• 232 syf.
    ·18 günde
    Kitabı okuyalı biraz geçti ama yine de inceleme yapmak istedim..
    Bu kitabı bana arkadaşım önermişti ve bende bi bakayım dedim nasıl bi kitap diye.. iyi ki okumuşum.. bazılarına göre kitap saçma gelmiş ya da sıkıcı ama bence hiç değil.. özellikle sonuna bayıldım.. Maria'nın babası aklıma gelen son kişi bile olmadı ama oldu işte.. çok şaşırmıştım ve beğendim.. isteyenler okuyabilir ama tavsiye ederim yani..
    İncelemelerde hâlâ kötüyüm yapacak bir şey yok.. mazur görün..
  • Kızılca Karanlık isimli öyküm, Edebiyatist dergisinin 27. sayısında yayınlandı: Edebiyatist - Sayı 27

    https://imgyukle.com/i/Vhb63y
    https://imgyukle.com/i/VhbwHh

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Yıllardır ne doğasını ne de insanlarını sevebildim. Böyle söyleyince zannedilir ki bu kente dışarıdan gelmiş birisiyim. Ama öyle değil, ben doğma büyüme buralıyım. Çocukluğum, gençliğim buralarda geçti. Aslına bakarsanız yalnızca askerlik için -uzunca bir süre- bu şehrin dışına çıktım. Bir de arada sırada, babamdan kalma aile şirketinin alım-satım işleri için başka kentlere gitmişliğim var. Hepsi bu kadar. Dışarı her gittiğimde, gözüme o kadar güzel ve yaşanılır görünürdü ki bu şehirler, kasabalar… En azından başka bir yerde kuracağım hayat, tümüyle bana ait olurdu diye düşünürdüm. Seçimler diyorduk değil mi? Benim hiçbir zaman bir seçim şansım olmadı ki. Babamdan kalma şirketin –ailenin en büyük erkeği olarak- devam ettireni, yanıma yakıştırılan kadının eşi ve yaşadığım toplumun zorunlu kıldığı çocuğun, yani kızımın babası olabildim ancak.

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Burada geçip gitmeyen dakikalar, puslu havanın mı yoksa çorak toprak renginin mi bir eseri bilemiyorum ama ağırlık her yerde. Yavaşlık, üzerine örtülmüş bu şehrin insanlarının. Konuşmalarına, hareketlerine sinip gözlerindeki perdeyi kapatmış hayatlarının üstüne. Ya ben, ben de farklı mıydım onlardan? Belki aynı toprakların mahsulüydüm ama ayrım ilk olarak gençlik yıllarımda başlamıştı. Arkadaşlarım, sarhoş olup -erkekliklerini birbirlerine ve babalarına kanıtlamak için- genelev yollarına düşerken ben kitapların kafa karıştırıcı dünyasında buluyordum kendimi. Sonrasında askerlik gelip geçti hayatımızın içerisinden ve zaman durdu evlilik şirketinin kapısı önünde. Şehrin ileri gelen ailelerinin üyesi olan bizler, evlendirildik kendimize benzer kızlarla. Çoğu zaman sevemedik eşlerimizi fakat taklidinden mutluluk tabloları verdik bizleri evlendirenlere. Birer de çocuk, en güzelinden hediye değil mi ailelerimize? Geçen zaman ve ilerleyen yaşlarımızla birlikte arkadaşlarımla olan ayrım da giderek büyüyordu. Onlar eşlerini iş bahanesiyle seyahat ettikleri şehirlerde alabildiğine aldatırken ben dışarı gittiğim yerlerin doğasına ve elimdeki -insanın yalnızca kafasını karıştıran- kitaplara sığınıyordum.

