• Kimilerine dünyada sahte bir cennet düştü.
    Yaradan’ın muradı, payımıza çile düştü.
    Şükür böyle çileye, şikâyet ne haddimize.
    Takdir-i İlâhî bu, bize de katlanmak düştü.
     Dikeni olsa da gülün, gönlüne bülbül düştü.
    Zulmü olsa da yapanın, içine korku düştü.
    Sonu yok bu gidişin, cümle âlem bilir bunu.
    Mazlûma bir teselli Nurları okumak düştü.
    Güzel günlerimiz vardı, ona da gölge düştü.
    Beklerken yağmuru, üstümüze dolu düştü.
    Mahal yok endişeye inancımız tamdır bizim. 
    Kayda geçti herşey, tarih bir kenara not düştü.
  • Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde herşeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; herşey bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor; hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.

    İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeğe mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculos'un peşine takılıp koşmasıydı. Fakat asıl Homunculos bir aksülamelden doğmuştu.
  • 448 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Şuan o kadar güzel bi eserin incelemesindesiniz ki eleştirimi yapacak kelimeleri bulamıyorum. Çünkü bu serinin en güzel ifadeyle anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Seriyi yeni bitirdim diyemem üzerinden zaman geçti ancak hala bitmiş olmasına inanmak istemiyorum ve başka bir kitaba tam olarak kafamı veremiyorum. Aslında çok kısa sürede bitirebileceğiniz akışa sahip bir kitap ancak ben uzun sürede okudum çünkü sonuna gelmeyi hiç istemiyordum. Yeri geldiğinde karakterlerin verdiği bazı kararlar sinirimi bozsa da başka bir şekilde devam etmesini istediysem de sonu gayet iyi bitirilmişti. Karakterlerin hepsi birbirinden ayrı özellik ve güzelliklere sahipti. En başta sevmediğiniz hatta nefret ettiğiniz kişiyi bile serinin sonuna geldiğinizde sevdiğinizi fark ettiğiniz bir akış vardı kitapta. Kötü karakter olarak gösterilen kişiyi bile içinizde bir yerde seviyor hatta ona üzülüyorsunuz. Kitabın konusu çoğunlukka grishalar üzerine kurulu. Ravka ülkesinde birinci ve ikinci ordu olarak adlandırılan iki ordu var. Birinci ordu normal askerlerin bulunduğu, kralın yönettiği ordu iken ikinci ordu grisha yeteneğine sahip askerlerden oluşma, karanlıklar efendisi yönetiminde bir ordu. Grishalar doğuştan bir yeteneğe sahip oluyorlar ve sınanmada grisha olduğu öğrenilen çocuklar küçük saraya getiriliyor, geri kalan hayatını burada eğitim görerek geçiriyor. Kitabımızın ana karakteri Alina Strakov. Alina ve Malyen yetimhanede tanışmış iki dost. Malyen birinci orduda başarılı bir izciyken Alina ise yine birinci orduda bir kartograf asistan. Ravkanın ticaretini engelleyen, birinci ordunun bazen geçmesi gerektiği herkesin korktuğu bir diyar, karanlıklar diyarı. O güne kadar gelmiş geçmiş en güçlü grisha olan Karanlık Soy'un aç gözlülüğü yüzünden ortaya çıkmış bir bölge. İçerisinde hiç ışık yok ve korkunç canavarlar, volcralar var. Birinci ordu karanlıklar diyarından geçerken volcra saldırısına uğruyor ve herşey burada başlıyor. Alina'nın bir güneşin elçisi olduğu ortaya çıkıyor. Karanlıklar diyarını kurtarmak Alina'nın elinde olduğu için Alina Ravka'nın umudu oluyor. Kitap buradan başlayıp hiç aklınıza gelmeyecek yerlere gidiyor. Mükemmel olay örgüsünde kendinizi kaybediyor, duygular içinde boğuluyorsunuz. Bu kitap "Gölge ve Kemik". Bu kitap fikrimce muhakkak okumanız gereken bir eser. Bu kitap bayılacağınızı düşündüğüm serinin başlangıcı.
  • Sonra, çok sonraları öğrendim;
    Kalemden kalbe giden bir yol varmış!
    Dilin sustuğu kadar, dokunurmuş kalbe..
    Hüzün, çok başka bir misafir!
    Ne kapısı var, ne damı,
    Girer oturur sinesine adamın.
    Ansızın bir şarkı çalar,
    Eski taş plaktan cızırtılar gelir,
    Hiç beklemediğin anda, bir kuş konar pencerene,
    Gözlerinin daldığı karanlıklarda bir gölge düşer yüreğine,
    Mevsim değişir, her yer hazan olur.
    Ve düşersin, hiç görmediğin, hayal etmediğin yollara,
    Sonra, sonrası yok dersin, yıkılsın herşey...!
    Çarpan çarpmıştır kapıyı,
    Ve hüzün yerleşmiştir en derinine,
    Dolaşır bütün damarlarında, kanınla,
    Toprak olana kadar...
    Sonra dersin, sonrası eksik, eski bir şarkı sadece...

    L.D
  • "Herkes ve herşey birer gölgeden ibaret...o halde
    hiçbir yerin birbirinden farkı yok ve zaman hiç
    değişmiyor, durmadan aynı anın içindeyiz.Benim
    duyduğum, elimi uzatıp yakaladığım hiçbir şey
    gördüklerim kadar gerçek değil. Hepsi karanlığın
    içinde birer gölge.Çok şükür, çok şükür ki öyle. Çünkü
    O var.Bir tek O.Yalnızca O'nun isimleri gerçek."
  • İşte bu dünyadaki herşey o kadar gölge. Perdenin bu tarafında hepimiz birer gölgeyiz aslında. Oyun bittiğinde bir püf! Muhayyel bir mumu söndürür gibi boşluğa doğru üfledi, mum söner. Oyun biter. Bütün suretlerde karagözcünün kutusunda bir araya konur, kaldırır. Geriye ne suret kalır Ne de perde
    Nazan Bekiroğlu
    Sayfa 202 - Hafize hanım