• 196 syf.
    ·1 günde·8/10
    Son sığınak, son insani köşe....

    Siyasetin dikenli tellerini dayatmadığı bir bahçe, bir ada, bir mülkiyet kalmış mıdır?


    Bu alegorik eser hiçte yabancısı olmadığınız bir hayatın düşünsel yapısıdır. Bir ütopyadan nasıl distopya yaratıldığını anlatıyor. Her insanın hayalini kurduğu bir yaşam alanı vardır. Bu alanda ağaçlar, kuşlar, deniz, sade yaşam, statüsüz, mülkiyet dayatılması olmadan, kitap okunacak bir alan.... bu bir ütopya hayalidir. Hayal diyoruz çünkü hayatın şiirsel yönü yok.

    En çok üzerinde durulan konu insanın "unutan" bir varlık olmasıdır. Olaylar geliştikçe, yaşanan olumsuzluklar zincirinde ilk halka silinir gider. Bir olay öncekini unuturur. Tıpkı bir rüyanın giriş bölümünü hatırlamamanız gibi ilk halka silinir gider. Unutamayanlar damgalanır, suçlu durumuna düşer. Neden mi? Çünkü kötü giden gidişatın içerisinde bir umut kırıntısı aranır. Bu güçlü olana umut tüccarlığı yapma olanağı verir. Bir umuda bağlanmak isteyenlere bunu yalan olduğunu söyleme, kimseyi gerçekçi olmaya çağırma. Çünkü yalan bile olsa bir umuda sığınmaya ihitiyacları, gerçeği söyleyenlerden nefret etmesine yol açar. Bunu fırsat bilen güç otoritesi kanun dayatmalarına başlar. İnsanın talihsizliği böylelikle hafızasına sirayet eder.

    En baştan başlamak gerekirse... İlkel yaşamda birlikte yaşama sisitemi vardır. Tüm kabile birliklte yaşar, çalışır, avlanır, ortak ürün elde eder. Kimin ne kadar çalıştığı ne yaptığı değil o günün şanslı kimsesi daha çok avlanma yapmıştır. Bunun sorgusu yapılmaz ve ortak bir gelirden herkes pay alır. Zamanla iklim koşulları da eklenince insan bunu bir sisteme getirmeye başladı. Önce arazi ekildi, bu insanı göçebelikten kopardı. Göçebe olmayınca insan hantallaştı. Sonra ürün fazla geldi bu onu depolanmaya itti, gücü olmayan insan, birlikte kazanılacak ortak bir şey olmayınca yokluktan hırsızlığa yöneldi. Bu olay kuralları getirdi, hapisaneler kuruldu. Zincirin halkası günümüze kadar uzadı gitti....

    "Hayvanlardan Tanrılara" adlı eserde "sapienslerin" serüveni böyle başlar. "Sineklerin Tanrısı" eseride aynı şekilde anarşi oluşturur. Çocukların otoriteyle vicdansızlışması işin özünün güç gösterisine dayandığını gösterir. İstenmeyen hayat tarzı anarşiydi ama gerçek yaşam anarşinin kendisiydi.

    İster evrenin tamamı olsun, ister bir adası insanın olduğu yerde güçlü biri güç gösterisi yaparken ekolojik denge de tanımıyor insanları da.

    Korku insanoğluna her şeyi yaptırıyordu. Korkan ise zayıf halkalar oluyordu. Güçlünün hayalini ve olmasını istediklerini herkesin ihtiyacı gibi göstermesi siyasi dilin kullanımı insanları ayakta uyutuyordu. Buna çoğunluk seçimi adı altında dayatılan düşüncelere demokrasi deniliyordu.

    Herkes zamanla kötülüğün ortağı oluyor. Çünkü bir yerde kötülük varsa oradaki herkes suçludur. Ben siyasetten anlamam naraları bu durumda insanı tatmin etmiyor. Kimsenin yaşadığı dünyaya gözlerini kapatmaya, kulaklarını tıkamaya, bilmiyormuş gibi yapmaya hakkı yoktur.

    Yarın sana göz açtırmayacak olanlar, bugün göz yumduklarındır.

    ----spoiler-----

    Bu kadar bilgiden sonra şunu söylemek gerekir. Bir çok hayat birinin ülkeye ayak basmasıyla değişiyor Emekli Albay'ın yani Başkanın. Ada sakinleri değişilkillere sessiz bir topluluk, hak aramak şöyle dursun arayanın karşısında duran bir topluluk. Burada "stoacılık" geliyor akıllara. Roma Devletinin en sevdiği insan topluluğunun oluşturduğu "uyuşuk insan" topluluğu. Tam da bunu mücadelesi var. Politik bir eserdir. İçinde dersler barındıran geniş bir dünyadır. Martıların taşlar yağdırması, akıllara Fil Suresi'ni getiriyor. Zayıfın Allah tarafından korunduğunu ebabil kuşlarının taşlarla saldırması. Savunmasız doğanın gerçek sahibi her zaman koruyucudur. Bir ahyvanın yok edilişi, bir kaç ağacın yok edilmesinin kime zararı var denilmemeli. Sonucun nerelere ulaşacağını bilemeyiz. Anaktodları alıntıları yerinde olmuş yazarın.


    Martılar... İnsanların örnek alması gereken uyumlu, çalışkan, zeki ve içgüdüleris ağlam varlıklar; martılar...

    Martılar için çırpınan bir kaç kişi vardır ki... Vicdanı otoriteye en yakın kişide ararlar. Anne olan birine şöyle seslenir:

    "Pelikanların yavrularını nasıl beslediğini bilor musunuz?
    -Hayır.
    Anne pelikan, yavrularının açlık çektiğini görürse, kendi etinden bir parça kopararak onları besler."

    Tabi bütün bu çabalar anlamsız olur. Karşıda kayıtsız şartsız kabullenilmiş durumlar silsilesi vardır. Bu topluluğa karşı verdiği Hz. İsa örneği tüm zamanların sorununa değinmiştir.

    "Halkın aymazlığına gösterdiğin tepki dağa çıkan İsa hikayesini getirdi aklıma.

    Peygamber dağa doğru koşarken görenler,'Ey İsa, aslandan mı kaçıyorsun?' diye sormuşlar. O, 'Hayır!'demiş. 'Kaplandan mı kaçıyorsun?'diye sormuşlar. 'Hayır!' demiş ve eklemiş'ben peygamberim aslandan, kaplandan korkmam.' 'Peki o zaman neden kaçıyorsun?' diye sormuşlar. 'Ahmaklardan kaçıyorum, demiş İsa, ' çünkü onlarla baş edemem.'"


    Hayatın değişkenliği...
    Zenginlik ve refah hayat hayalinin afyonu...
    Körü körüne inanaç....
    Atılan ilk yumruğa kapatılan gözler...
    Bu gün bana dokunmayan yılan bin yaşasın dersen, ya yarın...
    Silik karakter var mıdır? Kime göre?....
    İnsanoğlu karanlık bir varlıktır. Kimin nasıl olduğu bilinemez....
    Ummadığın dersek....
    Her insanın bir hayvana benzemesi ve onun özelliklerini taşıması...(Köpekbalığı Başkan)
    İlahi adalet... Mülkün ilk sahibi kim?
    Mazlum merhameti merhametsizin gölgesinde arar....
    Hakkı savunan zindanda yer ayırır...
    Geçmiş insanın yakasını bırakmaz, ne psikolojik ne de real...

    Livaneli'nin bu romanı edebiyat dünyasının en kıdenli edebiyatçılarından geçer not almıştır. Yaşar Kemal'in tabiri ile " Livaneli edebiyatın büyük kapısından geçmiştir." Diğer bir referans ise Orhan Kemal ödülü almasıdır. Yazar kendi benliğini katarak oluhşturduğu bu dünyada aşina olduğu müziği kullanmıştır. En çarpıcı özelliklerinden biri de şu dur: Gezi olaylarının tam anlamıyla kitabın basımından 5 yıl sonra yaşanmasına karşı kitabın ağaç kesimiyle afallayan bir insan topluluğunun ve doğanın ekolojisinin bozulmasıyla sarsılmanın yaşanmasıyla başlamasıdır. Sanatçının önsezileri gerçekten güçlüdür. Politik bir eserdir.

    Klasiklerin tadını alacağınız bir eser. Ama dikkat bu bir Jack London değil, Tolstoy değil, Dostoyevski değil.... bu değil, değil, değil.... Bu her şeyiyle Livaneli. Okumanızı tavsiye ederim.

    Keyifli okumlar!
  • 734 syf.
    "Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

    ________

    Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

    Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
    Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

    Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

    _______

    "... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

    İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

    Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

    Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

    Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

    Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
    "insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

    _______

    "Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

    Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
    Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
    Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
    Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

    Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

    Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

    "O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

    Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
    Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

    _______

    "Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

    Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
    İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

    Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

    Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

    Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

    Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

    Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

    _______


    "Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

    Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

    Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

    Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

    _______

    "Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

    Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

    Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

    Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

    Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

    Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

    _______

    "Tanrı gizemdi."

    Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

    - Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
    - Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

    - Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

    İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

    "Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

    Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

    Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

    Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

    "Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

    Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

    _______

    "O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

    Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

    İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

    Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
    Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

    "Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

    Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

    Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
    Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
    Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

    İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
    insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

    _______

    "Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

    Voltaire

    Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

    Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

    Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

    Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

    Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

    Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

    Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

    Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

    Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

    Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

    Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

    Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
    Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

    Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

    _______

    "Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

    Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

    Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

    Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

    Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

    Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

    _______

    "İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

    Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

    _______

    "İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."

    Kaan Ç.
  • 439 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Colin Wilson bildiğim kadarıyla sadece iki kitabı Türkçeye çevrilmiş oldukça üretken bir yazardır. Çok yönlüdür ve farklı alanlarda yazılmış kapsamlı eserleri vardır. Ben daha önce onun "Ölüm Sonrası" isimli kitabını okumuş ve kitabı oldukça başarılı bulmuştum. "Yabancı" isimli bu kitabını da gerçekten çok beğendim. Wilson bu eserinde yabancı karakterini çoğu kendisi de birer yabancı olan sanatçı, yazar ve düşünürlerin fikirlerinden yola çıkarak tanımlamaya, onu her yönüyle ortaya koymaya çalışıyor. Peki kimdir yabancı? Bana göre kitapta da yer alan ve oldukça hoşuma giden kısa bir tanımla çok derin ve çok fazla gören kişidir yabancı. İste bu yüzden yalnızdır ve kalabalıklar arasında bir yabancıdır. Ama bu yabancının tek tanımı değildir. Kitapta ünlü şahsiyetlerin fikirleri analiz edilerek yabancı ile ilgili kimi zaman birbiriyle örtüşen kimi zaman ise çelisen tanımlar elde edilmiş. Ben de kendimce bir takım tanımlara ulaştım, bunları kısaca aktarmak istiyorum. Şimdi kitapta yabancının izini sürelim ve onun nasıl biri olduğunu anlamaya çalışalım.

    Henri Barbusse'ün Cehennem romanında adı hiç geçmeyen kahraman yabancının en temel özelliğini şöyle dile getirir: "Çok derin ve çok fazla görüyorum." (Sy.26) Yabancı çok derin ve çok fazla gören kişidir.

    Ünlü bilimkurgu yazarı H.G. Wells tam da yabancıya ait olabilecek tezini şöyle ortaya koyar: "Zaten hiçbir zaman hiçbir yere gitmiyorduk -herhangi bir hareketin hiç yoktan daha iyi olduguna inanarak buraya kadar kendi yanılsamalarımızla sürüklendik. Halbuki hakikat bunun tam tersidir, nihai cevap hareketin bitmesidir." (Sy. 35) Yabancı yanılsamadan uyanmak isteyen kişidir.

    Sartre'nin yabancısı Roquentin düşünmekten bıkmıştır. Devamlı bir bıkkınlık ve bulantı hissi içindedir. Şöyle der: "Muazzam büyüklükte, sıkıcı bir düşünce miskin miskin önümde uzanıyordu. Ne olduğunu açıkça göremiyordum ama o kadar bıktırıcıydı ki bakamıyordum."(Sy.39) Yabancı sürekli bir bıkkınlık ve bulantı hissi içinde yaşayan kişidir.

    Camus'ün yabancısı her şeye kayıtsızdır. Duygularını yitirmiş gibidir. Yabancı romanındaki kahraman Mersault annesinin ölümü dolayısıyla cenazeye katılmak için patronundan izin isterken şöyle der: "Özür dilerim efendim ama anlarsınız ya, kabahat benim değil." (Sy.46)Yabancı duygusuz, hayata karşı kayıtsız olan kişidir.

    Kendisi de bir yabancı olan Hemingway "Ölülerin Doğa Tarihi"nde "Çoğu insan hayvan gibi ölüyor, insan gibi değil" der. (Sy.58) Hümanizmin insanlıkla ilgili iyimser düşüncelerine sırtını döner ve karşı çıkar. Yabancı hümanizme karşı çıkan kişidir.

    Oyun yazarı Harley Granville Barker'ın "Hayat Kaynağı" isimli oyununun kahramanı Strowde şöyle der: "Bir şey yap, herhangi bir şey, ne olduğu farketmez...Tekerlek döndüğü sürece, bir şey olduğu sürece her şey yolunda."(Sy.63-64) Yabancı herhangi bir amacı olmayan kişidir.

    Hesse bir romantiktir. Ona göre asıl mesele kendini gerçekleştirmektir. Demian romanında Sinclair şöyle der: "Herkesin hayatı kendine giden bir yoldur. Şimdiye dek hiç kimse kendini tamamen gerçekleştirememiştir. Kimi isteksizce, kimi daha az gayretle kimi de elinden geldiğince ancak kendi peşinde koşturmuştur. Herkes kendi doğum kalıntılarını, çamurunu ve yumurta kabuklarını sonuna dek içinde taşır."(Sy.79) Yabancı kendini gerçekleştirmek isteyen kişidir.

    Arapları Türklere karşi örgütleyip isyan hareketi başlatan Arabistanlı Lawrence bu kitapta yabancı karakterine örnek olarak ele alınmış. "Bilgeligin Yedi Sütunu" isimli kitabında Lawrence şöyle diyor: "İnsan birlik değil, çokluktur. Ama bir şeyi yapmaya değer görmesi için insanın yekpare olması gerekir. Bölünmüş krallık birleşmelidir. Batı medeniyetinin geliştirip yücelttiği kişilik tasavvurundaki yanılsama içsel bölünmeyi arttırmaktadır."(Sy.117-118) Yabancı içsel bütünlük arayışındaki kişidir.

    Bir diğer yabancı olan ünlü ressam Van Gogh'un hayatı incelendiğinde dikkat çeken şey Van Gogh'un hayatı boyunca aklı bir kenara bırakıp hep duygularıyla hareket etmesidir. Bunda diger insanlara göre daha çok hissetmesinin önemli rolü vardır. Yabancı çok hisseden kişidir.

    Ünlü Rus dansçı Nijinski sahnedeyken dansıyla insanları büyülerdi. Hamisi büyük organizatör Dyagilev ile arası bozulup sahneye cıkamaz hale geldiginde akıl sağlığını yitirmeye başladı. Aklı kendisine düşman olarak görmeye başladı. Nijinski günlüğüne şöyle yazmıştır: "Aklın ölümünü istiyorum. Aklını öldürürsem karım delirmeyecektir. Akıl aptallıktır, bilgelik ise Tanrı." (Sy.135) Yabancı aklın düşmanı olan kişidir.

    Ünlü psikolog William James "Dinsel Deneyimin Çeşitleri" isimli kitabında bir akşam iliklerine kadar hissettiği ve benim de birçok kere büyük bir sarsıntıyla geçirdiğim varoluşsal korkuyu şöyle anlatıyor: "Felsefi bir kötümserlik ve geleceğe dair genel bir ruhsal bunalım içindeyken bir akşam alacakaranlıkta giyinme odasına gitmiştim... Hiçbir uyarı olmadan sanki birdenbire karanlıktan çıkmış gibi kendi varlığıma dair müthiş bir korku çöktü üzerime. O anda, akıl hastanesinde gördüğüm, siyah saçlı, yeşilimsi tenli, bütün gün oturup kara gözlerini oynatmaktan başka hiçbir şey yapmayan, hepten insanlıktan çıkmış, gerçek anlamda geri zekalı ve ... hastası bir gencin görüntüsü geldi aklıma. Bu imgeyle duyduğum korku etkileşime girdi. O şeklin benim aslım olduğunu hissettim...İçimde ona karşı öyle bir korku ve aramızdaki farkın yalnızca geçici olduğuna dair öyle bir algı oluştu ki, sanki göğsümde şimdiye kadar kaskatı olan bir şey darmadağın oldu ve titreyen bir korku kütlesine dönüştüm." (Sy.152) Yabancı varoluşsal korkuları olan kişidir.

    Ünlü filozof Nietzsche hakikat arayışı yolundaki büyük çabasını delilik boyutuna kadar sürdürmüş bir kişiydi. Bu arayış onu kalabalıktan ayırmış ve yalnızlığa mahkum etmişti. Ama o bu yalnızlığından dolayı bir büyüklük duyuyor ve kalabalığı ünlü eseri "Böyle Buyurdu Zerdüşt"te Zerdüşt'ün ağzından şu sözlerle eleştiriyordu."Arayışa koyulan yoldan çıkar. Yalnızlığın her türlüsü günahtır. Böyle der sürü."(Sy.192) Yabancı hakikat arayışı içindeki yalnız kişidir.

    Tolstoy da tıpkı Sartre'nin kahramanı Roquentin gibi bulantı atakları geçirir: "Beş yıl önce tuhaf bir şey olmaya başladı. Kafam bulanıyor ve hayatın beni adeta hapsettiği hissine kapılıyordum; nasıl yaşamam, ne yapmam gerektiğini bilemiyordum...Kafamın bulandığı anlar giderek artmaya başladı." (Sy.202) Tolstoy da Roquentin gibi kendinden nefret eder ama onun aksine kendi benliğinden kurtulmak için dine yönelir. Yabancı kendi benliğinden arınmak isteyen kişidir.

    Dostoyevski zor bir hayat yaşamıştır. Kendisi daha üniversite öğrencisiyken babası öldürülmüş, Rus çarına karşı kurulan bir komploya adı karışmış, idam edilecekken son anda affedilip Sibirya'ya hapse gönderilmiştir. Orada suçlularla tanışmış, onları yakindan tanıma fırsatı bulmuştur. Dostoyevski eserlerinde sıklıkla günaha düşmüş karakterlerin kurtuluşu konusunu işler. Buna en büyük örnek olarak Suç ve Ceza'nın kahramanı Raskolnikov verilebilir. Sanki kurtuluşa, aydınlığa ulaşmak için önce günaha, karanlığa girmek gerek der gibidir yazar. Kahramanları bir çarkın dişlisi olmadıklarını, insan olduklarını ispat etmek isterler. Yabancı bir çarkın dişlisi olmak istemeyen kişidir.

    George Fox quaker mezhebinin kurucusudur. Ateşli bir kişilige sahiptir. Kilisenin bozulmasına karşı çıkmış, kiliseye ve din adamlarına sert eleştirilerde bulunmuştur. Birçok kez bu yüzden dayak yemis, kırbaclanmıştır. Ama yavaş yavaş insanları etrafında toplamayı başarmıştır. Yabancı toplumdaki bozulmayı eleştiren kişidir.

    William Blake kalabalıktan farklı bir dünya görüşüne ve inanca sahip bir şairdir. O dahilerin şöhrete ihtiyaç duymadıgına, insanın yalnız doğup yalnız öldüğüne inanıyordu. Ona göre insan kendisi dışında hiçbir şeyden emin olamaz. Şiirinde bu düşüncesini şöyle ifade eder: Ne başkasını kendi gibi sever/ Ne başkasına öyle hürmet eder/İmkansızdır düşüncenin bilmesi/Kendinden büyük başka bir eder. (Sy.297) Yabancı yalnız olduğunun farkında olan kişidir.

    Ramakrishna Hindu bir mistiktir. Sürekli evrenle bir bütün olduğunu hissettiği cezbe halleri geçirir.O her şeyin bir olduguna, her yolun insanı tanrıya götürdüğüne inanır. Yabancı çokluktaki birliği gören kişidir.

    Gürciyev bir spiritüalistti. İnsanları aydınlanmaya ulaştıracağını iddia ettiği bir sistem gelistirmistir. İnsanın iradesini zorlu fiziksel egzersizler ile sınırına kadar zorlayıp onda kendine dair farkındalık olusturmak istiyordu. Bu farkındalık sayesinde insanı içinde olduğu otomatizimden kurtarmayı hedefliyordu. Gürciyev şöyle yazar: "Uyanmak insanın hiçliğini fark etmesidir, yani kişinin mutlak mekanikligini, mutlak caresizliğini fark etmesidir."(Sy.352) Yabancı otomatizimden kurtulmak isteyen kişidir.

    Sair Hulme de tıpkı Gürciyev gibi insanın özgür olmadığını düşünüyordu. Bu görüşünü şöyle ifade etmiştir: "İnsanın özgürlüğü çok abartılıyor. Bazı nadir durumlarda özgür olduğumuza hem dinim hem de metafizikten aldığım görüşler beni ikna ediyor. Ancak adet gereği özgürlük olarak tanımladığımız bircok eylem gerçekte otomatiktir." (Sy. 363) Yabancı özgür olmadığının farkında olan kişidir.

    Ulaştığım tüm bu tanımlardan sonra kitapla ilgili görüşlerimi belirtmek isterim. Kitap dokuz bölümden oluşuyor. Sonsöz ve notlarla beraber uzunluğu 439 sayfayı buluyor. Kitapta eserlerden yapılan birçok alıntıya yer verilmiş. Bu yazarların düşüncesini kavramamızi kolaylaştıriyor. Ama her kişi için eşit oranda yer ayrılmamıs. Kimileri için bir iki sayfa kimileri içinse yirmi otuz sayfa yer ayrılmış. Ben eseri oldukça bilgilendirici buldum. Kolay okunuyor ve oldukca akıcı. Konuyu ilgi cekici bulanlara tavsiye ederim.
  • İyi dost, iyi günde  çağrıldığında, kötü günde ise çağrılmadan gelendir. Hz.Ömer

    Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık vardır. Pascal

    İyilik ediniz, onun karşılığında kötülük göreceğinizi hiç aklınıza getirmeyiniz. Hz. Ali

    İnsan hayatında yaptığı iyilikler kadar mutlu olur. Şehabeddin Ahmed

    Olgun insan affetmeyi borç, iyilik etmeyi farz olarak kabul eder. Hz.Ebubekir

    Beni kötüleri zulmü değil, iyilerin sessizliği korkutuyor.

    Yaptığın iyiliği hatırlama, gördüğünü unutma. Chillon

    Daima iyiyi, güzeli, doğruyu, öğrenebilmek için okuyunuz, okutunuz. Hacı Bektaş Veli

    Her türlü kötülüğü yapmaya muktedir iken bir şey yapmamak, işte budur iyilik. Eurıpıdes

    İyilik insanları birbirine bağlayan altın zincirdir. Çiçero

    İyilik insanlık sanatıdır.  Nizami

    Başkalarında iyilik kendinde ise kötülük ara. Benjamin Franklin

    Menfaat karşılığı yapılan iyilik, iyilik değildir. İyilik sebep ve netice zincirinin dışındadır. Tolstoy

    Karşılıgını veremeyecek birine, bir iyilik yapmadıkça, mükemmel bir gün yaşamış sayılmazsınız. Jhon Wooden

    Niyeti iyilik olan, karşılaştığı kötülüğe takılıp kalmaz. Dostoyevski

    İyi insanlar merhametli olur, iyilik daima iyilikle karşılık bulur. Konfüçyus

    İnsanın karşısına kötülük etmek fırsatı günde yüz kez, iyilik etmek fırsatı ise yılda bir kez çıkar. Voltaire

    Bir babanın çocuklarına yapacağı en büyük iyilik, onların annelerini sevmektir. Theodore M. Hesburg

    Fenalık etmek kolaydır. bin türlüsü vardır, ama hüner; iyilik edebilmenin yolunu bulmaktadır. Paskal

    İhtiyacı olana iyilik eden iki kez iyilik eder. Puplilius Syrus

    Edep sahibi yalnızca iyiliklerden zevk alır.Platon

    Allah (cc) anne babaya iyilik yapmayı, ilahi gazaptan korunma vesilesi kıldı. Hz. Fatma

    Yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği incelikle de yapmak gerekir. Diderot)

    Dünyada yapılacak en büyük iyilik, korku içinde yaşayan kimseyi emniyete kavuşturmaktır. Herrick

    Güzellik hoşa gider, zeka eğlendirir, duygusallık coşku verir, oysa kişileri birbirine bağlayan iyiliktir.Rochefoucauld

    Gerçek bilgiye erişmenin tek yolu sevme edimidir. Erich Fromm

    Dünyadaki amacımız sevmeyi öğrenmektir. Hayat sevgiyi öğrenme sürecidir. Paulo Coelho

    Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak. Sri Chinmoy Ghose

    Dünyayı okuyanlar ve yazanlar yönetir.

    Öğretmen içi kan ağlasa bile, okulda öğrenciye tebessüm etmek zorundadır.

    Öğretmen, okula bir ibadethaneye girer gibi girmelidir. Nurettin Topçu

    Öğretmenin başlıca ödevi öğretmek değildir, örnek olmaktır. Kendisi okumazsa, bilgisini günden güne artırmazsa bu acunda neler söylenmiş daha neler söyleniyor, bunları merak etmezse çocuklara da örnek olamaz, onlara kuru bir bilgi vermekten öteye gidemez, benliklerini işleyemez.

    Çakıl taşlarını olgunlaştıran çekiç darbeleri değil, suyun onları okşayışıdır. Tagore

    Gitmek sadece bir eylemdir, unutmak ise kocaman bir devrim. Nazım Hikmet Ran

    Kötülükle mücadelede bizi bir başımıza bırakma Allah’ım. Arif Nihat Asya

    Hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu. Nazım Hikmet Ran

    Bir insanın ruhuna doğruluk ekmek, kör doğmuş birine görme gücünü vermek kadar olanak dışı bir şeydir. Platon

    Bilgelik, ruha yerleşti mi bir kez, kendini evvela dışa vurur insan yüzünde duraksamaksızın. İçsel huzur, dışsal huzur olarak yansır vücudun diğer organlarına. Hermann Hesse

    Kıymet bilmeyen milletlerde kıymet yetişmez ve kıymet yetiştirmeyen milletlerin kıymeti olmaz. Cemil Meriç

    Bir insanın görünüşte birtakım şeyleri özgürce seçtiğini sandığı şeyler, aslında yaşantısındaki deneyimleri tarafından zorunlu kılındığını anlamadan yaptığı seçimlerdir. Voltaire

    Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, ancak çok basit bir sanatı unuttuk: Kardeşçe yaşamayı… Martin Luther King

    Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarını bile getirmezler. Samuel Johnson

    İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmak. Hugo

    Bir aptalı yanıldığına inandırmanın en iyi yolu, onu kendi bildiğine bırakmaktır. John Billings

    Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha çok ahmaktır. Moliere

    Ben, bilmediğim için diğer insanlardan akıllıyım. Socrates

    Akıllı bir kimse, kazandığı paranın birazını, aldığı nasihatın ise birçoğunu saklar. Harry Karns

    Annesi işlerine karışmaya devam ettikçe, hiç kimse yaşlı değildir. E.Paul Hovey

    Her zaman ara, bir gün altın ararken bakır bulursun, yarın bakır ararken altın bulursun. Descartes

    Güzelliğin beş para etmez, bu bendeki aşk olmazsa. Aşık Veysel

    Aşk, kulübeyi, altından bir saraya benzetir. Holty

    İnsan, babasına borçlu olduğu saygıyı ancak baba olduğu zaman duyar. Goethe

    Para nasıl parayı çekerse, başarı da başarıyı çeker. De Chamfort

    Başarı belki insana çok şey öğretmez, fakat başarısızlık çok şey öğretir. Çin atasözü

    İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı demektir. Andre Gide

    Her şeyin en mühim noktası, başlangıcıdır. Eflatun

    Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur. Çiçero

    Bencil insan, tek başına kalmış meyvesiz bir ağaç gibi kurur gider. Turgenyev

    Başkası düştü mü, ‘Çürük tahtaya basmasaydı’ deriz. Kendimiz düşünce, bastığımız tahtanın çürük çıkmış olmasından şikayet ederiz. Cenap Şehabettin

    Her bildiğini söyleme, fakat her söylediğini bil. Marcel Lenoir

    Hak’tan ve faziletlerden mahrum olan bilgi, hilekarlıktır, onun akıl ve zeka ile alakası yoktur. Eflatun

    Paranın değerini öğrenmek isterseniz, borç almaya çalışınız. Benjamin Franklin

    Kadın kocasını daha az sevmeli, fakat daha çok anlamalı, erkek, karısını daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalışmamalıdır. Oscar Wilde

    Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir. Tolstoy

    En güzel kişinin sevdiğidir. Sappho

    Güzel bir gülüş, karanlık bir eve giren güneş ışığına benzer. Tolstoy

    Güler yüz altın anahtardır. Maculay

    Herkesin sizi sevmesini istiyorsanız, gülümseyiniz. Dale Carnegie

    Bazen dudakların bitiremediği cümleleri, gözler tamamlar. Ahmet H. Müftüoğlu

    Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynıdır. George Herbert

    Leyla’nın güzelliğine ancak Mecnun’un gözüyle bakmalısın ki, onu seyretmenin sırrı sana da görünsün. Sadi

    Kadınlar erkeklere söyleyeceklerini gözleriyle söylerler. Alphonse Daudet

    Kalbin gözleri, vücudun gözlerinden çok daha iyi görür. N.Güntekin

    Gerçeği her zaman savun, anlayan olmasa bile, vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun. Wells

    Haksızlığa uğramak, haksızlık etmekten evladır. Eflatun

    İnsan dünyada bir Hak’dan, bir de haksız olmaktan korkmalıdır. Hamid Tarhan

    Hiçbir şey ele geçince hayalde olduğu kadar güzel kalmaz. Richard Nash

    Büyük şeylerin hayali ile yaşa, hiç olmazsa daha küçük şeyleri yapmak imkanı bulursun. Bernard

    İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal

    Hatalar, ekseriya en iyi öğretmendir. Froude

    En büyük hata, hata diye bir şey tanımamaktır. Thomas Caryle

    Hırs ile mutluluk, birbirlerini hiç görmezler. Benjamin Franklin

    Hiçbir şey insanın hayal gücü kadar hür değildir. David Hume

    İnsan, hayatında yaptığı iyilikler kadar mutlu olur. Şehabeddin Ahmed

    İyilik, insanlık sanatıdır. Nizami

    Her şeyden önce iyi olalım, ondan sonra mutlu oluruz. J.Rousseau

    Hiç bir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamaz. Hölderlin

    Bir insan, söylediği şeylerden çok, söylemedikleriyle de insanlaşır. Albert Camus

    Olgun insan, güzel sözler söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyendir. Confucius

    Hiç bir insan rastlamadım ki, onda öğrenilecek bir şey bulunmasın. Alfred de Vigny

    İnsan şişirilmiş bir tulum gibidir, ağzı açılınca söner. Kaşgarlı Mahmut

    İnsan, ‘Ne ise o olmayı’ reddeden tek mahluktur. Albert Camus

    İnsan ne kadar az bilirse o kadar çok bildiğini sanır. Rousseau

    İlim, bölüşüldükçe artan hazinedir. Bhartrihari

    Bütün bildiğim şey bir şey bilmediğimdir. Socrates

    İnsan genellikle başkasına sürmek istediği çamura bulanır. Cenap Şehabeddin

    İnsan iftirayı ancak önem vermemekle yenebilir. İftira edileni değil, edeni kirletir. The Circle

    Havayı geldiği, rüzgarı estiği, kadını olduğu gibi kabul edin. Alfred de Musset

    Altın ateşle, kadın altınla, erkek de kadınla erir. Pythagore

    Bir insanı avucunuza almanın en güzel şekli, kalbini kazanmaktır. La Cordaire

    Hiçbir kalp zorla elde edilmez. Moliere

    Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene, kimse yardım etmez. Pastalozzi

    Köleliğin en kötüsü, kendi nefsine köle olmaktır. La Fontaine

    Dünyada hiçbir şey insanı kin besleme duygusu kadar yıpratamaz. Nietzsche

    İyi bir kitap, iyi bir arkadaştır. Bernaredin de Saint

    Gençlerini kitapla beslemeyen milletlerin sonu acıdır. Ovidius

    Konuşma insanın aklını kullanma sanatıdır. Eflatun

    Konuşmaların en önemlisi, kendi kedimizle konuşmamızdır, ama bunu nedense ihmal ederiz. Oxemstiern

    “Edebim el vermez edepsizlik edene, susmak en güzel cevap edebi elden gidene.” -Yunus Emre

    “Para ve insan arasındaki karşılıklı ilişki şöyledir: İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın.” – Benjamin Franklin

    “Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.” – Che Guevara

    “Hayattaki en büyük zafer hiçbir zaman düşmemekte değil, her düştüğünde ayağa kalkmakta yatar.” – Nelson Mandela

    “Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur.” – Voltaire

    “Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer ve bilirsin, o nehir asla durmaz.” – Grange

    “Edepli edebinden susar, edepsiz de ben susturdum zanneder.” – Mevlana

    “Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğin önünü açar.” – Paul Boese
  • 436 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Yaşar Kemal...
    6 Ekim 1923’te (nüfus kaydında 1926 olarak geçmektedir) Osmaniye’nin Hemite (o zamanki adı Gökçeli veya Göğceli) köyünde dünyaya gelmiş doğum adı Kemal Sadık Gökçeli olan yazarımız. Kürt bir ailede doğup büyüyen yazar, evde Kürtçe dışarıda ise Türkçe konuşurmuş. Tek gözündeki körlüğün nedeni ise 3.5 yaşındayken başına gelen bir kazaymış.
    Kurban kesen halasının kocasını izleyen küçük Yaşar Kemal, bıçağın bir anda eniştesinin elinden fırlayıp gözüne saplanması sonucunda kör olmuş.Ayrıca büyük yazarın, çocukluğunda yaşadığı tek talihsizlik bu değilmiş. 4.5 yaşındaykenbabasının bıçaklanarak öldürülmesine de şahit olmuş ve bu nedenle 12 yaşına kadar düzgün konuşamamış. Ama olayın asıl acı olan yanı şu ki babası, Van’dan göç ederken ölümden kurtarıp yanına aldığı Yusuf isimli evlatlığı tarafından camide namaz kılarken öldürülmüş.

    Babasının ölümünden sonra Yaşar Kemal’in annesi Nigar Hanım, kocasının kardeşi olan Tahir Efendi ile evlenmiş. Ve bir zamanlar köyün en varlıklılarından olan ailenin maddi durumu yavaş yavaş kötüleşmiş. Sonunda da köyün en yoksul ailelerinden biri olmuş. Çünkü Tahir Efendi, para yönetimi konusunda pek başarılı değilmiş ve kardeşinin parasını kısa sürede tüketmiş. 9 yaşına geldiğinde Adana’da bir köy okuluna başlayan Yaşar Kemal, sadece 3 ayda okuma yazmayı öğrenmiş. Ortaokulda ise yatılı okuma hakkı kazanmış fakat devamsızlık sınırını epey aştığı için yatılılık şansını kaybetmiş. Son sınıfa geldiğinde tasdikname ile okuldan ayrılan yazar, çeşitli işlerde çalışmaya başlamış.

    Irgatlık, memurluk, katiplik, vekil öğretmenlik gibi işler yapan Yaşar Kemal’in sanata olan merakı ise küçük yaşlarda başlamış. Çalışmalarına ilk olarak şiirle başlayan Yaşar Kemal, ilkokul çağında aşıklarla atışmış, henüz küçük bir çocukken ne kadar yetenekli olduğunu bütün köye göstermiş. Saz çalmaya da meraklı olmasına rağmen, annesinin engellemeleri yüzünden bunu başaramamış. Çünkü Nigar Hanım, tek oğlunun aşık olup diyar diyar gezmesinden, dolayısıyla da onu kaybetmekten korkuyormuş. Gerçi ilk başlarda şiir okumasına da karşı çıkıyormuş fakat Yaşar Kemal, babasının koruyucusu olan bir eşkıyanın ölümü üzerine sabaha kadar ağıt yakınca, annesini ikna etmeyi başarmış.

    1940 – 1941 yıllarında Çukurova ve Torosların ağıtlarını derleyen Yaşar Kemal, böylelikle ilk kitabını çıkarmış. Ayrıca 1940’larda tanıştığı Arif Dino, onun gelişiminde büyük rol oynamış. Zaten tanıştıktan sonra Dino ile olan dostluğunu yıllarca sürdürmüş. Kaldı ki kendisi de sanat ve sosyalizm üzerine konuştuğu Dino’dan epey etkilendiğini belirtmiş. Buna ek olarak, kullandığı dil konusunda da Karacaoğlan’ı örnek aldığını, Balzac, Gogol, Dostoyevski, Köroğlu gibi isimlerden etkilendiğini ve Sait Faik Abasıyanık’ın Medarı Maişer Motoru’na da hayran kaldığını açıklamış.

    1944 yılında ilk öyküsü olan Pis Hikaye’yi yayımlamış. Kemal Sadık Göğceli adıyla çeşitli yerlerde yazan ünlü, Yaşar Kemal ismini ise Cumhuriyet gazetesi döneminde kullanmaya başlamış. 1947’de İnce Memed’i yazmaya başlayan yazar, kitabına uzunca bir süre ara vererek ancak 1955’te yayımlamış ve Varlık Roman Armağanı’nı kazanmış...

    İnce Memed I

    İnce Memedim.. Uzun süre etkisinden çıkamayacağım, çıkmak istemeyeceğim her sayfasında telaşa kapıldığım,hüzünlendiğim, ağlamaklı olduğum, sevindiğim, güldüğüm, olayların içinde kendimi bulduğum, yanı başında olmak sana omuz vermek istediğim ince Memedim...

    “Dikenlidüzüne beş kadar köy yerleşmiştir. Bu beş köyün beşinin de insanları topraksızdır. Cümle toprak Abdi Ağanındır. Dikenlidüzü, dünyanın dışında, kendine göre apayrı kanunları, töresi olan bir dünyadır. Dikenlidüzünün insanları, köylerinden gayrı bir yeri bilmezler hemen hemen. Düzlükten dışarı çıktıkları pek az olur. Dikenlidüzünün köylerinden, insanlarından, insanlarının ne türlü yaşadıklarından da kimsenin haberi yoktur. Tahsildar bile iki üç yılda bir kere uğrar. O da köylülerle hiç görüşmez, ilgilenmez. Abdi Ağayı görür gider.

    Değirmenoluk köyü Dikenlidüzündeki köylerin en büyüğüdür. Abdi Ağa da bu köyde oturur. Köy, düzlüğün gün doğusuna düşer. Kayalığın dibindedir. Kayalar mördur. Üstlerini sütbeyaz, yeşile çalan, gümüşi, türlü renkte lekeler örtmüştür.”

    Değirmenoluk köyünün ve diğer bütün köylerin sahibi olan Abdi ağa zulmün, hak yemenin , hainliğin, adiliğin, adaletsizliğin temsilcisidir.

    Az bile söyledim Abdi ağa! senin gibilere senin yolundan gidenlere ne kadar şey söylesek faydası yok ama gün olur devran döner bir gün biri çıkar siz ve sizin gibiler ettiğini bulur. Ama bugün ama yarın elbet bulur...

    İnce Memedim konuşmasını küçüklüğünü sevdiğim Memedim...Bir gün o yaşına başına bakmadan canına tak eder bu zülümden kaçar ve kader onun karşısına Süleyman emmisini çıkarır...

    “Süleyman emmi, dedi dur da sana hepiciğini söyleyim.Benim babam, dedi, ölmüş. Biricik anam var. Başka hiç kimsemiz yok. Ben Abdi Ağanın çiftini sürerim.Buraya gelince gözleri doldu. Boğazı gıcıklanmaya başladı. Kendisini tuttu. Bıraksa boşanıverecekti.”

    Hepiciğini, köyde başından geçenleri, ettikleri zulmü bir bir Süleyman emmisine anlatır. Süleyman emmisi bu küçük sabiyi sahiplenir başı boş bırakmaz evine götürür.

    “Memed, kendi kendine, içinden: Oğlu olurum. Olurum işte. Anam arasın. Abdi Ağa arasın. Arasınlar işte. Kıyamete dek arasınlar. Dönmem işte, diyordu.”

    Bu kısma hem gülmüş hem hüzünlenmiştim. Çünkü anacığını arkada gözü yaşlı bırakmak zorunda kalmıştı Memedim...Gücü daha yetmiyordu anacığını da alıp uzaklara gitmeye Memedimin...

    Süleyman emmisi değil hanımı da sahiplenmişti memedimi...

    “Yazık, dedi. Ne de güzel çocuk. Dinsizler ne istersiniz parmak kadar çocuktan?”

    Dursun emmisi ağanın adamlarından biri... bir köyden bahsetmişti Memedime kaçıp oraya gidecekti Memedim kurtaracaktı kendini...

    “Giderim, diyordu. Giderim bulurum o köyü. Kimse bilmez oraya gittiğimi. Gider bulurum. Giderim işte. Çoban olurum işte. Çift sürerim işte. Anam beni arasın işte. Arasın aradığı kadar.Keçi sakallı göremez yüzümü. Göremez işte. Ya köyü bulamazsam? Bulamam! Aç kalır ölürüm. Ölürüm işte.”

    Süleyman Emminin misafiri bırakmaya hiç niyeti yoktu. Çünkü misafirini bir gönderen vardı. Okuduğumda beni baya etkileyen şu kelimeleri hanımına söylüyordu...

    “Sevgili misafirim kimbilir nereden, Süleyman demiş de gelmiş?”

    “Bak şu çocuğa neler etmiş keçi sakallı Abdi! Yürek parçalanır haline çocuğun. Babasını tanırdım. Mazlum, kendi halinde bir adamdı. Bak şu çocuğun haline! Canından usanmış da kendisini dağlara, kurdun kuşun arasına atıvermiş!... Bak hele!

    Memedim... Süleyman emmisinin çobanı değil adeta oğlu gibi olan Memedimin anasına özlemi her geçen gün artıkça artar...

    “Anacığım... Vay anacığım! Ekinlerini kim biçer ola şimdi? Gavur Abdi Ağa! Anacığım! Ekinlerimiz kuruyup dökülecek. Ekinleri kim biçiyor şimdi anacığım? Ben olmayınca anacığım?”

    Sonra Memedim belli bir zaman sonra yakalanır. Ve Abdi ağa onu alır köye getirir... Anacığına, Memedime zulme kaldığı yerden devam eder ve beni en fazla rahatsız eden günümüzde de içinde benimde, sizlerinde, bütün herkesin de payı olduğu, insanların vurdum duymazlığı...

    “Kaçmayaydı Dönenin oğlu da... Bize ne! Varsın acından ölsün.”

    Günler geçti...Memedim ile bir arkadaşı kasabaya gitmeye oranın nasıl bir yer olduğunu keşfetmeyi akıllarına koydular... Memedim anasını razı ederek arkadaşı da gizleyerek gitmenin hazırlığını yaptılar...

    “O gece sabaha kadar hayaller kurdular. Bir dakika olsun gözlerini yummadılar. Hep konuştular.”

    Yola çıktılar, kasabaya ulaştıklarında orayı bütün ayrıntısına kadar iyice bellediler. Kasabada herkesin kendi ağası olduğunu, sadece zenginlerin daha fazla ağa olduğunu, herkesin toprağının kendi toprağı olduğunu iyice bellediler...

    Memedimin bir de Hatçe’si vardı... Zaten öksüzümün Anacığından ve Hatçesinden başka kimi vardı ki...

    “Memedle Hatçenin çocuklukları birlikte geçmişti. Erkek çocuklar içinde, en güzel evciği Memed yapardı. Onu, en güzel de Hatçe süslerdi. Beraber oynadıkları çocukları oyunlarına bırakır, kendileri başka bir yere gider oyunlar icat ederlerdi. Türlü türlü...”

    Memedim ile Hatçe’sini bela yine geldi buldu... Birbirlerine ta çocukken sevdalı olan bu iki sevdalığın arasına yine Keçi sakallı Abdi ağa girdi... Kendi gibi bir yeğeni var Abdi ağanın. Oda Hatçe’ye göz koymuştu...Her zaman olduğu gibi dediği olan Abdi ağa Hatçe’yi yeğenine nişanlamıştı...

    Bizim sevdalılara kaçmaktan başka çare kalmamıştı...Dediklerini de yaptılar, yapmak zorundaydılar...İşte esas olaylar bundan sonra başlıyor...

    “Bir kuş, bir çalıya sığınır. O çalı da, o kuşu saklar.”

    Ne hayal etmişlerdi ne oldu?

    Memedimin karşısına şimdi bambaşka bir yol çıktı. Hayat onu bambaşka bir insan olmaya terfi etti... Süleyman emmisine tekrar sığınmak zorunda kalan İnce Memedime şu nasihatleri hala aklımdan gitmez...

    “Onlar, hemencecik seninle arkadaş olmak isterler, sana karşı hoş, yumuşak görünürler, arkadaş görünürler, seninle çok ilgilenirler, derdi olan derdini açar sana, insanlar böyledir. Sen kendini hiçbir zaman açmayacaksın. Kapıp koyuvermeyeceksin. Tesirin o zaman iyi olur üzerlerinde. Ağırbaşlı davranacaksın.”

    “İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç”

    Vicdanlı olmak, merhametli olmak, adaletli olmak...Bizi insan yapan, insan olduğumuzu hatırlatan en önemli gayelerimiz...

    “Vicdanın karışmadığı işte iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...”

    Evet bu sözleri söyleyen Abdi ağa... Hayatında söylediği tek doğru sözler ama uygulamadığı kime neye göre vicdanlı olmak gerektiğini emrettiği sözleri...

    Hatçe... Güzel Hatçe... sevdasına, konuşmasına,hareketlerine, cesaretine hayran kaldığım Hatçe... Köye yeniden getirilen Hatçe yine köyden uzakta kalmak zorunda kalır ancak bu sefer kendi rızası ile değil zorla, dala vere ile binbir hainlik ile...

    “köyünden uzaklara gitmek için ikinci çıkışıdır. Birincisinde yanında dayanağı, sevdiği vardı. O zaman nereye gideceğini, ne yapacağını biliyordu. O zaman sıcacık bir tarla, bir ev hayalinin peşinde koşuyorlardı. Şimdi ise yüreğinde bir korku, bir umutsuzluk var. Bu adamların kendisine ne yapacaklarını düşünüyor. Köyden ayrılırken anası bile gelmemişti kendisini uğurlamaya... Kız arkadaşları bile gelmemişti. Bu, gücüne gidiyordu işte. Bu öldürüyordu onu. Kendini dayanılmaz bir efkara kaptırmış gidiyor. Bazı bazı da hiçbir şey duymuyor, düşünmüyor, görmüyordu. Yalnız, arada bir; kendine gelince, iki yanındaki candarmalara bakıp ürperiyordu. Hatçe için ötesi karanlık. Her adımda biraz daha karanlığa gömülüyordu. Gözlerinin önünde dev gibi bir hükümet... Candarmalar... Önde giden iki hükümet adamı...

    Memedimin karşısına bir dost daha çıkmıştır. Adı Kerimoğlu eli öpülesi dedemiz... Şu nasihati Memedime hayatı ne güzel de anlatıyor...

    “Öyle deme hay yiğen. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Her kötülüğü yapar, her iyiliği de yaptığı gibi. Öyle deme hay yiğen!”

    Her kötülüğü değil de her iyiliği yapan, yapmak isteyen, hayatını bu yöne doğru odaklayan insanlara konuyu getirmek istiyorum... Hayatı yaşanılır kılan, varlığı huzur veren, Her zaman olduğu gibi yine hep olacak olan insanlar ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi...

    “Bazı insanlar vardır, sırf doğuştan hoşturlar.”

    “Bunlar, yalnız insanlar kendilerini sevsinler diye doğmuşlardır.”

    Sonra en güzel tecrübenin tarifini dinliyorum...Birbirimizin canını en fazla acıttığımız tecrübesizliğimizin tarifini...

    “Düşünmek, tecrübenin yerini tutar. Sen, her şeyi inceden inceye düşün.”

    Parantez içinde belirttiğim bütün sözler kitap içerisindeki alıntılardır. Kıymetli yazarımız Yaşar Kemal öyle güzel betimlemeler yapmış ki olay yeri, olaylar kişiler hepsi gözünüzün önünde canlanıyor... Büyük bir emek var bu eserde, hakkını vere vere okumak gerek.

    “Yalan dünya. Sonun kara toprak.”

    Şu yalan dünyada birbirimize sırt dönmeden sen şusun, busun diyerek ötekileştirmeden, birbirimizi karanlığa, ıssızlığa itmeden gelin kıymetimizi bilelim...

    “Bir türkü duyulur... Gecede başka türlü, gündüzde başka türlüdür. Çocuk söylerse başka tatta, kadın söylerse... Genç söylerse başka türlü olur, yaşlı söylerse... Dağda söylenirse başka, ovada, ormanda, denizde başka türlüdür. Hep ayrı ayrı tattadır. Sabahleyin başka, öğle, ikindin, akşamlayın başkadır.”

    Türkümüze kulak verelim... Keyifli okumalar... :)
  • İki Dünya savaşı arasında binlerce yıllık edebi önyargılar hazinesine katılan ve kitap tanıtma yazarlarının küçük sözlüklerinde hâlâ baş köşeyi işgal eden kullanışlı anahtarlardan biri de "ekonomik" kavramıdır. Bu dönemde parlayan Hemingway, Fitzgerald gibi Amerikan yazarlarının üslubu kadar bu iki savaş arasındaki "Büyük Bunalım"ın "ekonomik" anıları yüzünden hafızalara kazılan bu edebi önyargıya göre aklı başında bir yazardan bir sahneyi en kısa yoldan, en az kelimeyle çizmesi, gözlemlerinde diyaloglarında hiçbir tekrara yer vermemesi beklenir.

    Thomas Bernhard ise ne aklı başında gözükmeye karar vermiş bir yazardır ne de "ekonomik" olmaya. Romanlarının kahramanlarının dünyasının temel taşlarından biri tekrardır. Yalnız saplantılı roman kahramanları aynı takıntıları tekrarlayıp, dönüp dolaşıp aynı öfke ve tutkuları dile getirmekle kalmazlar, bu tutku ve saplantıları bize şaşırtıcı bir enerjiyle anlatan Bernhard da, kahramanlarıyla birlikte, aynı cümleleri birbiri ardından yeniden yeniden yazar durur. Söz gelimi, Das Kalkwerk'in (Kireç Ocağı) işitme üzerine bir eser yazmaya yıllarını veren kahramanı için Bernhard geleneksel bir romancının yapacağı gibi "Konrad toplumun bir his olduğunu, yazmakta olduğu eserinin ise her şey olduğunu sık sık düşünürdü," demez; bunun yerine kahramanını bize bu düşünceyi defalarca tekrarlarken, tekrarlarken gösterir.

    Tekrarlanan düşünceler —düşünceden de çok ünlemlerle bitirilecek öfkeli bağırışlar, sövgüler, ilenmeler, çığlıklar, yakarışlardır bunlar— akıllı, uslu "mantıklı" dünyasında kalmaya kararlı okuyucunun kolay kolay hazmedemeyeceği şeylerdir: Bütün Avusturyalılar'ın geri zekalı olduğunu okuruz, arkasından Almanlar ve Hollandalılar için de aynı şeyler söylenecektir; bütün doktorların acımasız birer canavar, sanatçıların çoğunun aptal, yüzeysel, yeteneksiz olduğunu okuruz; bilim dünyasının şarlatanlar dünyası, müzik dünyasının sahtekarlar dünyası olduğunu okuruz; zenginler ve aristokratlar iğrenç asalaklardır, yoksullar da fırsatçı ve üç kağıtçı; aydınların çoğunun özenti düşkünü boş kafalılar, gençlerin çoğunun da her şeye gülen budalalar olduğunu okuruz; insanların tek tutkusunun birbirlerini yok etmek, mahvetmek, kazıklamak, aldatmak olduğunu okuruz. Falanca şehir dünyanın en iğrenç şehridir, filanca tiyatro, tiyatro değil kerhane. Falanca gelmiş geçmiş en büyük bestekardır, filanca da en büyük düşünür, zaten başka besteci veya düşünür yoktur, hepsi "sözüm ona" besteci ya da düşünürdür... vs.

    Kendilerini ve kahramanlarını bir tür estetik zırhla koruyarak roman dünyalarının ağırlık merkezini bu tür "aşırılıklardan" koruyan Tolstoy, Proust ya da Halit Ziya'da okuduğumuz zaman "öfkeli ve acıklı bir aristokratın, veya kendini beğenmiş ama sevimli bir kahramanın züppelikleri" diyeceğimiz bu saldırılar Bernhard'ın dünyasının taşıyıcı sütunlarıdır. Proust, Tolstoy, Halit Ziya gibi "dengeli" yazarları okurken düşüneceğimiz gibi, tekrarlanan saplantılar, "insani erdemler ve zaaflar dünyasının bir yaprağı" gibi değil, bütün bir dünya olarak gözükür bize. Çoğu başka yazarların ancak "hayatın bütünlüğü" içinde görüp kenarda köşede yer verdikleri "takıntılar, saplantılar, aşırılıklar" Bernhard'ın dünyasında baş köşeyi tutmuş, "hayat" dediğimiz deneyimin geri kalan kısmı ise ancak hakaret edilmek için hatırlanan küçük bir ayrıntı olarak bir köşeye itilmiştir.

    Gücünü bu saplantılardan alan saldırıları, sövgüleri ilgiyle okuyabilmemin nedeninin Bernhard'ın bitip tükenmeyen dilsel enerjisi kadar, kahramanlarının konumundan da kaynaklandığını düşünüyorum. Öfke, Bernhard kahramanları için sefalete, kötülüğe, budalalığa, aşağılık bir dünyaya karşı kendilerini korumanın bir yoludur. Kendilerini güvende hisseden, çevrelerine yukarıdan bakabilmenin tadını çıkarabilen "başarılı, ayrıcalıklı" kişilerin küçümseyici sövgüleri değildir Bernhard kahramanlarında tanık olacağımız: Bu kahramanların öfkesi, her an felaketlerle yüz yüze gelmeye alışmış, insanların ne mal olduğunu acıyla öğrenmiş, düşmemek, yıkılmamak, ayakta durabilmek için çırpınanların öfkesidir. Sık sık şu veya bu kişinin "ayakta duramadığından", "sonunda yıkıldığından", "bir köşede kuruyup yok olduğundan", "en sonunda onun da mahvedildiğinden" söz edildiğini okuruz. Başkalarının yıkımı, acımasızlık ve budalalıklarla kuşatılmış Bernhard kahramanlarına yollanmış birer tehlike işareti görevi görür. Kahramanların bu budalalık ve yıkım tehlikelerine, genel sefilliğe karşı, Bernhard'ın sık sık kullandığı kelimelerle söylersek, "dayanmak, katlanmak, tahammül etmek, ayakta durmak" için yapacakları ilk iş herkese, her şeye kelimelerle amansızca saldırmaksa, ikincisi, bir tutkuya, "derin", " felsefi", "anlamlı" bir çabaya, en azından bir saplantıya kendilerini bütünüyle vermeleridir. Bu saplantılar bir anda bu kahramanlar için bütün bir dünya olur, vazgeçilemeyecek tek şey olur.

    Korrektur (Düzelti) romanının Wittgenstein'a benzeyen baş kişisi yazamadığı bir biyografinin yıllar yılı sürecek hazırlığı kadar, kendisini engellediğini düşündüğü kız kardeşine duyduğu öfkeden başka bir şeyi aklından geçiremez; Das Kalkwerk'in baş kişisi "işitmek" üzerine yazacağı eseriyle, bu eserini yazabilmenin koşullarına saplanmıştır; o çok eğlenceli Holzfällen'in (Ağaç Kesmek) kahramanı nefret edip tiksindiği Viyanalı aydınların yemek davetinde bütün düşüncesini onlardan nefret edip tiksinmeye verir.

    Valery bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler. Bernhard'ın kahramanları da durmadan nefret ettikleri konulara dönerler, nefretlerini körükleyecek koşulları ararlar, iğrenmeden, nefret etmeden yaşayamazlar: Viyana'dan nefret ederler, oraya koşarlar; müzik dünyasından iğrenirler, müziksiz yapamazlar; kız kardeşlerinden nefret ederler, onu ararlar; gazetelerden iğrenirler, okumadan edemezler; aydın gevezeliklerinden tiksinirler, ve eksikliğini hissederler; edebiyat ödüllerinden iğrenirler ve yeni kostümler giyip koşa koşa onları almaya giderler... Hoşlanmadığı şeylerin tam tersini yapan, nefret ettikleri konulara saplanan, kendilerini sanki hep suçüstü yakalamak isteyen bu insanlar Dostoyevski'yi, özellikle de Yeraltından Notlar'ın baş kişisini hatırlatırlar.

    Dostoyevski ile bir yakınlığı vardır Bernhard'ın. Saplantılar ve tutkuların her defasında bir saçmalığa, umutsuz bir karşı koymaya dönüştüğünü anladığınızda Bernhard'ın dünyasının Kafka'nınkini de çağrıştırdığını düşünebilirsiniz. Ama adıyla birlikte sık sık anılan Beckett'in Bernhard ile modernliğinden öte bir yakınlığı olduğunu sanmıyorum.

    Beckett'in kahramanları çevrelerinde olup bitenlere aldırmazlar pek; başlarına gelen felaketlerle ilgilenmeyip kendi zihinlerinin içine çekilirler. Bernhard'ın kahramanları, tam tersine, ne kadar kaçmaya çalışırlarsa çalışsınlar dış dünyaya fazlaca açıktırlar; zihinlerinin içine çekileceklerine dış dünyanın anarşisini kucaklarlar. Beckett olayların arkasındaki nedensellik ilişkisini iyice zayıflatır, Bernhard ise en küçük ayrıntılarına kadar bu nedenselliğe saplantıyla bağlıdır. Bernhard kahramanları hastalığa, yenilgiye, haksızlığa teslim olmazlar, sonuna kadar çılgın bir öfke ve hırsla mücadele ederler. Sonunda yenilmişlerse eğer bizim okuduğumuz onların yenilgisi ve teslimiyeti değil hırslı kavgaları ve mücadeleleridir.

    Yeni tanıdığımız bir yazarın dünyasına hazırlık olsun diye illa ki bir karşılaştırma gerekliyse ben Celine'den söz etmenin daha yerinde olacağını düşünüyorum. Celine gibi Bernhard da ağır koşullarla mücadele ederek yetişmiş yoksul bir ailenin çocuğudur. Babasız büyümüş, savaş yıllarının yokluklarını yaşamış, vereme yakalanmıştır. Celine gibi Bernhard'ın da çoğu otobiyografik olan romanlarında bu yılların sürekli mücadeleyle, karşı koymayla, öfkeyle, yenilgilerle geçtiğini okuruz. Celine'in açık açık adlarını vererek Aragon, Elsa Triolet gibi kendisini öven yazarları, Gallimard gibi kitaplarını basan yayımcıları en ağır hakaretlere boğması gibi, Bernhard da elinden tutanları, ödül veren kurumları, eski dostlarını sövgü yağmuruna tutar. Birçok romanı gibi baştan aşağı otobiyografik olan ve Bernhard'ın eski dostlarıyla yediği bir akşam yemeğini anlattığı Hölzfällen de yaşayan kişilere hakaret edildiği gerekçesiyle Avusturya'da toplattırılmıştır. Daha ilgi çekici olan, bu iki yazarın da içlerine düştükleri sefalete dilsel bir enerji ve dilsel bir öfkeyle karşılık vermeleridir. Celine'in o gittikçe kısalan ve üç noktayla son bulan cümlelerine karşılık Bernhard'ın "buluşu" gittikçe uzayan, durmadan tekrarlanarak dairesel, daha doğrusu "eliptik" hareketler çizen ve paragraf başlarına hiç de gerek duymayan cümleleridir.

    Geleneksel romanın "olay örgüsü" dediği şeyi Bernhard'ın dünyasında cümlelerin çizdiği bu "eliptik" hareketler aracılığıyla izleriz. Aynı ülkeler ve gözlemler yeniden yeniden tekrarlanırken anlatılan hikaye de ağır ağır kıpırdanır. Ama hatırlandıkça yazılan ve yazıldıkça ilerleyen hikayelerdir bunlar. Anlarsınız ki, Thomas Bernhard masaya oturmadan önce ne dört başı mamur bir hikayeyi bütün ayrıntılarıyla düşünmüştür, ne de her şeyi bir kerede yerli yerine yerleştirmek kaygısı taşır. Sanki bazı kahramanlarının bir türlü yazıp bitiremedikleri kitapları gibi, onun da başlangıçta aklında yalnızca öfke, nefret ve şiddetle yoğrulmuş bir izlenimler sisi vardır.

    Bu sis aralandıkça arkasından küçük, hoş, acımasız, eğlenceli anekdotlar çıkar. Bernhard'ın romanları onca tutkuyla konuşmalarına rağmen dramatik değil, anekdotiktir: Romandan alacağımız tadlar kitabın bütünlüğünden çok, tıpkı bizim roman dünyamızda olduğu gibi, romanın içine dağıtılmış hikayeciklere bağlıdır. Bu hikayeciklerin, özellikle aydınlar, sanatçılar üzerine kurulmuş olanlarının çoğunun onlar hakkında geliştirilmiş acımasız gözlemler, dedikodular ve hakaretler üzerine kurulduğu da hatırlanırsa Bernhard'ın roman dünyasının yalnızca biçimsel olarak değil, ruhsal olarak da yer yer bizimkine yakın olduğu düşünülebilir. O hepimizin öfkeyle yaptığı saldırıları, acımasızlıkları, saplantıyla tekrarladığımız nefretleri, sövgüleri, tutkuları, herkesin önünde apaçık dile getirmenin ve bunu "iyi sanat" düzeyine çıkarabilmenin bir yolunu bulmuştur.

    Ama dünyasının ve sanatının algılanışındaki kırılgan nokta da budur. Hakaretler yağdırdığı gazetelerin ondan gittikçe daha çok söz ettiklerini, yüzlerine tükürdüğü ödül jürilerinin ona yeni ödüller yetiştirdiklerini, sövgülere boğduğu tiyatroların onun oyunlarını sahnelemek için peşinden koşuşturduklarını görenler, inanmak istedikleri bir masalın aslında "masal" olduğunu anladıklarında içlerini saran bir düş kırıklığına kapılırlar. Bu, romancının dünyasıyla, roman kahramanlarının dünyasının birbirinden apayrı dünyalar olduğunu bir kere daha hatırlamak için iyi bir fırsattır. Ama bu dünyanın ısrarla "otobiyografik" olmak istediğini ve bütün gücünü gerçek bir öfkeden aldığını düşündüğünüzde, okuduğunuz her Bernhard romanından sonra, romanların içinden geçerek hayalinizde kurmaya çalıştığınız "değerler dünyasının" neden hep sizi tıpkı romanların kendisi gibi, karikatürleri hatırlatan bir oyunun içine soktuğunu sezersiniz.

    Kimi kitaplarında kahramanların gittikçe artan öfkesiyle birlikte yer yer dilsel bir şöleni hatırlatan, zaman içindeki sıçramalarla yer yer çözülmesi zor, upuzun cümlelerden oluşan ve anlatıcıların tutarsızlığıyla da yer yer çetrefilleşen Bernhard dünyasına giriş için Wittgenstein'ın Yeğeni'nin rahat bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Thomas Bernhard'ın roman dünyasını daha yakından tanımalı, onun daha karmaşık ve daha zengin öteki kitaplarını da çevirmeliyiz.
  • 72 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    “Tanrı’nın emriyle şu tuhaf
    kahramanlarımla sürüp giden koca
    hayatı, herkesin görebileceği alay ve
    kimsenin göremeyeceği gözyaşlarıyla
    daha ne kadar seyredeceğim?”
    Ölü Canlar, 1842
    Rus edebiyatının büyüleyici bir
    gelişim gösterdiği 19. yy’ın ilk yarısına
    tanıklık eden ve tanıklığının sonuçlarını
    zengin dili ve insanı derinden etkileyen
    hiciv yeteneğiyle gözler önüne seren
    Nikolay Gogol, aslında bu ‘büyülü
    dönemin’ oluşmasında, gelişmesinde ve
    devam etmesinde rol oynayan en önemli
    kişilerdendir.Çar I. Nikola’nın iktidar döneminde
    (1825-1855) Fransız Devrimi’nin
    düşüncelerinden etkilenerek Çar’ın
    otoritesini bir anayasayla sınırlamak
    isteyen subay ve aydınlardan oluşan
    grubun darbe girişimi (Dekabrist
    Ayaklanması – 14 Aralık 1825)
    başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu
    muhalif harekete destek veren kişilerin
    bir kısmı asılarak idam edilir; geri
    kalanlar ise Sibirya’ya sürgüne
    gönderilir. Dönem, baskı dönemidir.
    İktidar, gitgide katılaşan tutumuyla
    ‘fikirleri özgürce ifade etme’ yollarının
    önünü kesmek için çaba sarfeder; Rus
    aydın katmanının (intelligentsia)
    üzerinde ödünsüz bir baskı kurmaya
    çalışılır. Sansür mekanizmasını işlerhale getirmek için kurulan ‘gizli servis’
    acımasızca görevini yerine getirir;
    sadece düşünmek ve yazmak bile
    mutlakiyete, serflik sistemine karşı ‘bir
    başkaldırı’ olarak değerlendirilir.
    Aydınlara nefes bile aldırmamak
    amacıyla var edilen uygulamalar,
    özellikle –Dostoyevski’nin de bir
    komploya katılmış olma suçlamasıyla
    önce kurşuna dizilerek idam edilmeye,
    ardından Omsk’da kürek mahkûmu
    olarak ceza çekmeye mahkûm edildiği–
    1848 yılıyla Çar I. Nikola’nın ölümüne
    (1855) kadar olan dönemde doruk
    noktasına ulaşır. Bu dönem daha sonra
    Rus kültür tarihinde ‘Yedi Karanlık
    Sene’ olarak anılacaktır.
    Baskıcı uygulamaların, uzunsürgünlerin, acımasız cezaların zirveye
    ulaştığı bu dönemde edebiyat da
    dönemin siy reketin üzerine gidilir. Aynı
    dönemde Rusya’nın ulusal kimliği
    üzerine tartışmalar baş gösterir.
    ‘Ulus’tan kasıt nedir? Ulus denilen
    kesim, kendilerinden daha iyi eğitim
    almış ve genelde Avrupa geleneklerini
    benimseyen toprak sahiplerinin
    boyunduruğu altında yaşayan Rus
    köylülerinden oluşan geniş kitleden mi
    ibarettir, yoksa Rus toplumunun
    Fransızca konuşan elit kesiminin kültürü
    de bu kavramın bir parçası mıdır? Rusya
    kendi içine ve kendi geçmişine dönük
    bir tavır mı sergilemelidir, yoksa
    Avrupa’nın bir parçası mı olmalıdır? Bu
    tartışma özellikle 1840’lı yıllardaSlavcılar ve Batıcılar adıyla anılan iki
    grup arasında varolan fikir ayrılığının
    tam da merkezinde yer alır. Her iki grup
    da kendi fikirleriyle örtüştüğüne
    inandıkları iki farklı kenti ülkenin
    başkenti olarak görür: Eski Rusya’nın
    değerlerini yaşatan, sahip çıkan, yansıtan
    Moskova ve yeni, Batılı Rusya’yı temsil
    eden Petersburg.
    İşte Gogol, Rusya’da feodalizmin
    sarsılıp yerine kapitalizmin yapılanmaya
    başladığı, farklı görüşlerin hem iktisadi,
    hem siyasi, hem de kültürel alanda
    birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı, aydın
    kesimin üzerindeki baskıların daha önce
    hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir
    dönemde verir eserlerini; ve var olan
    sistemin savunucuları tarafından Rusinsanının kötü yanlarını göstermekle,
    kendi halkına ihanet etmekle suçlanır her
    seferinde. Oysa ne böyle bir amacı ne de
    inancı vardır yazarken. Rus insanının
    kötü olduğunu değil, sistemin Rus
    insanını kötü gösterdiğini
    düşünmektedir. Ancak Rusya gerçeğinin
    aksayan yönlerini açıkça gözler önüne
    sermedeki başarısı ve egemen sınıfa
    mensup kişileri karikatürize etme
    yeteneği sonucunda tepki görmekten asla
    kurtulamaz. Gerek bu tepkiler, gerekse
    kendi iç çelişkileri Gogol’ün hayatını
    olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
    başında gelir.
    Kendisini acımasız bir şekilde
    eleştirenlerin yanında Gogol’ü
    sahiplenen, yazdıklarını, eşsiz yeteneğinidestekleyen önemli kişiler de olmuştur.
    Rus edebiyatına halk masallarını, halk
    dilini sokan ve Rus gerçekçiliğinin
    başlangıç noktası olarak kabul edilen
    büyük şair-yazar Puşkin ve dönemin en
    etkin eleştirmeni, 19. yy Rus
    edebiyatının yönelimlerini büyük ölçüde
    belirleyen Belinski akla ilk
    gelenlerdendir.
    Puşkin ile yakın ilişkisi, Gogol’ün
    tutunabildiği, bildiği yolda devam etmek
    için güç kazandığı nadir kaynaklardan
    biridir. Puşkin’in her sözü, her eleştirisi,
    her önerisi onun için önemlidir. Bu
    yüzdendir ki bir Avrupa gezisi (daha
    doğrusu kendisine yöneltilen
    eleştirilerden uzaklaşmak için kendini
    mecbur hissettiği bir kaçış) sırasında,konusunu da Puşkin’in önerdiği Ölü
    Canlar adlı eseri yazmaya çalışırken
    haber aldığı ‘Şairin Ölümü’
    [1] onu
    derinden etkiler ve üzüntüsü Mart
    1837’de arkadaşı Pletnev’e yazdığı
    mektuba şu şekilde yansır:
    “Rusya’dan bundan daha kötü bir
    haber alamazdım. Onun ölümüyle
    yaşama sevincimi tamamen yitirdim.
    Onun fikrini almadan hiçbir şey
    yapamıyordum! Onu yanımda hayal
    etmeden tek bir satır bile yazamıyordum!
    O ne der? Neye dikkat eder? Neye
    güler? Neyi beğenir? Bilmek
    istediklerim bunlardı; beni yazı yazmaya
    teşvik eden şeyler bunlardı... Tanrım,
    onun ilhamıyla başladığım elimdeki bueseri, onun eserini sürdürecek gücü
    kendimde nasıl bulacağım?... Kaç kez
    kalemi yeniden elime almayı denedim,
    ama kalem elimden düştü gitti.
    Anlatılmaz bir keder bu!”
    Puşkin’in ölümünden bu derece
    etkilenen Gogol, çok zorlanmasına
    karşın üzerinde çalışmakta olduğu iki
    önemli eseri tamamlar ve 1842 yılında,
    Rusya gerçeğinin aksayan yönlerini
    etkili bir şekilde gözler önüne serdiği ve
    yerdiği Ölü Canlar adlı romanın birinci
    cildiyle 19. yy Rus edebiyatının ağırlıklı
    konusu olan ‘küçük adam’ temasının
    başarıyla işlendiği Palto isimli
    öyküsünü yayınlar. Öykü, Rus
    Edebiyatı’nın gelişmesinde, Rus
    gerçekçiliğinin oluşmasında önemli roloynayacak; sonraki günlerde
    Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün
    ‘Palto’sundan çıktık” itirafında
    bulunacaktır. Ünlü eleştirmen Belinski
    de Palto’yu dönemin en önemli eseri
    olarak nitelendirecektir.
    Bu öyküyle birlikte o güne kadar ihmal
    edilmiş, görmezden gelinip eserlere
    konu edilmemiş, kent toplumunun bir
    parçası olan küçük memurların
    yaşantıları ve dramları Rus edebiyat
    tarihindeki yerini alacaktır.
    Çarlık Rusyası’nda yaşanmakta olan
    eşitsizliği net bir şekilde ortaya koyan
    öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in
    acılarla dolu hayatı, ‘küçük insanların’
    çektiklerinin sadece bir parçasıdır. Artıkedebiyatın vurgusu yoksul, ezilen,
    haksızlığa uğrayan ‘küçük insanlar’
    üzerine kaymıştır ve Gogol’den sonra
    gelen Rus yazarlarının hemen hepsinin
    bu öyküye borçlu olduğu bir şey vardır.
    Gogol öyküyü, bir arkadaş toplantısı
    sırasında anlatılan bir olaydan
    esinlenerek yazar: Ava çıkmaya çok
    meraklı olan küçük bir memur, yıllarca
    bin bir güçlükle para biriktirerek bir av
    tüfeği satın alır. Yeni tüfeğiyle ava
    çıktığı gün sandala biner ve her nasılsa
    tüfek suya düşüp kaybolur. Memur
    üzüntüsünden yataklara düşer; günlerce
    ateşler içinde kıvranır. Başka bir çözüm
    yolu bulamayan arkadaşları aralarında
    para toplayarak kendisine yeni bir tüfek
    alır ve memur ancak o zaman iyileşir.Bahsi geçen olay anlatıldıktan sonra
    Gogol’ün etrafında bulunanların hepsi
    kahkahalarla gülmeye başlar; oysa
    Gogol anlatılanlarda gülünecek bir yan
    bulamamış ve uzun süre düşüncelere
    dalıp kalakalmıştır.
    Gogol, duyduğu andan itibaren içini
    kemirmeye başlayan bu olayı tam sekiz
    sene sonra yayınlanan Palto’da, güç
    şartlarda yaşayan, varolan sistemin de,
    çevresindeki kişilerin de önemsemediği
    Akakiy Akakiyeviç’in dramıyla gün
    ışığına çıkaracaktır. Öykü, yayınlandığı
    andan itibaren soylu kesimin tepkisine
    hedef olur. Dönemin ‘mühim
    adamlarından’ biri eseri şöyle yorumlar:
    “Şu Gogol’ün Palto’su amma dadehşet verici bir hikâye. Kalinkin
    Köprüsü’ndeki hortlak bir gün hepimizin
    sırtından paltosunu çekip alabilir.
    Hikâyeyi okurken ne hale düştüm, varın
    siz düşünün.”
    Öykünün, Rus edebiyatında kendinden
    sonraki gelişmelerde belirleyici rol
    oynayacak şekilde, ‘küçük adam’
    temasını derinlemesine incelemesinin ve
    bu yönde vazgeçilmez bir örnek
    oluşturmasının dışında dikkat edilmesi
    gereken bir yanı daha bulunmaktadır.
    Gogol’ün bu eserde kullandığı dil,
    tutturduğu ton, önceki eserlerinden
    farklıdır. Yazdıklarıyla, okuyucularını
    acı acı gülümsetmeye çok yatkın olan
    yazar, Palto’da bu becerisini doruk
    noktasında yaşatır. Bu kez, okuyanlarıgülümsetmekten çok sarsmayı
    hedeflemiştir.
    Bugün, okuyanlara hâlâ söyleyecek
    sözü olan bu metin, hiç kuşkusuz Dünya
    ve Rus edebiyatı açısından önemini ve
    değerini yitirmeden gelecek nesillere de
    aktarılacak ve hak ettiği yeri korumaya
    devam edecektir. Daha önce birçok
    çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılan
    bu çok önemli gördüğüm öyküyü
    yorumlama şansını bana veren “Bordo
    Siyah”a ve sevgili hocam, editörüm
    Veysel Atayman’a teşekkür ederim.
    Aslı Takanay
    Aralık 2003, Istanbul