Necip Gerboğa, Sizin Memlekette Eşek Yok Mu'yu inceledi.
 14 Nis 05:16 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

O güzel atlara binip giden o güzel insanlardan biriyle, Aziz Nesin'le ve onun kıymetli bir eseriyle tekrar beraberiz sevgili okur dostlarım...

Son günlerde 'timeline'larımızın bu değerli aydınımız ve onun eserleriyle dolup taşmasına vesile olan #28388406 etkinliğini tertip eden NigRa 'ya ve tabii ki etkinliğin fikir babası, Nesin Vakfı'nın fahri temsilcisi, Aziz Nesin'in 1k'da daha çok okunması ve tanıtılması için gerçekten çok büyük bir emek ve mesai harcayan çok değerli dostum Tuco Herrera 'ya en içten teşekkürlerimi gönderiyorum...

İncelemem daha çok Aziz Nesin üzerine odaklanacak ama öncesinde kitapla ilgili kısa bir bilgi paylaşmalıyım sizinle;

Sizin Memlekette Eşek Yok Mu adlı eser, 'Aziz Nesin'in Aziz Nesin'den Seçtikleri' alt başlığıyla ilk olarak 1995 yılında AD yayıncılık tarafından basıldı. AD yayıncılık, Doğan Yayın Holding'e bağlı olan, şimdi Doğan Egmont olarak bildiğimiz yapının ilk versiyonudur. O yıllarda Milliyet Yayıncılık harika bir proje ortaya koydu. Gazete yayıncılığının avantajlarını kullanıp, gazete kağıdına kitaplar basarak ve yine yay-sat aracılığıyla bunu tüm gazete bayiilerine ulaştırarak maliyeti ucuza gelen bu kitapları çok cüzi fiyatlarla okurla buluşturdular. Kitaplarını basacakları yazarlarla da yine sembolik telif anlaşmaları yaptılar. Çünkü bu bir okuma projesiydi ve bu proje sayesinde pek çok kitap yüz binlerce eve girmiş oldu.

İşte Aziz Nesin de AD Yayıncılık'ın yönetmeni Yalvaç Ural'ın teklifi üzerine bu eseri hazırladı. Kendince beğendiği, okurlarının da seveceğini düşündüğü öyküleri bu kitapta bir araya getirdi. Ee böylesine seçmece bir eser olunca, yıllar içerisinde Aziz Nesin'in en çok okunan kitaplarından biri oldu bu kitap... Ben de yayınlandığı sene ilk baskısını alıp okuduğum bu kitabı, 23 yıl sonra tekrar okuma şansı elde etmiş oldum... Meraklısı için ilk baskının görsellerini de paylaşayım sizinle:)

https://i.hizliresim.com/EPjR5A.jpg

https://i.hizliresim.com/XPZXkk.jpg

Şimdi size Aziz Nesin'in gülmece öyküleri gibi komik mi komik, sizi gülmekten kırıp geçirecek, gözünüzden yaşlar akıtacak küçük bir hikaye anlatmak istiyorum...

Zamanın birinde, Doğu ile Batı arasında, tam sınırda kalan güzel bir ülke varmış. Tam sınırda kaldığı için ne Doğu ne de Batı sahipleniyormuş bu ülkeyi... O yüzden bu ülkede yaşananlar yine bu ülkeye mahsus kalıyormuş... Ülkenin ak saçlı, kara kaşlı, buruk bakışlı bir aydını varmış... Bu aydın hayatı boyunca ülkede yaşayan fakir fukaranın, ezilmişlerin, horlanmışların, kenara atılmışların sesi olmaya, onların sesini yukarılara duyurmaya gayret edip durmuş... O kadar çok kitap yazmış ki, kitapları üst üste dizseniz aydının boyunu geçiyormuş neredeyse...

Aydınımızın anlatacak çok hikayesi varmış... Bu hikayelerde toplumun belini büken zamlardan tutun da, arap saçından hallice bürokrasi taşlamalarına kadar ne ararsanız varmış... Aydınımız gittiği her köyde, geçtiği her kasabada mutlaka orada yaşayan insanların arasına girer, onlarla konuşur, dertleşir ve tüm sıkıntılarını dile getirmek için notlar tutarmış... Sonra da evine gelir bunları tek tek kaleme alırmış...

'Yukarıdakiler' lafı düzünden anlamaz veya anlamazdan gelirler diye, edebi kaygıları bir kenara bırakıp bol bol mizah ve güldürü katmış yazılarına... Tabiri caizse her cümlesinde bir taş atıyormuş yukarı doğru... Olur ya, belki birisinin kafasına gözüne isabet eder de, lütfedip aşağı bakar; oradaki insanları da görür diye umut içinde bıkmadan, sıkılmadan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam etmiş...

Aydınımızın yaptıkları bununla da bitmemiş. O her zaman kendisinin yaşadığı ülkeye ve topluma borçlu olduğunu ve borcunu ödemeden ölmek istemediğini sık sık dile getirirmiş... Yazdıklarından belli bir gelir elde etmeye başlayınca kazandığı o parayla eğitim olanaklarından yoksun çocuklar için bir vakıf kurmuş. Kazandığı her kuruşu işte bu vakfa ve vakıftaki çocuklarının eğitimine harcamış... Çünkü o aydın, toplumu geliştirmenin ve daha iyiye doğru dönüştürmenin yegane yolunun eğitim olduğunu çok iyi biliyormuş...

Sonra efendim, günün birinde aydınımız kültürel bir etkinliğe katılmak üzere yollara düşmüş ve Anadolu'nun bir vilayetine gitmiş... O vilayette kendisi gibi başka okur-yazar-çizer aydınların ve diğer davetlilerin de katılımıyla etkinlik için otelde bir araya gelmişler... Onlar içeride konuşmalarını yapıp dostluk ve birlik mesajlarını iletirken otelin dışında küçük bir kalabalık birikmeye başlamış. Bu kalabalık kısa bir süre sonra gittikçe büyümüş büyümüş ve otelin dışında adım atacak yer kalmamış. Sonra bu kalabalık grup bir anda bağırıp çağırmaya başlamış... Her biri öfkeden çıldıracak duruma gelmiş... Sonra bakmışlar bu iş böyle olmayacak; bağırıp çağırarak öfkelerini dindiremiyorlar... Peki sonra ne yapsalar beğenirsiniz?

Dayanamayıp bizim aydınımızın da içinde olduğu oteli dört bir tarafından ateşe vermesinler mi?

Ve geldik hikayemizin sonuna... O yangın içinde 35 kişi dumandan boğularak ölmüş... Bizim aydın ise can havliyle cama dayanan itfaiye merdivenine kendini zor atmış... Sonra da merdivendeki görevli 'sen misin kurtulmaya çalışan' deyip bizim aydını darp etmiş ve aşağıdaki öfkeli kalabalığın arasına fırlatmış... Tam kalabalık aydınımızı linç etmek üzereyken polisler son anda gelmiş ve her tarafı kan içinde kalan aydını o kalabalığın arasından çekip çıkarmış... Hikaye de böylece bitmiş...

-----------------------------

İyi de neden kimse gülmedi bu hikayeye?

Hikaye yeterince komik mi değildi, yoksa ben mi güzel anlatamadım acaba?

Sanırım ben hikaye anlatırken Aziz Nesin kadar komik olmayı başaramıyorum... Kusur bende mi yoksa benim yazdığım hikayede mi, orasına siz karar verin...

-------------------------------

Ataol Behramoğlu'nun yukarıda bahsettiğim Madımak Katliamı'nda hayatını kaybedenler anısına yazdığı şiiri pek çoğunuz bilirsiniz;

yaşamak bu yangın yerinde
hergün yeniden ölerek
zalimin elinde tutsak
cahile kurban olarak
yalanla kirlenmiş havada
güçlükle soluk alarak
savunmak gerçeği çoğu kez
yalnızlığını bilerek
korkağı, döneği, suskunu
görüp de öfkeyle dolarak
***
toplanır ölü arkadaşlar
her biri bir yerden gelerek
kiminin boynunda ilmeği
kimi kanını silerek
kucaklıyor beni metin altıok
aldırma diyor gülerek
yaşamak görevdir yangın yerinde
yaşamak insan kalarak