    Eşimi sevip sevmemeyi de geçtim ama bir baba iki yaşındaki kız çocuğunu da sevemez mi? Sevemiyordum; ne eşimi, ne kızımı ne de bir zamanlar arkadaşım olanları. Ailemi ise zaten çoktan düşmüştüm hesaptan. Bir sevgisizlik labirentinin içerisinde sürekli olarak çıkış yolu arıyordum. Yanımda rehberim olarak kitaplar ve bir de içimde sevgisizliğe karşı büyüyen öfke vardı. Ve bir gün geldi labirentten çıkışı, kalabalığıyla meşhur şehrin birinde buldum. Denizinin mavimsi güzelliği, insanlarının hızı ve benim içerisinde kaybolacağım kadar büyük kalabalığı… Çıkış görünmüştü artık ve yalnızca tek bir hamleyi bekliyordu yeni yaşamım. Tek bir hamleyi, yani kaçışı…

    Günler geçtikçe içinde bulunduğu kaçış isteği giderek artıyordu. Gideceği şehri bulmuş, kuracağı yaşamı az çok zihninde kurgulamıştı ama bunun ne zaman gerçekleşebileceğini bilemiyordu. Bu ha deyince yapabileceği, bir gece yatağından usulca kalkıp sessizce evinden giderek gerçekleştirebileceği bir eylem değildi. O ne de olsa görünürde iyi bir aile babasıydı ve içinde biriken bütün bu öfkeye rağmen doğru zamanı kollayıp harekete geçmeliydi. Ve bir gün ansızın istediği fırsat, ayaklarının ucuna kadar geldi. Eşi, yarın kızını alıp birkaç günlüğüne annesine gidecekti. Haberi duyduğu andan itibaren zihninde birçok olumlu ve olumsuz düşünce uçuştu ama kararı kesindi, kaçacaktı. Yirmi dört saatlik zaman dilimi büyük bir heyecan dalgası içerisinde hızlıca akıp gitti. Önce iş seyahatlerinde kullandığı valizini buruk bir sevinçle hazırladı. Sonrasında ise, bu kentten ve onlardan kaçışının nedenlerini birkaç satırla yazdığı not kağıdını yatak odasında, aynalı dolabın üzerine koydu. Ve böylece kendini deniz mavisi şehre doğru özgürlüğe, kaçışa bıraktı.

    Siz hiç terk edildiniz mi? Belki sevgiliniz tarafından terk edilmiş olabilirsiniz, ben bundan bahsetmiyorum. Sizi, hem de iki yaşındayken babanız terk etti mi? Terk etmedi değil mi?

    Babamı ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum, daha doğrusu hiçbir şey hatırlamıyorum desem yeridir. Ancak annemin anlattıklarıyla sanki birtakım şeyler canlanıyor zihnimde. Annemi dinlerseniz eğer bizi terk etmesi için hiçbir nedeni yokmuş babamın. Varlıklı, ailesinden kalma şirketin başında, mutlu bir evliliği olan ve belki en önemlisi de benim gibi şirin mi şirin bir kız çocuğuna sahip bir adammış kendisi. Mutlu bir evlilik demişken, annemle aralarında en ufak bir tartışma dahi geçmemiş evlilikleri boyunca. Başkalarının kocaları karılarını aldatıp, kumar masasına otururken babamın tek kusuru çok kitap okumakmış. Anneme göre de zaten babamı deli edip evden kaçmasına neden olan kitaplardı. Gerçi annem kitapları babamın kaçışına sebep olarak gösterirdi ama onları atmaya da kıyamamış, tıpkı veda notunu da yırtıp atamadığı gibi. Veda notu demişken yıllar yılı anlayamamıştım ilk cümleyi. Not, “Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…” diye başlıyordu. Bunun ne demek olduğunu, ancak yeni yeni idrak edebiliyorum. Belki de bunu anlamamın nedeni babamın bu şehri terk edip gittiği yaşta olmandadır. Kaç yaşında olduğumu merak ediyorsanız eğer hemen onu da söyleyeyim, yaşım yirmi altı benim. Kimilerine göre hayatının hala baharında bir genç kız, kimilerine göreyse de evde kalmış zavallı bir kızcağızım.

    Lise yıllarında derslerinde başarılı ve güzelliğimle erkek evlatları olan annelerin ilgisini çeken bir kızdım. Fakat benim aklımdaysa sadece büyük şehirde üniversite okumak vardı. Çalışkanlığım ve sınavı kazanma azmimle ülkenin en büyük şehrinin üniversitelerinden birinde tıbbı kazanmıştım. Ama bu mutluluğumu sevgili anneciğim, yaptığı bol acıklı duygu sömürüsüyle boğazıma tıkmıştı. Kararımdan vazgeçirene kadar günlerce, beni şu şehirde yalnız bırakıp gitme diye yalvarıyordu adeta. Neymiş, onu zaten babam terk etmiş, şimdi de ben mi bırakıp gidiyormuşum? Tabii ki hem on sekiz yaşında bir genç kız olmanın duygusallığı, hem de babamdan sonra bir terk eden de ben olmayayım diye annemin yürek burkan sözlerine uyup kazandığım okula gitmekten vazgeçtim. Önceleri anneme, sonrasındaysa yaşadığım şehre ve hayata küsüp yalnızca kitapların dünyasına sığındım.

    Okumaya devam edemeyince bu sıkıcı şehirde çalışmayı da hiç düşünmedim. Zaten babamın aile şirketinden gelen yüklüce bir gelir de vardı benim için. Okumayıp çalışmayınca geriye bir tek evlilik kalıyordu. Birçok genç kızın hayallerini süsleyen evlilik, nedense benim zihin dünyamda pek yer almıyordu. Bunun nedeni belki hayata erkenden küsmem ve belki de potansiyel kayınvalidelerle oğullarını beğenmemenden kaynaklıydı. Hangisi daha ağır basıyordu bilemem ama önceleri evimize bin bir umutla kafileler halinde gelen görücüler zaman geçtikçe sayıları azalarak da olsa inatla gelmeye devam ediyorlardı. Hala evimize gelenler olsa da annem benden umudu kesmeye başlamıştı. Çareyi artık büyücü, üfürükçülerde bulmaya çalışıyordu. Fakat ne yaparsa yapsın bana bir türlü hayırlı bir kısmet de bulamıyordu. Çaresizliğe düştüğü her anda da aklına babam geliyor ve benim de huy olarak ona çektiğimi ağlayarak dile getiriyordu.

    Geçmişte bizi terk ettiği için çok kızmıştım babama ama şimdi onu o kadar iyi anlıyorum ki. Ne havası hava, ne de insanı insan bu şehrin. İstisnasız herkesin üzerine atalet toprağı serilmiş ve ağır, yapışkan bir ruh haliyle geziniyor bu yaşayan ölüler ordusu. Babamdan kalan kitapları defalarca okumam mı bana bunları düşündürtüyor bilemiyorum ama artık tek istediğim yaşayan ölüler ordusunun bir üyesi olmaktan kurtulmak. Çıkışın yolu belki de gerçekten babam gibi kaçıp gitmek bu şehirden. Fakat bilemiyorum, bir bilsem ve emin olsam hemen harekete geçeceğim de ne yazık ki bilemiyor ve umutsuzca savruluyorum bu girdabın içinde. Tıpkı babamın dediği gibi zaman ne kadar da ağır ilerliyor bu bozkır şehrinde ve ben ne kadar da çaresizim kararsızlığın içerisinde.

    Belki de günlerdir aradığı fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Teyzesinin kızı, ilk çocuğunun doğumunu yapacağından dolayı annesi birkaç günlüğüne yanlarına gidecekti. Kızının böyle ziyaretlere asla gelmek istemediğini bildiği için ona teklif dahi yapmadı. Şehirde ağır işleyen zaman bu sefer hızlıca akıp gidiyordu. Sonunda evde tek başına kalmıştı ve görünürde, babasının izinden gitmemesi için hiçbir engel yoktu. Kaçış kapıları ardına kadar açılmış onu bekliyordu. Peki, gerçekten o kaçabilecek miydi bu girdabın içinden? Banka hesabında kendini büyük şehirlerde en azından bir süreliğine yaşatabilecek miktarda para mevcuttu. Hayallerini başka bir şekilde gerçekleştirmek üzere üniversiteyi kazandığı şehre de gidebilirdi. Ama işi gücü olmadan ve yalnız başına yapabilir miydi acaba büyük şehirde? Kalabalıklar, birçoklarını girdabına sürüklediği gibi onu da yutar mıydı kız başına? Lanet olsun, her zaman olduğu gibi kararsızlık içindeydi. Bu fırsattan yararlanıp kaçıp gitse miydi yoksa annesinin dizinin dibinde kalıp buralarda yaşlansa mıydı bilemiyordu.

