• Ama neyin ne olduğunu bilirseniz, Batı'daki müzeler de elbette önemlidir. Toparlayıp sayalım: Londra'da British Museum, Paris'te Louvre Müzesi, Vatikan Müzeleri, Roma'daki Capitol, Napoli'de Arkeoloji Müzesi, Madrid'de yine Arkeoloji Müzesi, St.Petersburg'da Hermitage Müzesi, Moskova'da Kremlin Sarayı, Puşkin Müzesi, Avusturya'da Kunsthistorisches Museium ve Ephesus Müzesi, Berlin'de Pergamon. Floransa dersen, şehirdeki tüm binalar ve sergileri ayırmadan söylemeliyiz. Çünkü Batı'yı anlamak için en mühim şehir Floransa'dır, orası Rönesans'la bütünleşmiştir. Her taşında sanat vardır. Sanatla bu kadar iç içe bir başka şehri gene Toskana bölgesinde bulursunuz; o da Siena'dır. Küçüktür, anlamlıdır, İtalya şehir demokrasisinin mazideki örneğidir.
  • *Londra’da British Museum,
    *Paris’te Louvre Müzesi,
    *Vatikan Müzeleri,
    *Roma’daki Capitol,
    *Napoli’de Arkeoloji Müzesi,
    *Madrid’de yine Arkeoloji Müzesi,
    *St. Petersburg’da Hermitage Müzesi,
    *Moskova’da Kremlin Sarayı,
    *Puşkin Müzesi,
    *Avusturya’da Kunsthistorisches Museum ve Ephesus Müzesi,
    *Berlin’de Pergamon.
  • HİTLER FAŞİZMİNE KARŞI DİRENİŞ, LENİNGRAD SENFONİSİ ve ŞOSTOKOVİÇ

    Tarih: 18 Aralık 1940...

    Hitler, Alman Ordusu'na tarihin en geniş çaplı askeri harekat emrini verdi: Hedef Sovyetler Birliği idi.
    Almanların Barbarossa Harekatı öğrenilince Leningrad'da olağanüstü günler başladı.

    Örneğin; “Müzelerin Anası” olarak bilinen Hermitage Müzesi'ndeki 3 milyon eserin bir bölümü sandıklara doldurulup Ural Dağları'na götürüldü.

    Şehirde yaşayan önemli bilim adamları ve sanatçıların tahliyesine karar verildi. Kimileri kenti terk etmeye karşı çıktı.

    Bunlardan biri, ünlü besteci Dmitri Şostakoviç idi.

    Yazar Sarah Quigley “Orkestra Şefi” adlı kitabında şehri terk etmeme kararının Şostakoviç ile eşi Nina Varzar'ın arasını açtığını şöyle yazdı:

    “Nina” dedi Şostakoviç; “Leningrad'dan ayrılmamızı istediğini biliyorum ama anla lütfen. Batan gemiyi terk eden fareler gibi kaçıp gitmek yanlış geliyor bana.”

    Nina yüzünü çevirdi: “Bu dediğin benim kulağıma, çocuklarının hayatlarını riske attığın için kendini rahatlatmak üzere bulduğun bir bahane gibi gelmeye başlıyor.”

    “Bahane mi? Bahane mi? Leningrad'ı mahvolmaktan kurtarmanın lanet olası bir bahane sayılacağını pek sanmıyorum!..

    Tarih: 8 Eylül 1941.

    Almanlar Leningrad'ı kuşattı.
    Hitler; kentin hemen düşeceğinden öylesine emindi ki, şehrin lüks oteli Hotel Astoria'da zafer onuruna verilecek partiyle ilgili davetiyeleri önceden bastırdı!

    Hesap edemediği şuydu; Şostakoviç gibi yüzbinler faşizme karşı savaşmak için gönüllü olmuştu!

    Şostakoviç, önce Kızıl Ordu'ya katılmak istedi. Sağlık durumu ileri sürülerek kabul edilmedi.

    İtfaiyeci olarak görev aldı. Ders verdiği konservatuvarın damında yangın gözlemciliği yapmaya başladı. “Dört gözlü yarasa” diyorlardı ona.

    Yaptığı işi bir çocuğun da yapacağını söyledi sürekli. Sonunda Milis Teşkilatı'na alındı. Görevi, siper kazmaktı.
    Temizlik hastasıydı aslında ama o günler çok geride kalmıştı. Pislikleri görmüyordu bile.

    Hitler köpürüyordu; 8 Kasım'da üç milyon Leningradlının açlığa mahkum edilmesi emrini verdi. Ardından…
    Akar su kaynaklarına zehir attırdı.
    Yiyecek depolarını bombalattı.

    Bu nedenle, Leningrad'da kadın ve çocuklar için günlük yiyecek 150 gram ekmeğe kadar indirildi. Bu ekmek de, yüzde 50 oranında talaş ve başka yenemeyecek katkılardan oluşuyordu.

    Halk, kedi-köpek-fare-kuş ne buluyorsa yiyordu artık.
    Kışın eksi 30 dereceye kadar düşüyordu hava. Hitler kışın ısıtmada kullanılan akar yakıt depolarını da bombalattı.

    Şunu yazmalıyım:

    Hitler, “Nazi estetiği” diye Berlin'deki ıhlamur ağaçlarını keserken, o dondurucu koşullarda Leningrad'da tek ağaç kesilmedi.

    Isınmak için evlerdeki tüm eşyalar yakıldı ama tek ağaç kesilip yakılmadı…

    Ve inatla direndi Leningrad…

    Şostakoviç dinlenme molalarında cebinden ufak kalem ve kağıt çıkarıp notalar yazıyordu.

    İtfaiye gözcülüğü yaparken, altı saat süren ve binlerce ton şekerin bulunduğu Badayev yangınını seyretmişti. Alevler, kapkara dumanlar, uzaklardan duyulan çaresiz insan sesleri, çanlar, megafonlar ve hava saldırısını duyuran sirenlerin tiz sesi…
    Birden Şostakoviç kendini dış dünyaya kapatmış gibi hissetti.

    O gün karar verdi; Leningrad senfonisini yazmaya…

    Artık…

    Hiçbir yangın, hiçbir ölüm, hiçbir yokluk ve açlık onu senfonisini yazmaktan alıkoyamayacaktı.

    Senfonisinde, insanlığın barbarlıkla mücadelesini anlatacaktı.
    Kuşatma altındaki halka umut ve cesaret aşılayacaktı.
    O günden sonra her fırsatta yazdı Şostakoviç.
    Rüyasında bile senfoninin notalarını gördü.
    Bölümleri tamamladıkça tedirginliği azalacağına arttı; ilk kez başarısız olacağından korktu.

    Aradığı bir cenaze marşı değil, direniş senfonisiydi…

    Yıl, 1942...

    Kuşatma acımasızca sürüyordu.
    Öyle ki…

    Ocak ve şubatta her gün 7 bin ile 10 bin arası sivilin çoğu açlıktan ölüyordu. Şehir içi ulaşım yoktu. İnsanların ekmek alma merkezlerine giderken yolda düşüp can vermesi normal karşılanır oldu. Ölülerin yendiği söyleniyordu!

    Bu koşullarda Şostakoviç, Leningrad Senfonisi'ni bitirdi.

    Peki. Eseri kim çalacaktı? Sanatçıların bir bölümü tahliye edilmişti. Kimi ölmüş, kimi sakat kalmıştı. Eski müzisyenler, sakatlanmış askerler ve amatörlerden orkestra kuruldu.
    Çalışmak güçtü. Soğuktan elleri müzik aletlerini tutamıyordu.
    Zorluklar aşıldı. Senfoninin kurtuluşu getireceğine dair inanç oluştu.

    Ve…
    Tarih: 9 Ağustos 1942.

    Şostakoviç'in eseri Leningrad Senfonisi radyodan çalındı.
    Müziği hem Almanlara hem de Ruslara ulaştırabilmek için de güçlü hoparlörler kuruldu. Rus halkı güç ve moral kazanmak için, düşman ise umutsuzluğa kapılsın diye.
    Her gün çalındı.
    Herkesin dilinde senfoni mırıltısı duyulur oldu.
    Direnen halkına büyük moral veren Şostakoviç'e, 1941 ve 1942'de Kızıl Bayrak İşçi Nişanı ve Stalin Ödülü verildi.

    Tarih: 27 Ocak 1944.
    872 gün sonra…

    Almanlar pes etti. Çekilmek zorunda kaldı.
    Bu süreçte Sovyetler, 3 milyon 436 bin 66 askerini ölü, kayıp ve yaralı verdi.
    Sivillerden 400 bini tahliyeler sırasında ve 642 bini kuşatmada hayatını kaybetti.

    Leningrad'daki yıkım ve insan kayıpları, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarının yol açtığı kayıpların üstündeydi.

    Kuşatma soykırım olarak kabul edildi.

    Bugün Leningrad direnişleri unutturulmak isteniyor. Bir örnek vermeliyim:

    Dünya, Hollanda'daki 14 yaşındaki Anne Frank'ın günlüklerini ezbere bilir de, Leningrad'daki 11 yaşındaki Tanya Savicheva'nın günlüklerinden habersizdir. Açlıktan önce büyükannesi, ardından amcası, sonra annesi ve kardeşini yitiren Tanya'nın, günlüğündeki son notu, “Sadece Tanya kaldı” oldu. Son notuydu çünkü; kuşatmadan kısa süre sonra ileri derecede beslenme bozukluğundan öldü Tanya!

    Kuşkusuz acıları yarıştırmıyoruz. Neden bilinip bilinmediğini anlatmaya çalışıyoruz.

    Hangisini yazayım…
    10 milyon 700 bin asker ve 11 milyon 400 bin sivili kaybetmesine rağmen Sovyetler Birliği, Berlin'e kadar gidip Hitler'i yenmeyi başardı.

    Yıllardır ABD'nin propaganda filmlerini seyredenler, savaşın Amerikalılar sayesinde kazanıldığını sanıyor! Oysa. Bu sadece, propaganda savaşını ABD'nin kazandığını gösterir!

    Milyonlarca kişi açlıktan ölmüştü ama

    Hitler'i Şostakoviçlerin direnişi yendi…

    Mustafa Erdoğan
    https://youtu.be/_z8TZjcqYhY
  • İLBER HOCA'NIN MUHAKKAK GÖRMEYİ TAVSİYE ETTİĞİ DÜNYA MÜZELERİ

    Arkeoloji Müzesi (Kahire)
    Arkeoloji Müzesi/Muze-ye Iran Bastan (Tahran)
    İsrail Müzesi (Kudüs)
    British Museum (Londra)
    Tate Gallery (Londra)
    Victoria & Albert Museum (Londra)
    Louvre Müzesi (Paris)
    Tüm bina ve sergiler (Floransa)
    Arkeoloji Müzesi (Napoli)
    Ulusal Sanat Galerisi (Washington DC)
    Arkeoloji Müzesi (Madrid)
    Hermitage Müzesi (St. Petersburg)
    Kremlin Sarayı (Moskova.)
    Kunsthistorisches/Sanat Tarihi Müzesi (Viyana)
    Ephesus Müzesi (Viyana)
    Belvedere Müzesi (Viyana)
    Pergamonmuscum/Bergama Müzesi (Berlin)
    Pinakothek (Münih)
    Muséc D’Orsay (Paris)
    Prado Müzesi (Madrid)
    Puşkin Müzesi (Moskova)
    Tretyakov Devlet Galerisi (Moskova)
    Hermitage (St. Petersburg)
    Rus Müzesi (St. Petersburg)
    Capitol Müzesi (Roma)
    Vatikan Müzeleri
    İlber Ortaylı
    Sayfa 134 - Kronik Kitap/Eylül 2019,11. Baskı
  • Londra’da British Museum, Paris’te Louvre Müzesi, Vatikan müzeleri, Roma’daki Capitol, Napoli’de Arkeoloji Müzesi, Madrid’de yine Arkeoloji Müzesi, St. Petersburg’da Hermitage Müzesi, Moskova’da Kremlin Sarayı, Puşkin Müzesi, Avusturya’da Kunsthistorisches Museum ve Ephesus Müzesi, Berlin’de Permagon. Floransa dersen, şehirdeki tüm binalar ve sergileri ayırmadan söylemeliyiz. Orası Rönesans’la bütünleşmiştir. Her taşında sanat vardır. Sanatla iç içe bir başka şehir gene Toskana bölgesinde bulursunuz; o da Siena’dır.