Aziz Nesin'in hayatını da tek cümleyle özetlemeye kalksak sanırım bu şiirin son iki dizesi gibi etkili bir ifadeyi zor buluruz: Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak insan kalarak... Çünkü tam da bunu başarmıştır Aziz Nesin, yani başarması belki de en zor olanını... Adına ölüm fetvalarının verildiği, kitaplarının bir dönem okul kütüphanelerine sokulmadığı, adının geçtiği pek çok evde küfür kıyamet koptuğu ve nihayetinde yakılarak yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda, daha doğrusu bir yangın yerinde inadına yaşamıştır Aziz Nesin ve inadına insan kalmayı başarabilmiştir son nefesine dek...

Gelelim onu yakmaya gelen ve adına 'Müslüman' deyip Müslümanlığa onarılmaz bir leke süren o insafsız, yüreksiz, vicdansız yobaz takımına...

Onların o oteli yakmaya çalışması tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü bildiğiniz gibi yanma eylemi bir şekilde kutsal kitaplardaki cehennem tasviriyle özdeşleşen bir eylemdir. Yani aslında bu yobazlar, oteldeki insanları yakmaya çalışarak haşâ, kendilerini Allah yerine koymuşlar, kendilerince belirledikleri günahkârlara daha ölmeden ceza vererek, yakmak suretiyle sözüm ona bu dünyada o insanlara cehennemi yaşatmışlardır.

Yüzsüzlük bu ya, sonra da bunu yapan o caniler utanmadan, kıldıkları her namazın her rekatında Fatiha suresini büyük bir pişkinlikle okuyabilmişlerdir. Oysa ki Fatiha suresinin 4. ayeti olan 'Maliki yevmid din' ifadesinde Allah'a ithafen 'Hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) mâlikidir/sahibidir' denmektedir.

İşte bu yobaz takımı, günde 100'den fazla okudukları ayeti idrak edecek şuurdan yoksun oldukları için rahatlıkla kendi başlarına kararlar alıp yalnız Allah'a ait olan hesap ve ceza gününü onun adına veya kendilerini onun yerine koyarak bu dünyada uygulamayı kendilerine reva görmekten hiç çekinmemişlerdir.

-------------------------------

Durun daha bitmedi:) Madem buralara kadar geldik, sonunu da getirelim o halde...

Farklı meallerden defalarca okuduğum Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın bizlere vermiş olduğu ve konumuzla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm bazı emir ve tavsiyeleri kısa kısa paylaşmak istiyorum sizinle;

* Yetimlere sahip çıkın (sayısız ayet var ama örnek olarak Nisa-36)
* Yoksula ve yolda kalmışa hakkını verin (İsra-26)
* İhtiyacınız olandan fazlasını infak edin/paylaşın (Bakara 215)
* Her kim bir kişiyi,öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. (Maide-32)

Bir de hadis-i şerif var;

* “Sizin en hayırlınız insanlara en hayırlı olanınızdır.”

Şimdi bu ayetleri ve hadisi şerifi okuyunca insan, üzerine düşünmeden edemiyor... Bir tarafta kendini ateist olarak ifade eden Aziz Nesin, diğer tarafta ise din uğruna onu yakmaya çalışan birtakım yobazlar... İnanın kafam çok karışıyor bazen... Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, vakfında, tüm eğitim masraflarını kendi cebinden karşıladığı yetim çocuklarını da yanına alarak şöyle derdi herhalde;

Hadi Müslümanlar, bunu da açıklayın!

Herkese keyifli okumalar dilerim...

https://youtu.be/R0HlRdijGF0

15 Nisan Pazar/Kitap Hediye Günü :)
GÜNCELLENMİŞTİR...

Sevgili 1000k kullanıcıları;Türkiye’de kitap okumayı sevdirmek, yaygınlaştırmak ve daha fazla insanı kitapla buluşturmak amacıyla, “Okuyan Türkiye İçin, Herkese Her Yerde Kitap” sloganıyla gönüllü çalışmalar yürüten Herkese Kitap Vakfı, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle Türkiye’nin ilk Kitap Hediye Günü organizasyonunu başlatmış.

