• anayasanın dediği gibi, kimse eşit ve özgür doğmamıştır, herkes eşit yapılır.
  • Hepimiz birbirimize benzemeliyiz. Hiç de, anayasanın dediği gibi, kimse eşit ve özgür doğmamıştır, herkes eşit yapılır. Her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılamasına yol açacak dağlar yoktur.
  • "Güvendiğim" kişiye hoşgörü ve ilgi ile yaklaşmak.
    Peki,madem böyleyim.Böyle olduğm örnekleri çoğaltıp,bu durumu biraz daha derinden inceleyebilir miyim?Bir düşünmeye değer.
    Güveniyor isem daha önceden bildiğim bir kümenin elemanı ile ilgili bir güven olması muhtemel.Güveninin bir tanımı bu.
    Güvendiğisem sağlam referanslarım olması muhtemel.
    Fakat referanslar da bu dezenformasyon ve tanımlamaların da,teknolojinin hızı ve insanoğlunun mecbur bırakıldığı yaşantı akımları sebebiyle,çürümüş olduğu bu çağda,güvenilirliğini yitiriyor.
    Demem o ki,evet herkes,herşey,biricik ,tek ve eşsiz
    Sanayi ürünlerinin bile bir teki diğer bir tekinin aynısı olamaz.
    Fikirler,düşünceler,duygular,madde ve manaya dair herşey sürekli bir devinim içinde değişerek yaşamaya hayatta kalmaya devam ediyor.
    Galiba şu noktaya gelince ilk ihtiyacımız tutsak olmamak,bizi zincirle genlerden bir an önce kurtulmak ve esir değil de özgür olmak.Hepimizin çırpındığı ilk şey.
    Özgürlük ve esaret.
    Sabahları uyanıyoruz.Bu özgürlük mü?Kimi zaman kahvaltı yapıyor yediğimiz şeyleri belki de bazen ertesi sabah ki kahvaltıda yeniyor farklı şeyler ile kahvaltı ediyoruz.
    Özgürlük,nasıl bir kahvaltıdır bunu hiç aklımıza getirmeden kahvaltıya ihtiyacımızın esaretini hayat boyu yaşıyoruz.
    İhtiyaçlarımız bu milenyum çağında esaretimize dönüşüyor.
    Bilimsel insanlar bunun dünyayı ele geçiren sistem tarafından böyle bilerek,bizi sömürmek ve kendilerinin özgürlüğünü ilan edebilmek,için,yapılandırıldığını yani özgürlüklerimizin esarete dönüştürüldüğünü bunda bile edilgen olduğumuzu salık vermekte.
    Buna hiç inanmadım....
    (Equilibrium)
  • “Tabutunu mezara koyacağımız bu adam, bütün kamuoyunun yasıyla uğurlanmayı hak edenlerden. Yaşadığımız çağda bütün boş kurgular anlamsızlığını ortaya koyuyor. Gözler hükmedenlerin gövdelerine değil, tinsel olanlarınkine yöneliyor ve bu gövdelerden biri yok olduğunda, tüm ülke ayağa kalkıyor. Toplumsal yas: Bu, bugün yetenekli bir adamın ölümünden duyduğumuz acıdır; milli yas: bir dehanın vefatının üzüntüsü. Balzac adı, efendiler, bir gün dönemimizi geleceğe taşıyacak olan parlak bir izle kaybolacaktır...
    Ölümü Fransa’yı dehşete düşürdü. Birkaç ay önce evine dönmüştü. Ölümün yaklaştığını hissettiğinden, tıpkı büyük bir yolculuk öncesinde akşam anneye sarılmak gibi, vatanını tekrar görmek istedi. Yaşamı kısa, ancak dopdoluydu; yaşadığı gün sayısından çok eseri vardı. Ah, bu güçlü, yorulmak bilmez işçi, bu filozof yazar, bu düşünür, bu deha aramızda tüm büyük adamların yazgısı olan fırtınalar ve savaşlarla dolu bir hayat yaşadı. Bugün artık huzur içinde dinleniyor. Artık kavga ve nefretten uzak. Bir ve aynı günde hem mezarına hem şöhretine ulaşıyor. Başımızın üstünü kaplayan bulutların yukarısında, vatanımızın yıldızları altında parlayacak artık. Siz hepiniz, buradaki herkes onu kıskanmıştır. Ancak böyle bir kaybın karşısındaki acımız ne kadar büyük olursa olsun, felaketi kabul edelim, iyisiyle kötüsüyle her şeyi olduğu gibi kabul edelim. Bizimkisi gibi bir çağda büyük bir ölüm yaşandığında ve yaşandıktan sonra, kuşku ve şüpheyle dolu ruhların dinî bir sarsıntı geçirmesi belki iyi, belki de gereklidir. Halkı en yüce sırla karşı karşıya getirip herkesin eşit ve herkesin özgür olduğu ölümü düşünmesini sağlayan kader ne yaptığının çok iyi farkındadır. Yüce bir ruh görkemli bir tavırla öteki hayata girdiğinde, çoğunluğun üzerinde uzun bir süre dehanın görünür kanatlarıyla uçan bir varlık aniden o güne kadar göremediğimiz kanatlarını açıp bilinmezde kaybolduğunda zihinlerimizde yalnızca ciddi ve yüce düşüncelere yer vardır. Hayır! Bilinmez olan bu değil! Başka üzüntülü durumlarda daha önceden de söylemiştim ve tekrarlamaktan yorulmayacağım: Bu, gece değil, ışıktır. Hiçlik değil, sonsuzluktur. Son değil başlangıçtır. Siz hepiniz, beni dinleyen herkes, doğru değil mi bu söylediklerim? Bunun gibi cenazeler ölümsüzlüğün kanıtıdır...”
    Bunlar Balzac’ın yaşarken hiç duymadığı sözlerdir. Kendi romanının kahramanı gibi Père Lachaise’den Paris’i fethedecektir.
  • Bir savaş patladığında insanlar, "Uzun sürmez bu, çok aptalca!" derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendisini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi, kendilerini düşünüyorlardı; bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçekdışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider; önlemlerini almadığından da başta hümanistler gider. Yurttaşlarımız da başkalarından daha az ya da çok suçlu değildi; alçakgönüllü olmayı unutuyorlardı, hepsi bu ve kendileri için hâlâ her şeyin olanaklı olduğuna inanıyorlardı; bu durum da felaketlerin olanaksızlığını varsayıyordu. İşlerini yapmayı sürdürüyorlardı, yolculuklar ayarlıyorlardı ve düşünceleri vardı. Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşünecekler di ki? Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacak.
    Albert Camus
    Sayfa 45 - Can Yayınları, 33. Basım, Çeviri: Nedret Tanyolaç Öztokat
  • Hepimiz birbirimize benzemeliyiz. Hiç de, anayasanın dediği gibi, kimse eşit ve özgür doğmamıştır, herkes eşit yapılır. Her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılamasına yol açacak dağlar yoktur.
  • … özgür bir toplumda herkes gibi sanatçıya da yurttaşlık hakları yeter. Sanatçının kendini yurttaşlarından üstün saymaya hakkı olmadığı gibi onlara verilenden daha fazlasını istemeye de hakkı yoktur.
    Tahsin Yücel
    Sayfa 117 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı