• 568 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10 puan
    Melekler insanı kıskanır; çünkü insan hissedebilecek, sevebilecek, emek verebilecek bir bedene, materyal bir gerçekliğe sahiptir. Tanrı zannettiğimiz ise sadece ilk yaratılmış olan melektir; kendisinden sonra gelenlere, onları kendisinin yarattığını söylemiştir, o kadar. O da diğer melekler gibi karanlık maddeden(bilinçten) oluşmuştur. Karanlık madde-toz-bilinç, madde kendi kendini anlamaya başladığı zaman olan şeydir; madde, maddeyi sever, kendini daha iyi anlamayı ister ve bilinç oluşur. Bilinç bazı varlıklar tarafından doğrudan görülebilirken bazı varlıkların onu görmek için bir araca ihtiyacı olur. Yetişkinlerin bilinci daha düzenli ve güçlü akımlar şeklinde görülür ama çocuklarınki küçük niyet burgaçları ile doludur, akıntılar döner, süzülür, kaybolur ve yeniden doğar. Bilge kişilerin bilinci ise yoğun ve karmaşık görülür.


    Kehribarın uluslar arası terminolojide adı amberdir. Eski Yunancadaki adı elektrondur. Kehribar sürtüne ile ısınır ve hafif maddeleri kendine çeker. Bu manyetik özellik nedeniyle elektrik adı kehribardan gelmektedir. Dalgalar halinde giden ışık, bilince denk gelirse kutuplaşır, yani bilinç elektirik yüklüdür. Kehribar da kutuplaşma için kullanılır ve bilinci görünür hale getirebilen bir araç üretmekte kullanılır.

    Kehribarın içeriğindeki süksinik asit doğal antibiyotik olarak bilinir ve 27 derece sıcaklığa ulaştığında ortaya çıkar. 36,6 derece olan beden sıcaklığı bu asitin ortaya çıkmasını ve deriden emilerek sisteme alınmasını sağlar.



    İlk melekler bilinçten yoğunlaştı ve tanrı da onların ilkiydi. Daha sonra gelenlerden biri, bir dişi, bu gerçeği fark etti ve tanrı onu sürgüne yolladı. Gerçek bir yaratıcı var mı kimse bilmese de bilinen bir şey vardır ki ömürleri, insan ömrüne kıyasla çok uzun olsa da melekler de yaşlanır ve ölür. İlk yaratılan artık çok yaşlı ve diğerlerine olan ilgisi çok zayıflamıştır, gündelik işlerle uğraşmak yerine derin gizemler hakkında tefekküre dalıyordur; çok uzun zaman önce kontrolü eskiden insan olmuş bir başka meleğe, Metatron’a bırakmıştır. Daha önce insan olmanın ne demek olduğunu bilen bu melek, insanı diğerlerinden çok daha fazla kıskanmaktadır. Bilinç sahibi her varlığın tehlikeli ölçüde bağımsızlaştığını düşünür; tanrı’nın elçileri olan din adamlarını artık yozlaşmış ve güçsüzleşmiş bulur, bilinç sahibi olanları doğrudan yönetebileceği semavi bir krallık kurma niyetindedir. Bilinç sahibi olanlar ise semavi bir cumhuriyetin özgür vatandaşları olmak için sürgündeki dişi meleğin liderliğinde savaş vermektedir.

    Tanrı ilk çağlarda bir hapishane kurmuştur. Bilinçli varlıklar öldüğünde bedenleri ve duyguları olmadan girdikleri bu ölüler dünyasında zamansızca hapsedildiler. Gardiyanları olan harpiler, ruhun en derin utançlarını görüp ölülerin sürekli kendilerinden nefret etmelerine sebep olurlar. Çünkü bunlar gerçektir; gerçekler, harpiler için besleyicidir. Eğer ölenlerin hayatlarına dair gerçek hikayeleri varsa harpiler onlara geçite kadar eşlik eder; ölülerin bedenleri nasıl toprağa, havaya karışıyorsa bu geçitten geçtiklerinde bilinçleri de atomlarına ayrılıp dünyaya saçılır, başka varlıkların atomlarına karışır, birleşir ve hayat bulur. Bu yüzden herkesin öldüğünde anlatacak gerçek hikayeleri olmalıdır. Yaşamın hakkını vermelerine yarayacak bir amaç; görmeli, dokunmalı, işitmeli, sevmeli ve öğrenmelidirler.