Her yılın Nisan ayının üçüncü Pazar günü olarak ilan edilen Kitap Hediye Günü’nde, insanların birbirlerine kitap hediye etmesini sağlamak, hediye vermenin ve almanın mutluluğunu insanlara yaşatmak için ülke çapında çeşitli etkinlikler düzenleniyor.Herkes tanıdığı veya tanımadığı birine “Benden Sana” diyerek kitap hediye ediyor.

Bu yıl da 15 Nisan Pazar gününe denk geliyor :)

Bizlerde bu başlık altında bir etkinlik mi yapsak ne dersiniz ? :)

[Daha önce hiç etkinlik yapmadığımı göz önünde bulundurursak,öncü olmak isteyen,fikir beyan etmek isteyen ve her türlü destek seve seve kabul edilir. :)]

Daha fazla kişinin görmesi için paylaşalım :)


***[Paylaşan,beğenen,yorum yapan arkadaşlara çok teşekkür ederim.Bu paylaşım altında bir etkinliği organize edemediğimden ötürü affınıza sığınıyorum.En azından böyle bir günün var olduğunu bilmemiz ve bildirmemizin de faydası olabileceğini düşünerek,isteyen çevresindekilere veya hiç tanımadığı birine kitap hediye ederek,yaşadığı yerde o tarihte bir etkinlik olup olmadığını araştırıp varsa etkinliğe katılarak 15 Nisan’ı geçirebilir.Umarım ilerleyen senelerde 1000k ve toplum olarak “Kitap Hediye Günü” anlam ve önemine yakışır etkinliklerde buluşuruz. :) Kitapla kalın güzel dostlar :) ]

Şimal, Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu'yu inceledi.
 22 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Nedendir bilinmez birşeyi bedava dağıtıyorlarsa eğer, bir heves herkes bedava sirke baldan tatlıdır diye alır hatta kapışır sonra sanki değersizmişçesine hiç ehemmiyet vermez..ya bi köşeye atar, ya hor kullanır, ya çöpe atar ya da hiç gözünün yaşına bakmadan birine veriverir.. Hele de bu bedava kitapsa durum daha vahimdir bazen..Kütüphanesinde dekor olarak duran ciltli kitapları kaç kişi ciddi ciddi okumuştur sizce?? Meydan Larousselar, büyük Larousselar, Britanikalar.. Geçen gün biri kaldırıma karton kutu içinde bırakmış geçerken gördüm içim cız etti.. İnternet çıktı mertlik bozuldu be larusse dedim..Evdeki kalabalıktan!! kurtulmak isteyen birinin sokağa attığı yine de olur ya bi geçen belki alır diye çöpe değil de karton içinde kaldırıma bıraktığı cilt cilt ansiklopediler..
İnsan psikolojisi demek ki emek vermediği şeyi kolay harcıyor..
parayı,eşyayı,yiyeceği hatta insanı.. Diğer insanlar ise gözden çıkarılmış birşeye bir tekme de onlar vuruyor..kıyamadığın hiç giyemediğin daralan bir eteği pantolonu ceketi eskiciye bi paket mandala laylon leğene verir gibi..eskici de kalmadı gerçi şimdilerde suriyelilere verir gibi belki..hem atmaya kıyamıyorsun hem de gözden çıkarmışsın..daha da iflah olmaz o şey artık..
Kimler aldı yada bir alan bulundu mu bilmiyorum zira ben geçip gitmek zorundaydım..Ortaokulda kocaman bir bulmaca sayfasını Larousse veriyor diye çözüp sadece iki tane bilemediğim soru kalmasını o yüzden gazeteye gönderemediğimi hatırlıyorum da cevabı bazuka olan o soruyu hiçbir öğretmenimin bilememesine boşuna üzülmüşüm..Hatırası olurdu belki de benden başka hatırası olmayanlar için de muhakkak kalabalıktan ibaret olurdu şu zaman diliminde..
Gelelim kitabımıza..
Bir vakfın işyerimize belli miktarda gönderdiği bu kitap bedavacılık üzerine onca lakırdı ile tahmin ettiğiniz üzere bedava dağıtılmıştı bizlere.. Herkese yetmese de bana almak nasip olmuştu.. Sevimli cici kapak çok hoşuma gidip yine işyerinde vaktim oldukça okumaya başlayınca çok çok beğenerek çoğu yerin altını çizerek okumuştum..sonrasında vakfı arayıp biraz daha gönderebilirmisiniz ricama kargo parasını öderseniz tabiiki cevabı alınca dünyalar benim olmuştu.. Gelen 25 tane civarıydı sanırım kitabı isteyen herkese, yakın arkadaşlarıma kendime fazladan bir tane bile ayırmamacasına dağıttım..dağıttığım bu kitabın akibeti inşallah bedavanın dayanılmaz hafifliğinin azizliğine uğramamıştır ne diyeyim. Çünkü çok dolu dolu bir kitap..çok derli toplu bir kaynak..hakkını vermek lazım..aile, nikah ve üç dinden bunun yeri ve bu konuların toplumsal dejenerasyonunun sonuçları mükemmel anlatılmış..okunmalı okutulmalı..ve vakfa teşekkürü de borç bilirim. Çok değerli bir iş yapmışlar..