    Bunların dışında yerel müzeleri önemserim. Örneğin Münih’te Pinakothek.. Sonra modern sanat açısından Londra’da Tate Gallery’yi saymalı; yine Londra’da Victoria&Albert Müzesi çok önemlidir. Madrid’deki Baron Thyssen-Bornemisza Müzesi, Kraliçe Sofia Müzesi’ni de analım.

    Japon Milli Müzesi ve porselen koleksiyonu nefistir. Sonra Hindistan’da Delhi Müzesi de mükemmel bir müzedir ama organizasyonu da sıfırdır.

    Eh, bir de Kahire Müzesi var. Ne olursa gidip görmek zorundasınız. Aynı şekilde Kudüs’teki İsrail Müzesi...
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Kitabı okurken insan aslında hayatının bu ana kadarki dilimini boş geçirdiğini anlıyor. İlber Ortaylı bu ülkenin yetiştirdiği en bilgili adamlardan birisi. Bakın tarihçi demiyorum, çünkü İlber Ortaylı kendini yalnızca tarih alanında geliştirmemiş. Yeri gelmiş dil kursuna gitmis, turizme girip turist gezdirmiş, enstrüman çalmış, tiyatro bile yapmış bir adam. Dünya'da gezmediği belki çok az yer kalmış, Viyana'daki pasta yediği kafeleri bile hatırlıyor. Bu yaşına rağmen de hafızası oldukça kuvvetli. Rusya'da yaşadığım için, kitabı okurken İlber Hocamızın Rusya hakkındaki betimlemelerini ve tavsiyelerini de okudum ve bunları gerçekleştirdiğim için kendimle gurur duydum. Bunlar Hermitage müzesi, Kremlin, Puşkin müzesi, Rus Devlet Müzesi vs. Ayrıca kendisinin bu kadar insan tanıdığını da bilmiyordum. Yaşar Kemal, Amin Maalof ve aklıma getiremedigim muzik, edebiyat ve sanat dünyasından birçok isimle tanışma fırsatı bulmuş bir bilgi kutusudur kendisi. Kitapta İlber Hoca pişmanlıklarını ve üzüntülerinden de bahsetmiş. Özellikle eğitim sistemi, yeni gençlik ve İstanbul'un yok oluşunu ne güzel anlatmış bizlere. Bu kitabı kesinlikle sizlere de tavsiye ediyorum.
  • Arkeoloji Müzesi (Kahire)
    Arkeoloji Müzesi / Muze-ye Iran Bastan (Tahran)
    İsrail Müzesi (Kudüs)
    British Museum (Londra)
    Tate Gallery (Londra)
    Victoria & Albert Museum (Londra)
    Louvre Müzesi (Paris)
    Tüm bina ve sergiler (Floransa)
    Arkeoloji Müzesi (Napoli)
    Ulusal Sanat Galerisi (Washington DC)
    Arkeoloji Müzesi (Madrid)
    Hermitage Müzesi (St. Petersburg)
    Kremlin Sarayı (Moskova)
    Kunsthistorisches / Sanat Tarihi Müzesi (Viyana)
    Ephesus Müzesi (Viyana)
    Belvedere Müzesi (Viyana)*
    Perhamonmusem / Bergama Müzesi (Berlin)
    Pinakothek (Münih)
    Musee D'Orsay (Paris)
    Prado Müzesi (Madrid)
    Puşkin Müzesi (Moskova)
    Tretyakov Devlet Galerisi (Moskova)
    Hermitage (St. Petersburg)
    Rus Müzesi (St. Petersburg)
    Capitol Müzesi (Roma)
    Vatikan Müzeleri