    Ama ölüler diyarından çıkış kapısının açık kalmasının bir bedeli vardır; bu kapı açılırken sonu olmayan bir çukur oluşmuştur. Tüm evrenlerde oluşmuş milyarlarca bilinçli düşünce zerresi devasa bir çağlayan gibi bu çukurun içine çekiliyordur. Metatron’un yok oluşu da bu çukurda olmuştur. İlk yaratılmış olansa o kadar yaşlıydı ki onu koruyan kristal kafesten çıkarıldığında rüzgarla dağılıp gitmiştir. Geride bıraktığı his bitkin bir rahatlama olmuştur.

    Tanrı öldü. İyilik ve kötülük bitmedi. iyilik ve kötülüğün kişinin dışında olan güçler olmadığı, kişilerin yaptığı şeylere verilmiş isimler olduğu anlaşıldı. Birilerine faydası dokunuyorsa o, iyi bir iştir. Zararı dokunuyorsa o, kötü bir iştir. Tanrı ölünce ona inananların evrenle bir olma hissini kaybedeceği sanılır ama anlaşıldı ki var olanla bir olmanın şartı tanrının varlığı değil, diğerlerinin var olduğu bilinciydi.

    Çukur ise bilinci emmeye devam ediyordu. Düşünceyi, duyguları, hayal gücünü çekip yok edecek gibi görünüyordu. Tüm doğa bu vakuma karşı gelmeye çalışıyor, kendince barikatlar kurmaya çalışıyordu. Madde, bilinci seviyordu. Ölüler dünyasında çıkış penceresinin açık kalabilmesinin yolu, bu pencereden sızan bilinçten çok daha fazla bilinç üretilmesiydi. Bilinçli yaratıklar düşünerek, hissederek, ölçüp biçerek, bilgeli kazanarak onu devamlı yenilemeliydi. Tüm dünyalardakilerin bunu yapmasını sağlamak, onlara işleyişi anlatmak, kendilerini ve başkalarını bilmeleri, zalim değil nazik, aceleci değil sabırlı, aksi değil neşeli olmalarını sağlamak, zihinlerini özgür ve meraklı tutmak öğretilmeliydi. İnsanlar ancak böyle bir ömür sürdüklerinde harpilere anlatacak gerçek hikayeleri olacağını anlamalıydı.

    Bazen kişilere mizaçları nedeniyle bazı görevler verilir. Kişi görevleri mizacı nedeniyle mi yoksa yapmak zorunda olduğu için mi yerine getirdiğini bilemez. Ne zaman ki görev biter, o zaman mizacını değiştiremese bile ne yapacağını seçmekte özgür kalır. Biri kişiye görevinin ne olduğunu söylediğinde kişi onun hakkında düşünüp durur. Sonunda o işi yaparsa buna içerler çünkü başka seçeneği olmadığı için bunu yaptığını düşünür. Yapmazsa da yapması gerektiğini düşünerek vicdan azabı çeker. Kişi ne yaparsa yapsın, bunu kendisi seçmelidir, başkaları değil.


    Bilinçli varlıklar ancak duygularının var olabildiği yerlerde uzun ve sağlıklı bir ömür geçirebilirler. Bazı büyük acılar ya da kararlar kişiyi duygularından uzaklara sürükleyebilir. Eğer kişi bu zorlu süreci atlatırsa duyguları kopmadan, hala birken çok uzaklara seyahat edebilir, kişinin bilmediği yerlerden bilgi toplayabilir. Ama kişi zorlu süreci atlatamaz, bu ayrılık uzun sürerse kişi sağlığını kaybeder ve erkenden ölür. Zorlu zamanlarda duygular, kişilere küsebilir, duygularını görmezden geldiği için kişiyi cezalandırmak isteyebilir. Ama duygular, kişilere engel değil yardımcı olmak için vardır. Duygular kişiyi bilgelik yoluna teşvik etmeli, ona yol göstermelidir.

    Bilinç ise kişi trans halindeyken çok uzaklara gidip bilgiler getirebilir. Fakat kişinin trans halindeyken kaybolup gitmemesi için bedenine, canlılığının kanıtı olan duygularıyla bir çapa atması gerekir.

    Her zaman en önemli yer, o an olduğumuz yerdir. O anda olduğunuz dünyada bilinçli düşünce üreterek özgür bireyler haline gelebiliriz, etrafımızdakileri de özgürleştirebiliriz. Bunun için bütün bir ömür gereklidir. İlk önce kendini düşünen insan bunu yapamaz. Neşeli, nazik, meraklı, cesur ve sabırlı olmak gibi zor özellikler edinmeliyiz. hepimiz kendi dünyalarımızda çalışmalı, düşünmeli, zahmet çekmeliyiz. Ancak o zaman Semavi cumhuriyetin vatandaşı olabiliriz.

    Hayvanların tanrıları, duyguları ve bilinçleri yoktur. Yaşar ve ölürler, bu kadar. İnsanlaşmak onlara beladan başka bir şey getirmez. Oldukları şey olmaya devam etmeleri gerekir.

    Bilindik 3 boyuttan daha fazla uzamsal boyut vardır. Çok küçük bir ölçekte 7-8 boyut daha vardır ama bunları doğrudan incelemek imkansızdır. Bu boyutların modeli yapılsa katmanlar içinde katmanlar, hem kaplayan hem kaplanan köşeler ve kenarlar, içi her yer, dışı başka her yer olurdu. Tanrının savaş arabası olan bulutlu dağ da bir kayadan çok güç alanı gibiydi. Uzamın kendisini katlayıp gerip katman katman edip hava, ışık ve buhardan balkonlar, teraslar, gözlem kulelerine dönüşüyordu. buradaki ışık farklıydı. Dağı oluşturan maddeden kaynaklanıyordu. Madde, sedef ışıltısı ve ağır bir nefes ritmiyle parlayıp soluyordu.

    depresyon, amacı olmayanları öldürür, amacı olanlara yanaşamaz.

    Rahipler çikolatili seyrek, tatsız içer ve konuklarına da böyle ikram ederler. Kendi kibirli mahrumiyetlerini konuklarına da çektirirler.

    İnsanların iki eli olması her işlerini başkasına ihtiyaç duymadan görebilmelerini sağlar. Belki insanı yalnızlaştıran da budur.

    Neyin sebep, neyin sonuç olduğu kavranamayacak kadar her şey birbiri ile bağlı. Aracı kullanabildikleri için mi bilinç sahibi oldular, bilinçleri sayesinde mi aracı kullanabilir oldular?

    Kuantum dolanıklığı, bir bütünü parçalarsan, bir parçanın başına gelen, diğerinin de başına gelir.

    Bir araç faydalı da olabilir zararlı da, bunu belirleyen, kullanıcısının niyetidir. Zihinde kararsızlık olursa araç kırılır. Ama bir de aracın niyeti vardır. Bazen araç, bizim bilmediğimiz bir başka amaca daha hizmet ediyor olabilir.

    Herkesin bir işi olmalı, onlara şeref getiren, gururla yapabilecekleri bir iş.


    Pek çok yoldan birini seçtiğinizde, seçmediğiniz diğer yollar, hiç var olmamışçasına bir mum gibi söner. Her evrenin farklı bir niteliği, karakteri, hissi vardır; aralarında bazılarına daha aşina, bazılarınaysa daha yabancıyızdır.

    Bilgin arttıkça güç kazanırsın. Bir ömür süren düşünce ve çabadan sonra öğrendiğin şey, bir lütuf olarak yapabildiğinden çok daha eksiksiz ve derindir. Üstelik onu unutamazsın. Sahip olmaya değer olan, çalışmaya değer olandır.
  • Şuanda biri benden kitap tavsiyesi istese ilk önereceğim kitaplardan biri kesinlikle Huzursuzluk olurdu. Hatta ölmeden önce okunacaklar listesi yapacak olursanız, ilk okuyacağınız kitaplardan biri kesinlikle bu kitap olmalı. Tabii ki tür bakımından herkesin okuma zevki farklı olabilir lakin dünya görüşü biraz da olsa şekillenmiş herkesin “iyi ki okumuşum” diyeceğine inandığım mükemmel bir eser…

    Anlatım açısından değerlendirecek olursak, tarzının çok özgün olduğunu düşünüyorum. Öyle ki konuşma çizgileri veya tırnak işaretleri bulunmadığı halde, muazzam bir akıcılıkla, bütün diyaloglara tanıklık edercesine okuyacağınız bir anlatıma sahip. Keza Livaneli okurları çok daha iyi bilir ki, onun eserlerini okurken “Bu kitap kesin Livaneli’ye aittir!” dedirtecek kadar kendine has bir üsluba sahip…

    Kitabın konusuna gelecek olursak, Livaneli, eserinin konusunu şu şekilde özetliyor: “Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelâmın çocuklarının hikâyesi…”.

    Konusunu detaylıca anlatacak olursak; İstanbul’da gazetecilik yapan İbrahim, kendisi gibi gazeteci olan, Komiser Recep olarak bilinen bir arkadaşından, Amerika’da öldürülen Mardinli bir pizzacı haberini öğrenir. Bunun üzerine, öldürülen kişinin çocukluk arkadaşı olan Hüseyin olduğunu anlayan İbrahim, bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamak adına memleketi Mardin’e doğru yol alır. Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan çeşitli kişilerle görüşür. Adım adım bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini öğrenir. Olayın iç yüzünü gördükçe huzursuzluk veren nice durumlar keşfeden İbrahim, bir yandan da Doğu kültüründen kopup Batı kültürüne adapte olduktan sonra hayatında nelerin farklılaştığını sorgulamaya başlar. Öte yandan parçalar bir araya geldikçe, IŞİD zulmüne maruz kalan insanların neler yaşadığını, Ezidiler’in yıllar boyunca ne gibi çirkinliklere maruz kaldığını ve bölgede yürütülen yardım faaliyetlerinin bölge insanı açısından ne anlam ifade ettiğini daha iyi kavramış olur.

    Kitapla ilgili yazılan birçok yazıda hikâyeyle ilgili haddinden fazla detay olduğunu düşündüğüm için İbrahim’in bu ölüm olayını araştırdığı süreci ve öğrendiği bilgileri pek fazla anlatmamayı tercih ettim. Ama birkaç “spoiler” içerikli sitemimi de dile getirmeden edemeyeceğim.
    Okurken beni huzursuz eden ama ne hikmetse pek kimsenin önemsemediği iki durum şu şekilde; birincisi nişanlısı olan Hüseyin’in, nişanlısını bir anda terk edip bu kıza vurulması… İkincisi ise İbrahim’in rahmetli Hüseyin abimizin çocukluk arkadaşı olmasına rağmen kadından böylesine etkilenebilmiş olması. Neyse ki İbo’da hatasını anlıyor. (:

    Kitaptan ne gibi kazanımlarınız olacağına gelirsek, kelime haznenizi geliştireceğini düşünüyorum. Bunun dışında Ezidiler ve Ezidilik hakkında detaylı bilgiler elde edeceksiniz. Öte yandan yakın tarihimizde gelişen birçok olayı derinlemesine keşfetme imkânı bulacaksınız. Ve son olarak Doğu kültürü ve Batı kültürü arasında bir nebze de olsa düşünme imkânı bulacaksınız. Ek olarak Livaneli’nin “kelâmın çocukları” diye bahsettiği kesim Ezidiler efenim, saygılar! (:
  • 154 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    Şuanda biri benden kitap tavsiyesi istese ilk önereceğim kitaplardan biri kesinlikle Huzursuzluk olurdu. Hatta ölmeden önce okunacaklar listesi yapacak olursanız, ilk okuyacağınız kitaplardan biri kesinlikle bu kitap olmalı. Tabii ki tür bakımından herkesin okuma zevki farklı olabilir lakin dünya görüşü biraz da olsa şekillenmiş herkesin “iyi ki okumuşum” diyeceğine inandığım mükemmel bir eser…

    Anlatım açısından değerlendirecek olursak, tarzının çok özgün olduğunu düşünüyorum. Öyle ki konuşma çizgileri veya tırnak işaretleri bulunmadığı halde, muazzam bir akıcılıkla, bütün diyaloglara tanıklık edercesine okuyacağınız bir anlatıma sahip. Keza Livaneli okurları çok daha iyi bilir ki, onun eserlerini okurken “Bu kitap kesin Livaneli’ye aittir!” dedirtecek kadar kendine has bir üsluba sahip…

    Kitabın konusuna gelecek olursak, Livaneli, eserinin konusunu şu şekilde özetliyor: “Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelâmın çocuklarının hikâyesi…”.

    Konusunu detaylıca anlatacak olursak; İstanbul’da gazetecilik yapan İbrahim, kendisi gibi gazeteci olan, Komiser Recep olarak bilinen bir arkadaşından, Amerika’da öldürülen Mardinli bir pizzacı haberini öğrenir. Bunun üzerine, öldürülen kişinin çocukluk arkadaşı olan Hüseyin olduğunu anlayan İbrahim, bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamak adına memleketi Mardin’e doğru yol alır. Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan çeşitli kişilerle görüşür. Adım adım bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini öğrenir. Olayın iç yüzünü gördükçe huzursuzluk veren nice durumlar keşfeden İbrahim, bir yandan da Doğu kültüründen kopup Batı kültürüne adapte olduktan sonra hayatında nelerin farklılaştığını sorgulamaya başlar. Öte yandan parçalar bir araya geldikçe, IŞİD zulmüne maruz kalan insanların neler yaşadığını, Ezidiler’in yıllar boyunca ne gibi çirkinliklere maruz kaldığını ve bölgede yürütülen yardım faaliyetlerinin bölge insanı açısından ne anlam ifade ettiğini daha iyi kavramış olur.

    Kitapla ilgili yazılan birçok yazıda hikâyeyle ilgili haddinden fazla detay olduğunu düşündüğüm için İbrahim’in bu ölüm olayını araştırdığı süreci ve öğrendiği bilgileri pek fazla anlatmamayı tercih ettim. Ama birkaç “spoiler” içerikli sitemimi de dile getirmeden edemeyeceğim.
    Okurken beni huzursuz eden ama ne hikmetse pek kimsenin önemsemediği iki durum şu şekilde; birincisi nişanlısı olan Hüseyin’in, nişanlısını bir anda terk edip bu kıza vurulması… İkincisi ise İbrahim’in rahmetli Hüseyin abimizin çocukluk arkadaşı olmasına rağmen kadından böylesine etkilenebilmiş olması. Neyse ki İbo’da hatasını anlıyor. (:

    Kitaptan ne gibi kazanımlarınız olacağına gelirsek, kelime haznenizi geliştireceğini düşünüyorum. Bunun dışında Ezidiler ve Ezidilik hakkında detaylı bilgiler elde edeceksiniz. Öte yandan yakın tarihimizde gelişen birçok olayı derinlemesine keşfetme imkânı bulacaksınız. Ve son olarak Doğu kültürü ve Batı kültürü arasında bir nebze de olsa düşünme imkânı bulacaksınız. Ek olarak Livaneli’nin “kelâmın çocukları” diye bahsettiği kesim Ezidiler efenim, saygılar! (:
  • Kâmil
    Kâmil Gölgelerin Efendisi 12 - Son Orman Muhafızı'ı inceledi.
    512 syf.
    ·8/10 puan
    Serinin en güzel bölümü bence tavsiye ederim. İnsanın hayatında her zaman böyle maceralar olmaz. Ancak herkesin anlatacak bir hikayesi olmalı... Hikayeler de sevdiklerimizin olması ise onları daha da güzel kılar.
    Hayatınızda sevdiklerinize zaman ayırın.