    İki seçenek de bir anda birbirinden kötü göründü ve her zaman olduğu gibi kitaplara sığındı. Önce kütüphaneden babasının kitaplarını çıkarıp odanın orta yerine birer birer yığdı. Sonra, birkaç senedir ahşap süsleme işine merak salan annesinin istiflediği çeşit çeşit yapıştırıcıları yerinden çıkarıp kucağına aldı. Kitapları üst üste koyup birbirine yapıştırmaya başladı. Birisi yaptığını görse onun delirdiğini zannedebilirdi ama her şeyi gayet bilinçli bir şekilde uyguluyordu. Kitapları bir tuğlaymışçasına birbirine yapıştırıyor ve adeta kitaplardan küçük bir kulübe inşa ediyordu. Sonunda kulübeyi bitirdi ve akşama kadar kurumasını bekledi. Akşam geldi, bir elinde yaktığı mum ve diğer elinde mabedinin yapımında kullanmadığı tek kitap olan Albert Camus’nun Yabancı romanıyla kulübenin içine oturdu. Ve geriye yalnızca kızılca bir karanlık kaldı.
  • Çok sayıda insanla tanıştım, ama henüz bir arkadaş edinmiş değilim. İnsanlara cazip gelebilecek özelliklerden bende eksik olan nedir bilmiyorum; benden hoşlanan birçok insan var , benimle ilgileniyorlar , ama yollarımız sadece kısa bir süre icin kesişiyor ve ben buna üzülüyorum.
  • 360 syf.
    Bir eğitim yuvasında başlayıp,tarikat,mafya,istismar ve şiddet ekseninde seyreden tam bir yeraltı romanı AZ.Altında A'dan Z'ye Türkiye'nin gerçeklerini barındıran ve aynı zamanda Yurtdışında yaşayan Türkler'in de gerçeklerini barındıran bir yeraltı romanı.

    Bundan yıllar önce Hollanda'da yaşayan bir arkadaşım yaz tatiline altında son model bir AUDİ Q7 ile geldiğinde ''sen demiştim,sen hayırdır olummm!'' Gideli 2 sene olmadı,gitmeden önce milletten sigara otlanan sen evet sen hayırdır olummm!Ah be dedi,başka Hollanda var mı be olum.Meğer kendisi de Hollanda'da yaşayan diğer TÜRKLER gibi (%90 lık bir kesim) gider gitmez uyuşturucu piyasasına girmiş ve kısa zamanda kendisine sektörde gerek cübbeli gerekse cübbesiz diğer Türkler tarafından yer edinmiş.Başka Hollanda yok dedim,yok.Gece alemi ve beyaz kadın ticaretini Ukrayna'da,Moldova'da,Rusya'da beyaz kadınların kendi ülkelerinde ele geçirmiş cübbeli yada cübbesiz diğer Türkler gibi.Beyaz olmasa da kırmızı eti döner şişine takıp Almanya'yı istila eden Türkler gibi.Süpermen pelerini gibi sırtına cübbeyi geçir,beline silahı tak (ki ilk söylediğim en etkili silahtır) sonra bir Türk dünyaya bedeldir! Hayır,Bir Türk on düşmana bedeldir. Hayır, hayır….bir Türk dünyaya bedeldir. ... Atatürk 10 rakamına karşı espri katmak için bu sözü söylemiş olsa gerek.

