• Mustafa Kemal nedendir; Atatürk sonuç. Soruyorlar sevgili Yılmaz Özdil böyle tanımlıyor.
    Duyduğum zaman evet, gerçekten de öyle dedim kendi kendime. Benim niye aklıma gelmedi ki?
    dedim. Oturup düşünmedim ki gelsin. Sonra kızdım kendime. Aslında hepimiz biliyoruz. Mustafa
    Kemal nedendir, Atatürk sonuç. İyi de hepimiz kelimelere dökemiyoruz bunu. Tamam kabul,
    herkes kelimelere dökse kim Yılmaz Özdil olacak? Doğrudur... Ama bir tane Yılmazla olmuyor bu
    iş. Yakın geçmiş bunu çok iyi gösterdi bize. Bir tane değil bin tane Yılmaz gerekiyor, bin tane değil
    on bin tane Yılmaz gerekiyor. Bir Yılmaz'ın yazdığı 1 haftada 500 bin satıyorsa bin, on bin
    Yılmaz'ın yazdığı kim bilir kaç bin kaç milyon satar. İşte ancak o zaman güzel günler göreceğiz.
    İşte ancak o zaman güneşli günler göreceğiz. Geçmişin insanları bugün gereksiz bir inikamın
    peşine düşmüşler, sancısını hepimiz çekiyoruz. Bugünün insanları da gelecekte gereksiz bir
    intikamın peşine düşmesin. Düşmesin be kardeşim. Düşmesin ki kuvvetimizi iç bünyede tüketmek
    yerine dışarıya çevirebilelim. Ancak o zaman bundan 20 yıl sonra tombul parmaklı zengin bir
    zübbenin gelip de yargımıza emir vermesini engelleyebiliriz. Ancak o zaman ekonomimizi,
    tombul parmaklı bir serserinin çökertmesini engelleyebiliriz. Bak gene... diyorsunuz ki
    ekonominin onunla alakası yok. Tamam haklısınız yok ama napalım? Olmuşla ölmüşe çare var mı?
    Varsa bana Atatürk'ü geri getirin? Varsa bana Hz.Muhammed'i geri getirin. Ama yok...
    Getiremezsiniz. Farkında mısınız eskiden Hıristiyanlarla Museviler birdi Müsülümanlar
    paramparça. Ama Türkiye Cumhuriyeti dimdik ayaktaydı. Tek vücut bir şekilde mücadele ederdik
    dışarıya karşı. İyi hatırlarım eskiden şehit verildiği zaman sokaklar şehitler ölmez nidalarıyla inler,
    her gözden aynı acının yaşı akar, her kalp aynı duyguyla titrerdi. Şimdi senin benim şehidim oldu.
    İçimizde binbir kaygı binbir soru. Başarabiliriz. Bİliyorum başarabiliriz. Yeniden bir araya
    gelebiliriz. Yumuşak bir dil, çoğunlukcu değil çoğulcu bir siyaset, şeffaf bir yönetim ve bağımsız
    bir yargıyla başarabiliriz. Toplumun tüm kesimlerini aynı çatı altında toplayabiliriz. Oturup güzel
    güzel konuşabiliriz. Bakın parçalandık. Bizi kimse yıkamaz ayaklarını bırakın artık. Görmüyor
    musunuz millet birbirine düşman olmuş. 7 milyondan fazla deist var ülkede. Tüm bunların
    müsebbibi ben miyim? Neden sorusunu sorup nasıl sorusuyla başarabiliriz. Yılmaz Özdil, Mustafa
    Kemal kitabıyla yeni bir umut uyandırdı bende. Okurken duygulanıp, cesaretlendim.
    Başaracağımıza dair inancım kuvvetlendi. Hani diyor ya Livaneli : "Düşlerin parlayıp söndüğü
    yerde, Buluşmak seninle bir akşamüstü, Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi, Sığınmak
    gözlerine sığınmak bir akşamüstü... Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış, Gözlerin bu gece çok
    uzaktan geçen bir gemi... " İnanın çocuklar, yapabiliriz. Türk milleti bir olabiliriz. Birbirimizi
    suçlamayı bırakmalıyız. Geçmişle hesaplaşmanın kimseye faydası yok. Gazetelere bakıyoru 3
    sütun üstüne kap kara haykıran puntolarla, fotoğrafı yanında tombul parmaklı zengin zübbesinin
    66 cm kared gülüyor ağzı kulaklarında. Kemalist olmak da ayıp değil, Erdoğancı olmak da. İslamcı
    olmak da ayp değil, komünist olmak da. Aziz bir milletiz. Biraz da heyecanlıyız eyvallah. Belki
    biraz fazla heyacanlıyız. Olsun be... Bizi biz yapan değerler değil mi bunlar. Hiçbir şeye inanmadan
    hiçbir şeyi savunmadan yaşamanın ne anlamı var zaten. Ama inançlarımız bizi neden düşman
    yapıyor ki... Yapmasın, sevelim birbirimizi. Zor biliyorum. Uzun sakallı şalvarlı bir adamı sevmek
    zor... Mini etekli bir kızı sevmek zor... Kimisi için her sözünde Allah diyeni sevmek de zor, kimisi
    için Allah demeyeni sevmek de zor... Ama kaybediyoruz. Sadece herhangi bir grup değil hepimiz
    kaybediyoruz. Halbu ki biraz okusak... Okumak dedim değil mi. Eyvah! Amerikan emperyalizminin
    yasaklı kelimelerinden birini söyledim. "Müslüman bir Türk evladı okuyamaz. Okumamalı.
    Okursalar birleşirler. Birleşirlerse biz kaybederiz..." Biliyorlar kaybederler. Biz neden kazanacağımızı göremiyoruz? Sayın Yılmaz Özdil arz ederim efenim. Ne de güzel yazmışsınız.
    Farkında mısınız bilmem ama kaleminizden "yurtta sulh cihanda sulh" dökülmüş. Mustafa Kemal
    her yerde değil mi? Dünya durdukça son söz değil ön sözdür Mustafa Kemal... Bu yazı da burada
    biterken kendinize iyi bakın, sevgiyle kalın, Atatürkle kalın, hoşçakalın...
  • Abdi gitti Hamza geldi!!!