Param Var Ama Tüketmeye Hakkim Yok!
Hayrettin KARACA: PARAM VAR AMA TÜKETMEYE HAKKIM YOK!


Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde; ayakkabısı da
yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters-yüz ettiği
gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine.
Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca "param var
ama tüketmeye hakkım yok" diyerek 'al tüket ve yok et' diyen tüketim
toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.

KOMŞUYA VER...

Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç
olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir
zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek
anlattı. Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu
söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin "komşuyu aç bırakmayan" kültürünün
yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. "Dünya ikiye
bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları
doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim kültürüm gidiyor.
Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o
kültürümüzdür." diyen Karaca şöyle konuştu:

"Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes
eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak
oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek
koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi
duyacak kimse yoktu ama, bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin'
mesajıydı. Komşu annenin yağını,odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma
düzeni vardı, o kültürdü. Savaştan çıkmış bir Türkiye'de 'fakirim' diyen
çoktu ama 'açım' diyen yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur,
giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala
yaşatanlar var."

UTANIYORUM...

Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini Karaca:

"Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet.
'Yılbaşı' demek, 'Al, tüket, yok et, yaşamı mahvet' demek. O yüzden bu
yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları
kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da
mutluyum. Bunu elimden hiç bir güç alamaz. İnanç herşeyi halleder"dedi.

"Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır"diyen Karaca, ihtiyacından çok
tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. Karaca, "Bugünkü tüketim iki
katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike
gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya
nimetlerini alıp götürüyor" diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne
seriyor.

TV SEYRETMİYOR...

Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca
şöyle devam etti:

"Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını
mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi
vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak
ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir. Okumamak cumhuriyete
ihanettir."

Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, "acılar karşısında
isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu.
Ben acıyı da, mutluluğu da kabulleniyorum. Ama acılar hafızadan hiç
çıkmaz" dedi.

185 MİLYON AFRİKALI HERGÜN AÇLIKTAN ÖLME RİSKİ İLE YAŞIYOR...

Dünyanın durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:

"Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre, Afrika'da 323 milyon
insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su
kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta. İlkokul çağında okula
gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski
altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının
altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık
gelirlerinden yüzde 0,7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu
sorunların hepsi ortadan kalkabilir."

"BİR" ÇOK GÜÇLÜDÜR.....

"Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim,
ama bilerek yapmadım bunu." diyen Karaca, "Artık farkına vardım bunun. Ne
zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap
alıyorum. Nedir benim ihtiyacım? Doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam;
bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var, yakası
çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız, altı yamalıdır. Dokuz senedir bu
pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok!
Bunu herkes yapabilir. "BİR" çok güçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Herşey
"bir" ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya
çalışıyorum" diyor.

