

    Bunun için mi öldürdüler?

    Bunun için mi öldürttüler?

    Prens Andrew, başkalarının hayranlığını kazanmak, şana şöhrete ulaşmak, erkekçe bir saygı görmek için kendi hayatını tehlikeye atmayı hayal ediyordu, bunlar için kendi hayatından ve ailesinden vazgeçmeye razı oluyordu ama bugünkü "kahramanlar" cephelerden çok uzaklarda gizliler, kendi hayatlarını değil çocukların hayatlarını tehlikeye atıyorlar, kendi ailelerini değil başka insanların ailelerini acılara sokuyorlar.

    Bugünkü kahramanlardan hangisi, hangi başkan, hangi lider, hangi önder, ilk ölecek olan kendi çocuğu olacak olsaydı bu savaşı başlatacaktı?

    Hangisi, Prens Andrew gibi kendisiyle yüzleşme cesareti gösterebilecekti?

    Hangisi, "binlerce genç çocuğu sırf kendime şan şöhret sağlamak için ölüme gönderiyorum, adımı taçlandıracak bir zafer anı için binlerce insanı ölümün kucağına bırakıyorum" diyecekti?

    Ve hangisi, "yıkılmış binaların, çökmüş evlerin, göçmüş mağaraların içinde ölen çocukların hayatını, o çocukları öldürten silahları yapanların servetlerini biraz daha arttırmak, yaptığım gizli anlaşmalarla kanı paraya çevirmek için feda ediyorum" diyebilecekti.

    Hangisi, bir ölüm anını düşünecekti?

    Patlayan silahın sesiyle birlikte göğsüne görünmez bir devin yumruğunu yemiş gibi geriye savrularak yıkılan çocuk, ciğerinde hissettiği ilk yanmayla birlikte duyduğu kendi kanının kokusuyla ölüme yakalandığını anlayacaktı, hayattan kopmakta olduğunu fark etmenin paniğiyle yıkıldığı toprağa parmaklarını geçirip tutunmaya çalışırken, bütün vücudunun boşalıp geri dönüşü olmayan bir karanlığa aktığını ve yapayalnız olduğunu düşünecekti, korkacak, etine, bütün içorganlarına yayılan çürütücü bir acıyla inleyecek, kendisini kurtarabilecek bir yardım için dua etmeye çalışacak ve inandığı herkes ve her şey tarafından terk edilmenin bir hiçliğe dönüştüğü anda hayattan kopup gidecekti.

    Kim çocuğunun böyle ölmesini istiyor?

    Kim çocuğunun kendisinden önce ölmesini istiyor?

    Kim şanı şöhreti, zaferi, parayı çocuğundan çok seviyor?

    Kimin için bir toprak parçası çocuğundan daha önemli?

    Kim, kendi çocuğunu korumaya uğraşırken başkalarının çocuklarının ölümüne alkış tutuyor?

    Kim, çocukların ölümü için emir verenlere hayran oluyor?

    Ve kim, çocukları üstlerindeki üniformalara göre ayırıyor?

    Ölü bir çocuk ölü bir çocuktur.

    Üniformasının rengi ne fark eder?

    Hepsi ölürken aynı acıyı, aynı korkuyu, aynı dehşeti, aynı koyu yalnızlığı hissediyor.

    Hepsi aynı kan kokusunu duyuyor.

    Ah, biliyorum, şan şöhret isteğinin, zafer arzusunun, servet beklentisinin kutsal isimleri var, "vatan için" diyorsunuz, "din için" diyorsunuz, "ırk için" diyorsunuz.

    Ama çocuklar ölüyor.

    Kimin tanrısı "çocukların ölümünden" bu kadar memnun oluyor?

    Böyle bir tanrı var mı?

    Hangi kutsal kitapta "çocukları öldürün" yazıyor?

    "Savaş", büyük ve geniş bir kelime, "düşman" da öyle, öylesine geniş ki bu kelimeler içlerine binlerce, yüz binlerce çocuğun ölüsü sığıyor ve biz bu kelimeleri telaffuz ettiğimizde aslında ölen çocuklardan bahsettiğimizi unutuyoruz; bir füzeyle yıkılan binada, bombalanan dağda, bir mayınla havaya uçan kamyonda ölen "düşmanların" çocuklar ve çoğunlukla da birbirlerine çok benzeyen fakir çocuklar olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

    İnsan soyunun bütün tarihinin ve gelişiminin savaşlarla oluştuğunu biliyorum elbet, bir çağdan bir çağa ancak savaşlarla geçebildiğini, dünyanın ortak bir uygarlığa kendi kanını dökmeden ulaşacak bir düzeye henüz varmadığını da biliyorum.

    Savaşı durduracak bir gücüm de yok.

    Ama savaşların biteceği bir çağa giden yolun ilk adımının, "benim için bir çocuktan daha önemli bir vatan, bir bayrak, bir din, bir ırk yoktur" demekle atıldığını da biliyorum.

    Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.

    Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.

    Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.

    Onların hepsi çocuk.

    Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.

    Kainatın ıssız bir köşesindeki küçük bir gezegende birbirimizi öldürüyoruz.

    Daha da öldüreceğiz.

    Her ölümle birileri daha zengin, daha şöhretli, daha kahraman, daha güçlü olacak.

    Birileri de onları alkışlayacak.

    Bugün, şu anda canlı olan, sevdiklerini düşünen, korkan, hayal kuran, anılarını yeniden hatırlayan, ölme ihtimalini düşünen, umutlar besleyen birçok insan yarın sabah bir füzeyle, bir mayınla, bir bombayla, bir mermiyle ölecek.

    Onlardan biri sizin çocuğunuz olsaydı, onu kurtarmak için nelerden vazgeçerdiniz?

    Vatanınızdan, dininizden, ırkınızdan, tanrınızdan?

    Bir gün, kendi çocuğunuzu kurtarmak için vazgeçmeye razı olacağınız her şeyden başkalarının çocuklarını kurtarmak için de vazgeçeceksiniz.

    O zaman kimse ölmeyecek.

    Ve Tolstoy’un kahramanı gibi kendinizle konuşacaksınız.

    - Ben, çocukları kurtarmak için tanrımdan vazgeçtim, günaha ve öbür dünyada azaplarla dolu cezaya razı oldum, vatanımdan vazgeçtim, ırkımdan vazgeçtim, taşlanmayı, yalnız bırakılmayı göze aldım, insanların bütün inançlarına aykırı da olsa, bütün bunları çocukları kurtarmak için yaptım ve inandım ki tanrım çocukları kurtarmak için ondan vazgeçen birini, ırkım bütün çocuklar için kendisinden vazgeçen bir evladını sevecektir... Hiç kimseye söylemesem de, tanrım ve insanlarım beni sevsinler diye onlardan vazgeçtim.(alıntıdır)
  • Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yazdığı bu hikâye ÇINAR dergisinin 1998 yılında ... sayısında yayınlanmıştır. Yılbaşını en güzel anlatan ve mutlaka okunması gereken bir hikâye olduğunu düşünüyorum.
    Not: Bu hikâye yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir.

    YILBAŞI ÇAVUŞU
    (MERHUME)AYŞE GÖNEN
    Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya. Ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti. Savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuş- tuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye:
    -Bu sizinmiş denip sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler benimde şuyum eksik demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye, ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala vatan der başka birşey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan yılbaşı çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem, ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen, dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. Ah...ah Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin. Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün lüks adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim:
    -Amca dedi. Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?
    Babam:
    -Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.
    -Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?
    -Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.
    -Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    Biz çocuklar hep beraber başladık:
    -Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım.
    -Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine:
    -Mama, hindiyi nerden bulacağız?
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine MAMA diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -Ne hindisi? Hindi olmazsa olmaz mı?
    -Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.
    -Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    -Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?
    -Hayır olmazmış. Rusuhi diyor Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.
    -Bu yılbaşı dediğiniz de ne?
    -Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?
    -Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı.
    Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti.
    -Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün, dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk ta hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Biz de ise gurur son haddindeydi.
    Öyle ya ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.

    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -Bunun adı neydi Rusuhi?
    -Tombala yengem, tombala.
    -Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?
    -Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.
    -Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.
    -Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?
    -Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    -Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri yılbaşı çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek:
    -Muallim bey, muallim bey. Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.
    -Ne diyorsun sen yılbaşı çavuşu. O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?
    -Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.
    -Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin. Keşke sizi gavurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı çavuşu bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı:
    -Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.
    -Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?
    Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirsey¬di.
    -Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.
    -Gavur diploma verir mi insana. Gavur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi.
    -Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Birde onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kağıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.
    -Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?
    -Bana bak gavur benzetmesi. Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken beni görenler kaçıyor. Sen gavurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gavurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın kız bebe demeden katlediyorlar.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?
    Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim, Gece gündüz gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Muhabere ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı:
    -Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir, dedi.
    İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı.
    -Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.
    Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.
    Benden kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.
    Geri döndüm:
    -Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız, dedim.
    Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.
    Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman yılbaşı Çavuş'u...
    Affet ne olur...
  • Kabuk bağlamayacak kadar derinde bir yara. Iyi olur olmasına da izi kalır. Acısının geçmesi çok uzun zamanlar alır.
    Peki bu yarayı açmaya değer mi?
    Her zaman duyarız etrafımızdan yürümüyorsa zorlamayın.
    Peki zorlamazsak yürür mü?
    Fizik kanunlarına girmeyeceğim. Ama etki olmazsa tepki de olmaz. Bir ilişkiden çıksak yola. Çabalanmadığı yada kaçıldığı takdirde, nasıl yürümesi beklenir ki.

    Zordur sevip sevilirken duymak şu bitti kelimesini. Oysa ne güzel olurdu amacına ulaştığın zaman sevinirken demek bitti diye. Derin bir iç çekip sonunda bitti diye mutlu olmak varken, neden hüzne boğar bu kelime insanı. Bir şeyi başarmak için günlerce, haftalarca, aylarca ve hatta yıllarca emek vermişken bir tek bu kelimeye bağlı bir düzen kurulduğunun kaç kişi farkında acaba.
    Kaç kişi bu kelimeye düşman?
    Kaç sayfa yazıldı bu kelimeye?
    Kaç şiire konu oldu?
    Kaç romanın satırlarında bulundu?
    Kaç kişiye mutluluk getirdi?
    Kaç kişinin umudunu bitirdi?
    BITIRDI! Bu da ayrı bi ironi.

    Bir şeyler başarmak bu kadar zorken yıkmak neden bu kadar kolay ki?
    Yıllarca uğraştığı bir şeyi bir insan neden çöpe atar?
    Neden olması gerekenin dışında kendine yeni bir hedef arar?
    Neden deneme yoluna başvurup hep yanılır?
    Zaten halihazırda varolanı neden beğenmez?
    Bir şeyleri düzeltmek yerine neden daha da kötüsünü yapar hem başkasına hem kendine?

    Çok zor anlamak bu insanoğlunu.
    Hayallerin, umutların yaşanacağı yerde neden keder ve hüzün hüküm sürer ki?
    Kaçmak mı kolay olan?
    Kendini soyutlayıp dünyadan sanki yokmuşcasına hiç olmamış gibi kaçmak.
    Neden herkes kolayı seçiyor?
    Sanki kolay olan daha iyiymiş gibi.
    Asıl övünç asıl başarı asıl galibiyet zor olanlarla gelmez mi? 
    Herkesin farklı bir görüşü var. Var var olmasına ama aklımın almadığı yerler var. Bitti demek bu kadar kolay olmamalı. Biten bir şey hevestir. Bence aşk bu değil.
  • Herkes neden düşman? Unuttuk hepsini, Nuh’un nefesini...