    Peki boşa mı çabaladı Memed? Boşa mı gitti bunca çaba, bunca gayret, bunca uğraş?
    Bu düşünce yedi bitirdi onu. Her şey eskisinden daha kötü olmuştu köylüye göre. Peki bu Memed’in suçu muydu? Memed fitili ateşlemişti Abdi ağayı öldürerek ancak köylü sonrasında o fitilin ateşiyle biraz aydınlansa da sonra o fitili yine söndürdü. Neden? Korktular çünkü, korkuyorlar. Yılların getirmiş olduğu bir korku bu ve bir anda yok olmuyor.
    Memed köylüsünün durumunu öğrendi dertlendi kederlendi. Şu sözü ise “Demir olsam çürürdüm toprak oldum dayandım” kendi durumunu özetliyor.

    Köyündeki insanların içine düşmüş olduğu durum onu içten içe yiyip bitiriyordu. Ancak eli kolu bağlanmış, neredeyse herkes ona düşman kesilmişti. Bir Hürü ana, bir de Vayvay köylüleri ona kucak açtı. Ve Vayvay köyünden Koca Osman. Heyy gidi Koca Osman adın gibi kocasın bee…

    Vayvay köyü Memed’i bağrına basıyor, saklıyor. Her köyün başında bir ağa bir bey olduğu gibi o köyün başında da Ali Safa bey var. Gözü topraklarda köylüye etmediği eziyet kalmıyor. Hep bir bezdirme politikası yıllardır var.
    Burada kitabın içinde de geçen tam olarak hatırlayamasam da şöyle bir hikaye vardı ona değinmek istiyorum.
    Bir muhabbet sırasında yılanı 3 şekilde öldürürsün diye bir konu geçiyor.
    1-Başını ezerek
    2-Vurarak
    3-Ufak bir yara açarsın sonrasında sarı karıncalar o yaraya gelip yavaş yavaş yılanı öldürür.
    İşte İnce Memed de Vayvay köyü için o yarayı açmıştı. Hatta bütün köylüler için açmıştı Abdi Ağayı öldürerek.
    Memed’in varlığı onlar için umut olmuştu. Yapabiliriz hissi uyanmıştı köylüde. Daha dinç, daha cesur olmuşlardı.

    Bu köyde bir de Seyran kız vardı ki… Onun hikayesi gerekten iç acıtıyor ve hiç yabancı değil. Gerçi hangi biri yabancı ki…
    Ne hikayeler barındırıyor şu kitap .

    Arif Saim bey, Kaymakam, Vali…
    Devletin gücünü arkasına alıp her türlü hukuksuzluğu, haksızlığı, zulmü yapabilmeyi kendilerine hak gören kitle…
    Söyleyecek yazacak o kadar çok şey var ki…. Okuyun arkadaşlar okuyun. Biliyorum çok eksik var bu incelemede ama olsun yazmasam olmazdı.

    Yolculuğumuz İnce Memed 3 ile devam edecek ancak öncesinde 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu etkinlik kitabı Ben Robot u aradan çıkarmak gerek. Yoksa ara vermeden devam edecektim. Neyse biraz soluklanmış olurum. Bu kadar yüreğe yüklenmek de iyi değil. Bakalım daha neler göreceğiz.
  • “Siyah / Kırmızı / Beyaz / Yeşil” olmak üzere 4 romandan oluşan, TED DEKKER’in kaleme aldığı ve okuyucularla buluşturduğu çember serisinin 2. Kitabı olan “Kırmızı” bitmiş durumda...

    KIRMIZI, GEÇMİŞ İLE GELECEĞİN ORTAK KADERİDİR.

    KIRMIZI, YİTİRİLEN CENNETİN DESTANSI KURTULUŞU.

    KIRMIZI, ÇEMBERİN EN KANLI HALKASI.

    15 YIL SONRA....

    2 Dünya arasında, 2 dünyanında başı belada. Tek bir çare ve çözüm var, o da uzlaşmak...

    Amerika’da başlamış olan, Raison adında bir ilacın piyasaya sürülmesi ve Amerika başta olmak üzere bütün dünyayı ilgilendiren bir virüs hava yoluyla bulaşan insanları 3 hafta (18 gün) içerisinde öldüren tedavisinin bulunmadığı bir virüs...

    2 realite 2 realitenin de, kahramanı aynı kişi. Thomas Hunter; 25 yaşında acemi bir yazar, garson olarak çalışıyordu, Herşey kara ormandan Shatakilerden (yarasalardan) kaçarken sert kayaya çarpması ve bayılması üzerine kendi dünyası yetmezmiş gibi yeni bir gelecek dünyasında gözlerini açar...

    Baygın ve yaralı bir şekilde ormanın bir kenarında yatarken, şuan ki müstakbel ve rahmetli eşi Rachelle kendisini bulur ona Elyon’un (Tanrı’nın) suyundan ağzına damlatarak yeniden doğmuş gibi olan ve geçmişini çok az hatırlayan bir adam olan, Thomas gözlerini açar...