BİR ALYANS İÇİN 3 TON ZEHİRLİ ATIK...

TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan "Dünyanın Durumu 2004" raporlarını
yorumlayan Karaca şu tespitlerini aktarıyor:

a.. Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar.
Dünyadaki tüm
kadınların üreme sağlığı için gerekli para 12 milyar dolar.
b.. Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17
milyar
dolar. Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için
gerekli para 19 milyar dolar.
c.. Parfüme harcanan para 15 milyar dolar. Evrensel okur-yazarlığın
sağlanması
için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar.
d.. Deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. Dünyada herkese
temiz içme
suyu sağlanması için gerekli para 10 milyar dolar.
e.. Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. Her çocuğun
aşılanması
için gerekli miktar 1,3 milyar dolar.
f.. Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir.
Başka bir
deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu
atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.

Mus'ab Hamza Özel, Kuran-ı Kerim Açıklamalı Meali'yi inceledi.
12 Mar 2017 · Kitabı okudu · 145 günde · Beğendi · 10/10 puan

Rabbim herkese okumayı nasip etsin.İnsanlara gönderilen bu mesajı yaymak hepimizin görevi.Arapçasını olduğu kadar mealini de okumak gerek.Anlamamız ve uygulamamız için.

İnsan alışkanlık haline getirince zor olmuyor okuması.Hergün 4 sayfa veya 2 ya da yarım sayfa nasıl isterseniz o şekilde okuyun.Çünkü bir yerden sonra bitiyor ve aramaya başlıyorsunız bu kitabın yerini.Tabi yerini dolduracak başka kitap bulmanız mümkün değil.Ancak anlamanıza yardımcı olacak konularına göre çok da ağır olmayan bir kitap önerebilirim size:"Kalplerin Keşfi(İmam Gazali".Hayata bakışınızı oldukça değiştirecek ve ufkunuzu genişletecektir.Keyifli okumalar değerli dostlar :)

“Okuyan Türkiye İçin Herkese Her Yerde Kitap” mottosuyla yola çıkan ve Türkiye'de kitap okumayı sevdirmek, yaygınlaştırmak ve kitaba ihtiyacı olanlara kitaba ulaşma imkânı sağlamak için çalışan Herkese Kitap Vakfı, okuma zevkini Türkiye’ye yaymak için “Kitap Hediye Günü” kampanyası düzenliyor.
Bundan böyle her yılın Nisan ayının üçüncü Pazar günü “Kitap Hediye Günü” olarak kutlanacak. İnsanların hem tanıdıklarına hem de tanımadıklarına “benden sana” diyerek kitap hediye etmelerini sağlamak amaçlanıyor.
Siz kime kitap hediye ettiniz:D ?

Kitap
"Herkese Kitap Vakfı tarafından kitap okumayı sevdirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla ilan edilen "Kitap Hediye Günü", bu yıl 17 Nisan'da kutlanacak."

Arkadaşlar daha önce bir mesaj paylaşmıştım yine kitap hediye etmekle alakalı. Bununla ilgili en az 6 kişinin iletimi beğenmesi gerekiyordu. Bende konuyla ilgili gerekli açıklamayı yapacağım bir mesaj atacaktım kişilere ama beğeni 3 ü geçmedi. Şimdi 17 Nisan'da böyle bir etkinlik varken mesajımı yenilemek istedim. Bir döngü olacak tanımadığınız bir kişiye kitap yollayacak ve yine tanımadığınız bir kişiden kitap alacaksınız. Ayrıntıları özel mesaj atacağım. Kısa bir bilgi vermem gerekirse ben bu 6 kişiye benim tanıdığım bir kişinin adresini vereceğim ve o kişiye 6 kitap gidecek. Mesaj attığım kişilerde bu iletiyi kendi duvarlarında paylaşacak. İletinizi beğenen kişilere sizde benim adresimi vereceksiniz. Böyle devam edecek. Dediğim gibi en az 6 kişi lazım ki bol bol kitap alalım :) Bu iletimi beğenerek başlayabiliriz. (karışık gelmiş olabilir özel mesajla açıklayacağım)

Herkese Kitap Vakfı, Türkiye'de insanların birbirlerine kitap hediye etme alışkanlığını kazanmasını sağlamak, kitap verenin ve alanın göz göze geldiğinde hediye vermek ve almak mutluluğunu onlara yaşatmak amacıyla her yıl Nisan ayının üçüncü Pazar gününü “Kitap Hediye Günü” olarak ilan ediyor.