    Bunlar serinin birinci kitabında olanlar, sadece kısa süre içerisinde ilk insan olan Talis yaşadıkları ormandan, Kara ormana gidip Teeleh ( Şeytan’ın) zehirli meyvesini tadar ve Kara orman ile Elyon’un insanları arasındaki çizgi bozulur. “Neden peki Kara ormana gider?” Amacı insanlarına zarar verenleri öldürmek ve onlarla yüzleşmektir, bunun neticesinde Şeytan ile yüzleşir ve onun cazibesine (büyüsüne) kapılır, onun ikram ettiği meyveden yer ve iyi ile kötü, Elyon ile Teeleh arasındaki sınır kalkar. İlk insan şeytanın cazibesine kapılıp meyvesinden yedikten sonra, bütün Shatakiker Elyon’un insanlarına saldırmaya başlar, kahramanımız Thomas, kendisini kurtaran Rachelle ve onun küçük kardeşi Justin sonradan öğreneceğimiz gibi, Elyon.

    Bütün köy yıkıldıktan sonra bu üç Elyon’un insanları kaçar geride kalan herkes ölür. Çöle doğru aç susuz ve Elyon’un suyundan mahrum olarak çöllere doğru günlerce yol alan bu insanlar, yolda bir küçük çocuğun onlara Elyon’un onlar için hazırladığı ormana giderler. Ve hayat yeniden başlar.

    Güruh (Kara ormanın insanları+Elyon’un lanetledikleri.) yüzbinlerce hastalıklı ve gözü dönmüş ordusunu, Thomas’ın 15 yıl boyunca güzelleştirdiği ve iki çocuk yaptıkları evleri yuvalarını korumak için can ve başla savaş durumundalardı. 15 yıl içerisinde 30bin insan nüfusa ulaşan insanlar. Bunun gibi 2 tane daha olan orman ile bu 3 orman her hafta ortak bir şekilde yaptıkları konsey ile barış içinde yaşıyorlardı ama dediğimiz gibi Güruh ordusu onları tehdit ediyordu. Sonunda beklenen oldu büyük bir savaş; KIRMIZI, ÇEMBERİN EN KANLI HALKASI. Yüzbinleri geçen bir insan seli birbirine girdi, tek amaç için kaybetmemek için. Sayıları az olmasına rağmen, Thomas, Mikil ve insanları büyük bir zafer kazanmıştı. “Nasıl kazandılar, bu kadar az sayıda insan ile?” Elyon’un gücü ve inanışı sayesinde. Ve çinlilerin sayesinde:) “Çinliler? Çinliler ne alaka abi:)), diyebilirsiniz.” Barutu kim icat etti, akıllım:)). Neyse biz kontrolü kaybetmeden realiteler arasında ilerlemeye devam edelim. Mikil cesur ve güçlü savaşçı.

    Huzurun iki yolu vardır;

    1- Savaş
    2- Barış

    Savaş ile denendi, kazanıldı. Ama süreklilik kazanmadı. Thomas’ı daha büyük sorunlar bekliyor. Virüs etkisini göstermekte insanlar panik içinde “çare drogba” şaka şaka:)) çare, “iki rekat namaz kılın.” bu şaka olmaya da bilir.

    Barış evet zamanın kısaldığı ve Thomas’ın uyuyup gerçek dünyada Akdenizli tarafından ormanda izlenirken öldürüldüğü bu nedenle geleceği yaşadığı realitede de öldüğü an yaşandı. Burada Elyon’un suyu devreye giriyor, Thomas’ın o an yanında olan Rachelle (eşi) ona Elyon’un suyundan vererek onu hayata döndürmesi mucize değildi. Lakin Thomas Hunter gerçek dünyada ölmüştü. Realite yalan olmuştu şimdilik.

    Barış evet evet huzur için gerek, lakin mücadele edilmeden kazanılan barış haram gibi. Güruh tüm gücüyle dadanmıştı, ormana size barış getirdik. Bundan sonra kardeşiz dermişim, “Onlara barış teklif edeceğiz sonra ihanetimizle onları alt edeceğiz.” Ayaklarına gelen bu teklifi reddedemezler. Öylede oldu kabul edildi, ağır bedeller ödendi. İhanetin kokusu yayılmaya başladı.

    Sonuç olarak huzurun iki yolu da. Pöfff.

    “En son barış dedik!”
    #34960234

    Hadi bir bedel ödeyelim, #34959853 birbirimizi kandıralım ve halkı şaşırtalım. Rachelle’nin kardeşi bir ara kaybolmuştu. Justin evet burada bir ince mesaj var; Justin Elyondu. Elyon (Tanrı) Tanrı bir çocuktu, çocuk gibi bir iyi bir kötüydü, şımarık. Burada Justin bu rolü oynadı. Çünkü senaryoyu kendisi yazdı.

    Thomas biliyor ama inanmıyordu, başı sıkışıncaya kadar. Güruh’un Shatakilerin Teeleh yoluyla, Tanis’i iyiye düşman etti. Başa getirdi, aklını yıkadı.
    “Çok bilen çok yanılır.”
    “Azla yetinmeyen, elindekini de kaybeder.”

    Teeleh (Şeytan) ilk insan yoluyla barış adına, Elyon’u (Tanrı’yı) cezalandırdı, barış için bir kan dökülmeli. Justin’in kanı! Tanrı ölmeliydi, ölümü ilk insan tarafından olmalıydı. Çok mantıklı. Çıkarlar ortadaydı, durulması istenen kan için daha çok kan dökülmeli...

    Tanrı işkence gördü, ölürken. Son sözleri; #34978785
    Ölüm sıradan olmamalı. Ölümü tatlandıran acıdır, işkence. Bunun gibi; #34978496
    Bir bulmaca gibi çözülüyor, uğraştırsa da.
    #34965888 Elyon!

    Asılan kesilen bir Elyon (Tanrı) #34960666 ilk insan Elyon’u öldürürken onun ilahlığını yalanlaması ayrı bir güçtü.

    Dini saptırmalara; #34950099

    Kimse kimsenin işine karışmasın! Bu kan gölü iyice abartıldı. #34949858

    Elyon öldü! Tanrısızlık Elyon’un insanlarını hasta etmeye başladı. Elyon’un suyu şifasını kaybetti. İnsanlar çaresiz kaldı.

    #34931622

    Bekleyin; #34886894

    Thomas ve insanlarına ne denmişti? #34960718
    Benimle birlikte öl. Elyon’un cesedi yoktu. Tanrı ölürse kanıtı da, ölür. Elyon’un suyu kızıla boyanmıştı.
    #34958976 O Elyondu, hiçbir ölüm böyle değildi. Yaratıcı ölmüştü, ilk insan onu öldürmüştü.

    Thomas hâlâ anımsıyordu, “Benimle birlikte öl.” Bu Elyon’un sözleri Tanrı’nın ayetleri.
    Thomas düşünceler içerisinde kızıl suya girdi. Derinlere daha derinlere ciğerleri suyla dolmaya başladı ve Elyon’a dua etti. Thomas suda öldü ve Elyon onun duasını kabul etti. Thomas can kazandı, (Tanrı insan mı, bir araçta kendini imha et tuşu yapacak kadar insan değil.)
    Tanrı’nın ölümü ölüm müydü?
    Bedenlerden bedenlere mi, geziyordu?
    Peki iyi ile kötüyü ayırt edebiliyor muydu? Yoksa Tanrı çocukça oyun mu, oynuyordu?

    Thomas tekrardan Elyon’un suyunu tatdı ama bu suda sadece inanlar şifa buldu.
    Thomas onun asil savaşçısı Mikil, Rachelle ve çocukları. Geride inanmayanlar ve şeytanlar...

    Hırsız polis oynamaya başlayacaklardı, “Kaçan kovalanır.” Ormandan tek çare olan, Çöl! Çöle! Doğru yol almaya başladılar ama arkalarında binlerce, Güruh ordusu. Barış için kan, daha çok kan! Rachelle, Thomas’ın arkasına binmişti. Şeytanın okları arkalarından geliyordu. Thomas ve ailesi atları dört nala dikmiş son surat ilerliyorlardı, tek sorun arkalarındaki, binlerce kana susamış şeytanlar...

    Bir an Thomas nefes alamaz oldu! zamana durdu! Rachelle’nin soluk alık verişleri ağırlaştı, sırtına 3 ok isabet etmişti, at her bir öne bir yukarı gittikçe okların acısını daha çok tadıyordu, duramazlardı. Arkalarından gelenler vardı. Rachelle’yi çabucak, Thomas’ın önüne aldılar başını Thomas’ın gögüsüne yasladı kollarını arkadan Thomas’ın beline bağladılar, hızlıca. Devam ettiler yollarına bir an hem aradaki mesafe arttı düşmanı göremiyorlardı ama Thomas’ta, Rachelle’nin kollarındaki soğukluğu hissetti, Rachelle’nin gözleri bir daha açılmamak üzere kapandı, nefes alış verişi kesildi. Thomas’ın ağlamaktan başka birşey yapacak çaresi yoktu. Rachelle’yi çöle yakın bir yerde gömdüler, kahramanımız ve çocukları ağlıyorlardı.
    Mecburen yola devam ettiler, üzerine Gül koklatacaktı ama sırası değildi...
    #34965816

    Tanrı ölür sen doğuşu hatırla...


    Yolculuk “BEYAZ” ile devam ediyor..
  • Sayın Sinan Meydan’ın yazmış olduğu 5 ciltten oluşan Akl-ı Kemal serisinin 4.cildi üzerine olup, 3 bölümden oluşacaktır… İlk yazı bölümü Atatürk’ün Uçak Sanayi Projesi üzerinedir.
    Atatürk’ün uçakla tanışması 1910’a kadar uzanır. İlk kez 10 Eylül 1910’da Fransa’daki Picardie Manevraları’nda karşılaşmıştır uçakla. Uçakların gücünden oldukça fazla etkilenmiş ve bu kadar hazırlığın barış için yapılamayacağının farkına varmıştır. Gerçekten de Sanayi İnkılabı sonrası açığa çıkan ham madde ve pazar arayışı, kendilerinde olmayanı zorla alma isteği karşısında çaresiz bırakmıştır devletleri. Gelişen sanayiyle birlikte de yeni teknolojiler geliştirilmiş ve ölüm kusan makineler icat edilmiştir. Bunlardan belki de en önemlisi havacılık sanayidir. Elbette Osmanlı Devleti de Avrupa ülkelerindeki bu gelişmeler karşısında eş zamanlı olarak harekete geçmiştir. Ancak Osmanlı, gerekli bilgi, teknoloji ve yetişmiş insana sahip olamadığı için hiçbir zaman kendi uçağını yapamamıştır. Atatürk’ün yalnızca tek bir işle meşgul olamayacak kadar geniş bir beyin kütüphanesine sahip olduğunu anlatmaya gerek yoktur zannımca. Osmanlı’nın en çetin günlerinde dahi cepheden cepheye koşarken bir taraftan da siyasi, sosyal, kültürel ve bilimsel birçok farklı alanda da araştırmalar yapmaya devam etmiştir. Bunlardan biri de havacılık ve uçaklardır. 15 Temmuz darbe girişiminde dahi ABD, bizi en güçlü yerimiz olan hava kuvvetlerinden vurmayı denemiştir. Hatta çarpıcı bir örnek vermek gerekirse Talat Aydemir olayı olduğu zaman, Ankara’yı ele geçirerek ihtilal yapmak için yakın civardaki kara birlikleriyle anlaşan Aydemir, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in “bir tank hareket ederse bombalarım” resti üzerine geri adım atmıştır. Bakınız Irak savaşı. Havaya hükmederseniz kara da sizin olur. Uçakların ne derece önem taşıdığı apaçık ortadadır. Atatürk, geleceğin en etkili silahının uçaklar olacağının farkındadır. Bu yüzden Türk’ün havacılıkta Batının gerisinde kalmaması gerektiğine inanmıştır. 1936 yılında “Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesini beklemek için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır…” sözünü boşuna söylememiştir. Gerçekten de oldukça şaşırtıcı bir öngörüde bulunan Atatürk haklı çıkmış, bu mucize 2000 yılından önce gerçekleşmiştir. 5000’de fazla kitap okumuş bir insanın geçmiş odaklı yaşaması tabi ki düşünülemez. Geçmişin bilgisine sahip ama geleceği hedefleyen bir liderdir Atatürk. Bakınız, kabul etmek zorundayız ki Atatürk’ün hamurunda değiliz. Okumayı boş zaman etkinliği olarak gören; hatta ilk 5 sayfada esnemeye başlayan bir neslin Atatürk’ü anlaması beklenemez. Çok okumak çok çalışmak gerekir. Bakınız yapay kanatlarla uçmayı deneyen Hazarfen Ahmet Çelebi, bakınız roket yapan Lagardi Hasan Çelebi… Milletimizin derinden gelen köklerinde her zaman uçmak isteği mevcuttur. Bunun farkında olan kahramanımız da bu yolda durmaksızın çalışmış, araştırmış ve hatta kitaplardan kadim tarihi dahi okumuştur. I.Dünya Savaşı biter bitmez Almanlar, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar tıpkı bugün yaptıkları gibi ellerindeki demode silahları geri kalmış ülkelere satıyorlardı. Çünkü bunlardan çok daha etkili yenilerini yapacak fabrikalar kurmakla meşgullerdi. Bunun farkında olan Atatürk de “Biz yeni ve genç bir Türkiye kuruyoruz. Dost, düşman ülkelerin geride kalmış teknolojilerine gereksinmemiz yok. Ya en yenisini kurar, onlarla boy ölçüşürüz ya da biraz daha sabreder, bunu yapabilecek güce erişmemizi bekleriz…” diyerek yeni Türkiye’nin yol haritasını çiziyordu. Cumhuriyet kurulduğunda toplu iğne dahi üretmekten aciz bir ülke olan Türkiye’nin uçak üretmeye başlaması gerçekten tarihe altın harflerle yazılması gereken bir düşünce, bir mücadele, bir başarıdır. Elbette hiçbir başarı, çalışmadan, üretmeden, mücadele etmeden ortaya konulmuyor. Atatürk de elindeki iki kuruşun bir kuruşunu kitaplara verdiği için, durmadan okuduğu için, milletini kendinden öte tuttuğu için bu başarıları elde etmişti. Ancak ne yazık ki Atatürk’ten sonra gelenler onun bu mirasına sahip çıkmadığı gibi yapılanları da birer birer ortadan kaldırmıştır. Vecihi Hürkuş, Tayyare Otomobil ve Motor Türk AŞ, Kayseri Uçak Fabrikası ve Nuri Demirağ Uçak Fabrikası… Hepsi ya ihmal edildi ve terkedildi ya da beklenen ilgiyi görmeyerek iflasa zorlandı. Milletimizin şu an yaşadığı günler adına ne büyük kayıptır değil mi? Peki ya bugün, geçmişten ders aldık mı? Aynı hataları tekrarlıyor muyuz? Bunu görebilen ben ya da sizler… Neden üst siyasiler, devleti yönetenler göremez? Neden geçmişe dair saçma sapan bir hesaplaşmanın içerisine girerler? Gelecekteki bizler de aynı şeyleri mi söylemek zorunda kalacaklar: “Milletimizin şu an yaşadığı günler adına ne büyük kayıptır?” Bugün artık yeni nesil savaş uçakları üretiliyor. Hükümetlerin kontrolündeki bilim insanları, doğa olaylarına hükmetmenin yollarını arıyorlar. Ne kadar gerçekçidir bilinmez. Ne kadar ulaşılabilir bir hedeftir tartışılır. Ancak geçmişe baktığımızda, bugünün gelişmeleri de imkansız görünüyordu. Nitekim Atatürk dâhinin tanımını yaparken, “Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu zaman herkes onlara delilik der.” diyordu. Atatürk 1920’lerin ve 1930’ların dünyasında birçok insana akıl dışı ve hayalci gelen havacılık ve uzay konularında sadece kendisi okumamış, bu konularda halkın da okumasını sağlamıştır. Dünyada pek az kimsenin farkında olduğu uzay sanayi, genç cumhuriyetin ilgilendiği, araştırdığı konular arasındadır. Bugün dünyanın geldiği noktaya baktığımızda zamanının uzay ve havacılık araştırmalarının meyvesini alıyor devletler. Biz Atatürk’ten sonra oldukça geri kaldık hatta unuttuk uzay ve hava sanayini. Daha henüz yeni yeni bireysel araştırmalarla ilerleme kaydetmeye çalışıyoruz. Her ne kadar oldukça fazla geri kalmış olsak da hiçbir şey için geç kalmış sayılmayız. Ama en başta Kemalist akla geri dönmek zorundayız. Yani Sinan Meydan’ın dediği gibi Akl-ı Kemal olmak zorundayız…
  • (Damien ile ortak çalışmadır.)

    “Silah üretimine son hız devam etmeliyiz. Terörsel faaliyetler ve halkımızın baskısı gün geçtikçe artmakta. Halkın saf kesiminin desteğini kaybedersek, bu iktidar daha fazla ayakta kalamaz. Onlara istediklerini vermeliyiz.”
    “İyi hoş konuşuyorsunuz bakanım da, ülkenin bütçesi ortada. Silahların yapımına devam etmeliyiz diyorsunuz ama hangi parça ülkemizde üretiliyor ki? Hepsi ithal... biz sadece birleştiriyoruz, yapboz yapmakla bu iş ilerleyemez maalesef. Elbet bir gün bir yerden patlak verecek.
    “Halkın bunu bilmesine imkan tanımayalım. Hepsi yerli sanılmalı ki destek artsın. Bütçe konusuna da gelecek olursak... vergileri artırırız olur biter.”
    Bir toplantıyı daha böyle sonlandırmıştık. Gün geçtikçe ülke iyiye mi gidiyordu, yoksa kötüye mi? Bilmiyorum. Televizyonlara oynuyorduk, bu su götürmez bir gerçekti. Uyanıklar vardı elbet, gerçekleri kavrayabilen. Ama her yerde olduğu gibi doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, kısaca onları kim dinlerdi ki... çok değerli yazarlarımızdan biri der ki: “Bir tarafta nimet denizinde yüzen imtiyazlı sınıf, diğer tarafta külfet çukurunda çırpınan sahipsiz çoğunluk varsa; bir tarafta insanlar vatan için can verirken, diğer tarafta vatanın, bayrağın sadece edebiyatı yapılıyorsa, o ülkede iç huzurdan kesinlikle söz edilemez.”
    Mesai saatimi doldurup evime döndüm. Huzurlu vakitler geçiriyordum, ailemle. Ta ki telefonum çaldığı ve özel kalem müdürümün öldüğü haberini alana kadar.

    **
    “Bakanım, bakanım! Ne düşünüyorsunuz özel kalem müdürünüzün ölmesi konusunda?”
    “Sizce bir suikast mi?”
    “Geçen hafta yapılan sağlık kontrollerinden vücudunun tertemiz çıktığı öğrenildi, sizce bu devlete düşman insanların düzenlediği bir suikast mi?”
    “Bu ölümün sizin için tehdit oluşturduğu doğru mu?”
    “Arkadaşlar, lütfen. Şu an durum hakkında net bir bilgiye sahip değilim. Ama suikast olmadığı açık ve net. Hiçbir güç, bu yüce ve asil devletin bir neferine zarar vermeye cesaret dahi edemez. Ki cesaret ederse de, biz icabına bakarız. Ecelin ne zaman geleceği belli olmaz, hepimizin bildiği gibi. Halkımız endişelenmesin, her şey kontrolümüz altında.”
    “Peki, son haftalarda sürekli ölen üst düzey devlet memurları hakkında ne söyleyeceksiniz? Onlarında mı eceli gelmişti?”
    “Müsaadenizle içeri girmem lazım, yolu açın lütfen.”
    Ve böylece yine medyaya oynamışlardı. Cumhurbaşkanı’nın emri ile ülkenin en zeki profesörleri ve dedektifleri toplanmıştı, ard arda olan ölümleri sonuçlandırmak adına.

    **

    "Basına daha fazla sızmadan bu sorunu derhal çözmemiz gerek."
    "Bence de. Eğer halk bu olayla daha fazla yüzgöz olursa üst makamlar bizi rahat bırakmaz."
    Sinek vızıltısı gibi uğultular. Her kafadan ayrı bir ses.
    "Arkadaşlar bir sakin olun. Daha sorun ne onu bile tam olarak bilmiyoruz. Nancy, en başından itibaren her şeyi özet geç." dedi Edwin.
    Nancy sandalyesinde doğruldu, önündeki birkaç belgeyi karıştırdı ve boğazını temizleyerek ayağa kalkıp konuşmaya başladı:
    "Ne ile karşı karşıya karşı olduğumuz hakkında en ufak bir fikrimiz dahi yok. FBI ve diğer polis kuvvetleri arkamızda. Bizden olayı açığa çıkarmamızı ve bunların arkasında her kim varsa ona dair ipucu elde etmemizi istiyorlar. O yüzden burada toplandık.
    Bendeniz Nancy Milagros, Edwin Lee’nin 1.5 yıldır asistanıyım. Onunla birçok vakayı aydınlattık. Bu seferki diğerlerinden farklı; çünkü neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz. Yani karşımızda psikopat bir katil mi var yoksa bambaşka biri mi, bilmiyoruz. Onun kim olduğunu öğrenmek için buradayız.
    Burada bulunan herkes alanında uzman kişiler. Ben ise, Edwin Lee'nin asistanı olmakla beraber, daha çok bürokratik işleri halledeceğim.
    Hepinizin dosyanıza da tek tek göz attım, demek ki devlet sorunu büyük görüyor da, bu kadar özel kişileri bir araya toplamış. Yani, beyler, sorun ciddi.
    Şimdi gelelim soruna. Kısaca özet geçeceğim.
    Toplu bir ölüm söz konusu. Ve bu ölenlerin hepsi de, aynı sebeplerden öldü; bu yüzden de hepsini öldüren katilin -ya da katillerin- aynı olduğunu varsayıyoruz.
    Aynı sebepten ilk birkaç ölüm dikkat çekmedi, ama ölümler arttıkça devlet bunun farkına varmaya başladı ve bizi tek bir çatı altında buluşturdu.
    Ölümler belirli bir bölgenin içinde meydana geliyor, yani kısa çaplı diyebiliriz. Bu yüzden aynı sebepten ölen ilk kişiyi bulmak zor olmadı. Ha, bu insanları öldüren şeyi bulmamıza da ramak kaldı. Cesetleri adli tabibe gönderdik, gün içinde sonuçlar elimize ulaşır.
    Ve işte ilk vaka:
    Petra Cotes, 37 yaşında, aslen Hollandalı. Ve Dışişleri Bakanı Stef Jons’un Özel Kalem Müdürü. Evli, 2 çocuğu var.
    Bakanın, diğer çalışanların ve ailesinin ifadesi alındı.
    Petra Cotes bundan 2 hafta önce öldü. Vücuduna zehir mi enjekte edildi, bu zehir etkisini ne kadar süre içinde gösterir, bilmiyoruz. Ama laboratuvar tahlilleri gelince öğreneceğiz. Bu akşam da bir toplantı olacak. O zamana sonuçlar çıkar.
    Ailesinin ve diğerlerinin ifadesine göre, öldüğü günden önceki birkaç gün hiçbir şeyi yokmuş. Ölüm saatinden birkaç saat önce kötüleşmeye başlamış, ve hastaneye kaldırılmış. Ama ne yazık ki ameliyat esnasında ölmüş. Doktorlar daha erken hastaneye getirilseydi, belki şansı olabileceğini; ya da belki de adamın sinsice yayılan bir kanser hücresine sahip olabileceğini söyledi.
    Tek vaka bu olsaydı, kanser hücresi olduğunu düşünebilirdik ama bu duruma benzer birkaç kişi daha var ve ölenlerin hepsi de üst düzey devlet memuru. Kasıtlı yapılan bir şey mi yoksa tamamen tesadüf mü, bilmiyoruz, ama şunu biliyoruz ki; eğer bir şeyler yapmazsak büyük bir katliam gerçekleşebilir. Olay bu.
    Elimizde olan verilere göre kendimce bir değerlendirme de yapmak istiyorum. Karşımızda muhtemelen psikopat bir katil var ve her kimse kurbanların vücutlarına bir zehir enjekte ederek öldürüyor. Ayrıca kurbanlarını da, üst makamlardan seçiyor. Bu noktada bir mesaj veriyor olabilir. Belki de romanlarda okuduğumuz türden bir polisiye romanının içindeyiz. Bir tür kovalamaca. Laboratuvar sonuçları gelsin, kesin sonuçlar elde ederiz. Ve akşamki toplantıda da, bundan sonraki süreçte ne yapacağımızı konuşuruz."
    Nancy konuşmasını bitirdikten sonra sandalyesine oturdu ve bir süre kimse konuşmadı. Bir süre sonra ekip başkanı Doktor Edwin konuşmaya başladı:
    "Ben de Nancy gibi düşünüyorum. Şimdilik yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ancak laboratuvar sonuçları çıktıktan sonra bir şeyler yapabiliriz. Nancy adli tabibe ilet, elini çabuk tutsun, çünkü mesele acil.
    Her neyse. Kafanızı toplamaya bakın. Zihninizi içi boş düşüncelerden arındırın ve sadece olaya odaklanın. Dağılabiliriz. Nancy sen benimle burada kalıyorsun."
    Diğer profesörler ve dedektifler Doktor Edwin'e selam verip odadan çıktı, ve Nancy Doktor Edwin'in karşısına oturdu.
    "Kimsenin olayın ciddiyetini kavradığını düşünmüyorum. Görünen o ki, herkes zanlı yakalansa da, evimize gitsek derdinde. Ama bilmiyorlar ki, olay ciddi. Belki birimizin yemeğine çoktan bir şey enjekte edildi ve belki sabaha biz de sağ çıkmayacağız. Ama olayın ardında ne var, onu öğrenmek için elimden geleni yapacağım. Senden istediğim, akşamki toplantıya elle tutulur bir şeyler getirmen ve olaya kafa yorman. 1.5 yıldır birlikte çalışıyoruz, ve karmaşık görünen olaylara mantıklı bir açıklama getirebiliyorsun. Bu vakada da aynı şeyi yapmanı istiyorum. Anlaşıldı mı?"
    "Anladım. O zaman akşam görüşürüz." Dedi ve odadan çıktı.