Kitap Hediye Günü”nün ilki 17 Nisan 2016 Pazar günü gerçekleştirilecek.

http://www.sabitfikir.com/...tap-hediye-gunu”

Rabia, bir alıntı ekledi.
20 Tem 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Nick Allen, Lincoln İlkokuluna giden beşinci sınıf öğrencisidir. O, “tamamen kendine özgü” ve “bir dolu dikri olan ve onları kullanmayı iyi bilen” bir çocuktu. Üçüncü ve dördüncü sınıfta yaptıkları ile bunu kanıtlamıştı. Herkes bilirdi ki beşinci sınıf farklıydı çünkü beşinci sınıf ortaokula hazırlık yapılan bir sınıftı. Ayrıca beşinci sınıfta ciddi bir şöhret sahibi dil bilgisi ve edebiyat öğretmeni Bayan Granger vardı. Dünyadaki bütün dil bilgisi ve edebiyat öğretmenleri gibi Bayan Granger, öğrencilerine sözlük kullandırmaya ve öğrencilerinin yazımını ve noktalamalarını düzeltmeye bayılırdı. Her hafta öğrencilerine otuz beşer tane kelime verir bunun yanında her gün “günün sözcüğünü” belirler, öğrencilerinin de bu sözcükleri defterlerine yazmalarını ve bu sözcüklerin anlamlarını öğrenmelerini isterdi.

Beşinci sınıfın ilk dersleri her zamanki gibi geçiyordu. Son ders Nick’in edebiyat ve dil bilgisi dersiydi. Dersin otuz yedi dakikası geçmişti. Her şey Bayan Granger’in istediği gibiydi. Dersi kaynatmada ve öğretmenlerin kafasını bulandırmada usta olan Nick son üç dakikaya bir şeyler sığdırmak istiyordu. Çünkü öğretmeni bu son üç dakikada ödev verecekti.

Nick, bunu engellemek için öğretmenine bir soru sormak istiyordu. Nihayetinde “Öğretmenim, sınıfta bir sürü sözlüğünüz var, hele şu koskocaman… Bu kadar sözcüğü nerden bulmuşlar? Başka başka sözcüklerden mi kopyalamışlar? Yani, çok kalın bir kitap gerçekten.” dedi. Öğretmeni bu soruyu tatlı bir gülümseme ile karşıladı ve Nick’e bu sorunun cevabını kendisi bulmasını istediğini ve bunu da sözlü bir raporla sınıfa sunmasını istedi. Nick, yıkılmıştı. Eve geldi ve raporunu hazırlamak için ansiklopedileri, büyük sözlükleri tek tek inceledi.

Yarın ders saati geldiğinde raporunu neredeyse bir ders saatini dolduracak şekilde sundu. Sözcüklerin oluşumunda insanların etkili olduğunu, herkes çevresinde gördüğü bir varlığa çok eskilerden beri bir isim verdiği için bu kararlaştırılmış kurala herkesin uyduğunu öğrendi.

Nick, o gün Janet’le eve dönerken her zamanki gibi birbirleriyle şakalaşarak yürüyorlardı. Nick, bir ara daldı ve o sırada Janet’e çarptı. Janet’in yere kalemi düştü. Nick yerden kalemi aldı ve Janet’e uzattı. “Al şu findelini!” dedi. O andan sonra findel sözcüğü ilk önce Nick’in arkadaşları arasında sonra kasabaya yayılmaya başladı. Bu durumdan hoşnut olmayan Bayan Granger, kaleme findel diyenleri cezaya çarptırdı ama bunlar nafileydi. Bayan Granger, olaylar olurken bir gün Nick’i odasına çağırdı ve ona bir zarf gösterdi ve bütün bu olaylar bittikten sonra bu zarfın içindekileri okuyabileceğini söyledi ve ona zarfın üzerini imzalattı.