    **

    Doktor Edwin paltosunu askılığa astı, güzel bir duş aldıktan sonra New York'un boğucu binalarına bakan pencerenin önündeki koltuğa oturdu ve başını sıvazlayarak düşünmeye başladı.
    Neyle karşı karşıyalardı? Psikopat bir katil mi yoksa akıl hastanesinden kaçmış şizofrenik bir deli mi? 1. ihtimali düşünmek istiyordu, çünkü eğer karşılarındaki bir deli ise, ölmediği sürece durdurulamazdı. Ama eğer sadist bir katil ise... ya da sadece geçmişte yaşadığı bir travma yüzünden insanları öldürüyorsa? Neden sadece devlet memurlarını öldürüyor peki? Sadece bir tesadüf mü? Sanmıyordu. Belki de, zanlı küçükken devlet memurları evlerine hacize gelmişlerdi ya da babası suçsuz olduğu halde hapse atmışlardı... ve bu yüzden devletle bağlantısı olan herkesi acı çekerek öldürmeye karar vermişti. İntikam.
    Edwin'in tek bildiği bir şey varsa, o da katilin gayet soğukkanlı ve zeki oluşuydu. Katil insanların psikolojileriyle ilgili birçok şey okumuştu, ve genelde bütün seri katiller, zeki ve soğuk kanlı olmakla beraber, polisle alay da ederdi. Belki de öldürdüğü insanlar üzerinden mesaj vermek istiyordu... Devlet başkanlarına, bir insan uzağındayım der gibi... Ölenler daha çok bakanların ve dernek başkanlarının yardımcılarıydı, ve bu noktada, "Sana gitgide yaklaşıyorum" mesajı veriyor olabilirdi.
    Pekâlâ. Amacı neydi? Edwin tüm bunların sebebinin sadistçe bir zevk olduğunu sanmıyordu. Ellerinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen böyle düşünüyordu, çünkü yaşı genç olmasına rağmen pek çok şey yaşamıştı, bu yüzden hisleri gelişmişti.
    Diğer asalak proflardan iş çıkar mıydı acaba? Edwin'e köstek olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu, ama onlarla çalışmak zorundaydı. Aşağılık budalalar. Okumuş eşekler. Tek bir ideolojiye saplanıp kalmışlardı. At gözlüklerini çıkaramıyorlardı. Bu ölen insanlar onların zerre umrunda değildi, tek dertleri bir an önce eve dönmeleriydi. Halka iyi rolü oynayan fakat aslında bir çöp kadar bile değerli olmayan tipler... Üç beş kuruş para için vatanını satacak kadar aşağılık olan tipler...
    Bir tek Nancy vardı. Beraber birçok vakayı aydınlatmışlardı.
    Ciddi bir tip değildi asla. Giyim kuşamına pek dikkat etmeyen, yıkık dökük bir pansiyonda tek başına geçinen biriydi. Ayaklarının üstünde duruyordu yani... Güçlü kadın profili.
    Annesi ile babasını genç yaşta kaybetmiş, sonra boş zamanlarında çalışarak biriktirdiği parayla okumuş, ve Edwin'in asistanı oluvermişti işte.
    Edwin'in aklı karışık olduğu zamanlar, ne düşüneceğini ne yapacağını bilemediği zamanlarda yardım ederdi Nancy. Gerçekçi biriydi. Kendini beş para etmez erkeklere yedirmezdi.
    Zekiydi de. Edwin çok iyi hatırlıyordu, çözümlemesi çok karışık bir vakayı, mantıklı ve kabul edilebilir bir hâle getirebilmişti. Her doktora Nancy gibi bir asistan lazımdı yani.