Findel sözcüğü yayılırken okulda cezaya kalan öğrenci sayısı da artıyordu. Bunun üzerine okul müdürü Nick’in anne ve babası ile konuşmaya geldi. Bu konuşmadan da Nick galip geldi. Nick, Bayan Granger ile bir savaş halinde olduğunu hissediyordu ve annesi ve babası onun yanında olmuşlardı. Ardından olayı duyan Westfield gazetesi muhabiri Judy Morgan olayı çok ilginç buldu ve Nick’in okul müdürüyle, Bayan Granger’le ve dışarıda karşılaştığı birkaç öğrenciyle -o öğrencilerden birisi de Nick’ti.- görüştükten sonra gazetesinde iyi bir haber yazdı. Bu olay kasabada çok ses getirdi. Daha sonra olay yerel bir televizyon muhabiri olan Alice Lunderson aracılığıyla ulusal medyaya kadar ulaştı. Findel sözcüğünün bu kadar popüler olabileceğini önceden kestiren Bud Lawrence findel markalı kalemler, defterler, şapkalar, tişörtler üretti. Bud, Nick’in babasına bu markadan çok para kazanacağını ve bunda da Nick’in en büyük etkisi olduğunu belirtti. Hatta bu zamana kadar kazandığı paradan Nick’e düşeni babasına verdi. Babası da gerekli evrakları imzalayıp doğruca bankaya Nick adına bir hesap açtı.

Findel sözcüğü artık Nick’in değildi. Amerika’da ilkokula, ortaokula, liseye hatta üniversiteye giden herkes ve bunların yanında büyükler findel sözcüğünü kullanmaya başladı. Findel sözcüğü milletin ortak sözcüğü haline geldi. Findel markalı ürünler de çokça satıldı ve Nick’in banka hesabı çok çok kabardı. Hatta Nick’in doğduğu kasabanın adının altına “Findel’in Doğduğu Yer” bile yazıldı.

Nick, bunca olaydan sonra yapacağı her şeyin büyüyeceğini düşünerek parlak fikirlerinden vazgeçmeye başladı. Sessizleşti. Sınıfta var ile yok arasındaydı. Kabuğuna çekildi. Okulun son günü Nick, mektubu hatırladı ve Bayan Granger’den mektubu almaya gitti ama Bayan Granger, daha her şeyin bitmediğini belirterek mektubu vermedi. Ona ayrıca iyi bir öğrenci olduğunu, onunla her zaman gurur duyduğunu söyledi.

Aradan uzun yıllar geçti. Nick, bu yıllar içinde okulda yeni ve yaratıcı şeyler yine yaptı. Yirmi bir yaşına geldiğinde Nick, zengin olduğunu öğrendi. Bu paradan annesine, babasına ve abisine yardımda bulundu. Yine o sene Nick, kapısında bir paket buldu. Pakette bir sözlük , bir not ve beşinci sınıfta üzerini imzaladığı not bulunuyordu. Yeni basım sözlükte Nick’in sözcüğü olan “findel” sözcüğü vardı. Mektubu bitirdiğinde ise aslında Bayan Granger’in o sözcüğün gelişmesinde, büyümesinde ve herkese yayılmasında kötü tarafı oynayarak büyük bit etkisi olduğunu anladı. Nick, bunun üzerine bir milyon dolarlık bir bağışla öğretmeninin adı olan Lorelei Granger Öğrenci Vakfı açtı. Nick’in öğretmenine gönderdiği kalem için de şöyle bir not yazılıydı: “Bu nesne Bayan Lorelei Granger’a aittir ve kendisi onu istediği gibi adlandırabilir.”

Bunun Adı Findel, Andrew Clements (kitaptan)Bunun Adı Findel, Andrew Clements (kitaptan)