    Tek yapmaları gereken ipucu toplamak ve bunları FBI ile paylaşmak, ve gerisini FBI'a bırakmaktı.
    Katil nasıl biriydi acaba? Muhtemelen ilk bakışta katil izlenimi uyandırmayan biriydi. Sıradan biri. Ama iç dünyasında bambaşka biri.
    Off. Şu anda bunları düşünecek hâlde değildi. Akşamki toplantıdan elle tutulur bir şeyler elde ettikten sonra, yatakta tavana bakarak düşünürdü. Aklını en iyi böyle çalıştırırdı: Loş ve sessiz bir ortamda tavana bakarak.
    Şu anda sadece kendini rock müziğin inişli çıkışlı ritimlerine vermek istiyordu. Kulaklığını taktı ve "Rock Müzik" adlı oynatma listesini açtı.
    Gelecek umut vericiydi, tek yapması gereken akışına bırakmaktı. Gelecek onu yönlendirirdi. Gelecek, hakkında endişenilmesini sevmezdi. Her doktorda bulunması gereken özelliklerden bir diğeri ise, Scarlet O'Hara gibi olabilmekti..

    **

    Doktor Edwin ve asistanı Nancy toplantı salonuna geldiğinde, tüm proflar ve dedektifler yerleşmiş, onları bekliyordu. Doktor Edwin gözlüklerini düzeltti, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Neler bulabildiğimize bir bakalım, seni dinliyoruz Nancy.”
    Nancy ayağa kalktı, bol kazağının kollarını avucunun içine daha fazla çekip, elindeki kağıtlara göz atarak buldukları ipuçlarını anlatmaya başladı:
    “Adli tıp raporuna göre; öldürülen adamımızın kanında herhangi bir zehre rastlanmadı. Geçen hafta yapılan sağlık kontrollerinde de vücudu temiz çıkmış. Ama adamımızın beynini besleyen arterlerinde tıkanıklık olduğuna ve bunun da öncelikle felcine ardında ölümüne sebep olduğu ortaya çıktı. Neden daha önce farkedilmedi veya neden yapılan sağlık kontrollerinde ortaya çıkmadı, bilmiyoruz. Bu da kötü cool katilimizin maarifeti.”
    Doktor Edwin’in dikkatini çekmişti ‘kötü cool’ tanımı. Nedenini Nancy’ye sorma ihtiyacı hissetti. Nancy:
    “Kamera kayıtlarından.” Doktor Edwin şaşırmıştı. Çünkü kendisi bizzat kontrol etmişti kamera kayıtlarını ve herhangi bir ipucuna rastlamamıştı. Bakanlar toplantısının yapıldığı binadaki kamera kayıtlarına, evindeki kamera kayıtlarına, şahsi bürosundaki kamera kayıtlarına; her yerdeki... kısaca her yerdeki kamera kayıtlarını dikkatlice izlemişti.
    “Nasıl yani? Ben izledim, tüm kamera kayıtlarını. Baştan sona, defalarca kez hem de.” diye sordu doktor Edwin. Nancy bilgisayarın başına geçerek, birkaç tuşa dokundu ve perdeye görüntüleri yansıttı. Kırmızı halka içine alınmış; uzun boylu, siyah takım elbise içinde, kameraya uzak mesafede olduğu için yüzü seçilemeyen bir adam vardı. Kulağında yine siyah renkte bir kulaklık vardı ve öylesine dik duruyordu ki, dünyaları ben yarattım pozu veriyordu. Nancy bir kez daha tuşa dokundu, bu sefer özel kalem müdürünün arabasının yanında duruyordu aynı adam, sanki koruma gibi. Ama yine kameraya uzak mesafede olduğu için yüzü seçilemiyordu. Bir sonraki fotoğrafta, yine diğer fotoğraflarda olduğu gibi kameraya uzak ama müdüre yakındı. Nancy:
    “Peki şimdi farkedebildin mi?” Edwin mağrur bir edayla:
    “Elbette farkettim, ama bu onun kötü cool adamımız olduğunu kanıtlamaz. Buna nasıl bir açıklama getireceksin?”
    “Çünkü, 4 yıldır müdür aynı koruma ve yardımcılarla birlikte çalışıyor. Bu adam, sağlık kontrollerinden sonra müdürün etrafında çok fazla görünmeye başladı. Ve aynı hafta içinde, müdürün çocuklarını okuldan alan korumayla birlikte bu adamda gitmeye başladı, bunu da kamera kayıtlarından görebiliriz. Ve bu adam müdür öldüğünden beri ortalarda görünmüyor. Sence bu normal mi? 4 yıldır aynı olan düzen neden 1 hafta içinde bozulsun ki?”
    Doktor Edwin hala ikna olamamıştı. Ama bir yandan da aklına yatıyordu çünkü Nancy’nin teorileri her zaman tutardı. Görünen o ki, Kızıl Bilekliği takma vakti gelmişti.