    Kitap,11 yaşında okuduğu okuludan anasının rahminden annesi tarafından kürtajla koparılıp alınarak HİKMETÇİLER tarikatına satılan Derdâ'nın hikayesiyle başlayıp,keşke ana rahmine hiç düşmeseydim de anamı baltayla 10 parçaya ayırıp gömmek zorunda kalmasaydım diyen mezar çocuğu,mezarlık çocuğu Derda'nın hikayesiyle devam ediyor.Finalde ise...AZ ! Kitaptaki dil yeraltında olması gereken gibi.Tam ayarında.Küfürler de öyle.Günday küliyatımın 2.kitabı olan AZ'da Oğuz ATAY ve eserlerine kurgu dahilinde yer verilmiş.Oğuz ATAY farkındalığı yaratmak için ve Oğuz ATAY'ın yaşarken görmediği değeri öldükten sonra sonuna kadar görmesi için uyarlanan kurguyu sevdim.Canım Oğuz ATAY çekti.Hakan GÜNDAY bunu Kinyas ve Kayra kitabında Gecenin Sonuna Yolculuk kitabı ve yazarı Louis Ferdinand Celine için de yapmıştı.O bir farkındalık yaratırsa farkına varmak için okumak gerektiğini düşünüyorum.Oğuz ATAY okuduktan sonra umarım mezarlık çocuğu Derda gibi Oğuz ismini sol elimin harf harf her parmağına,ATAY soyismini de sağ elimin harf harf her parmağına dövme yaptırıp ''bu adamın değeri neden bilinmedi'' isyanıyla insan yumruklamam. :)
  • Kavel'in Kısa Yaşamöyküsü:
    ''Kavel'', günışığına çıkabilme olanağına kavuşmuş ilk kitabımdır benim. Ondan öncekilerin serüvenlerini ''Koçero Vatan Şiiri'' adlı kitabımın önsözünde kısaca anlatmıştım.
    Gerçekte, ilk kitabımın 'Hiroşima' olması gerekirdi. Ne yazık ki 'Hiroşima', Düşün Yayınevi'nde çıkan yangında gitti (1962). Yayımlanmış şiirlerimden oluşturduğum bir kitaptı o, bu yüzden, dosyanın yok olmasını önemsemedim. Oysaki kopyası da yoktu bende.
    1963'te, Ataç dergi ve yayınevi yönetmeni Şükran Kurdakul dostumdan bir öneri geldi: kendisinin, Necatigil'in ve benim şiir kitaplarımızı yayımlamayı düşünüyordu.
    O günlerde ünlü 'Kavel Grevi'nin destanına çalışıyordum; kimi bölümlerini de yazmıştım. Kurdakul'un önerisi üzerine, destan çalışmamı bir yana ittim. 'Hiroşima'yı yeniden toparlayıp düzenlemeye koyuldum. Adı yine 'Hiroşima' olsun istiyordum.
    Kitap bitti. Adını ''Kavel' koyduk.
    Şiir kitaplarına çizimler koyma gibi bir alışkanlık vardı o yıllarda. Hem kapağını yapsın, hem de uygun sayfalara çizimler hazırlasın diye, dosyayı ressam Balaban'a yolladım. Balaban, Bursa'nın Secköy'ünde yaşıyordu o yıllarda.
    İki ay sonra Balaban'dan bir mektup: ''Kavel'in kapağını ve desenlerini mum ışığında çalışarak, yer yer de çok duygulanarak yaptım, yolluyorum.''
    Kapağı ve resimleri, kitapla birlikte İstanbul'a, Şükran Kurdakul'a postaladım.
    '63 Kasımında basıldı kitap. Küçük boy, tıkız sayfalı bir kitaptı bu. Tasarladığım kitapla hemen hiç ilgisi yoktu. Balaban'ın dört renkli düşündüğü kapakta yalnızca mavi vardı. Çizimlerden kimileri de konulmamıştı kitaba. Bozuldum.! Çok sevdiğim Kurdakul bunu bana nasıl yapardı.?
    Sanatçı alınganlığı işte.!
    Ataç Yayınevi'nin parasal sorunlarını filan düşünecek durumda değildim. Üzüldüm ve küstüm Kurdakul'a. Kitabı elime almak istemedim. Oysa kitap sevildi, ilgi gördü, benden habersizce katıldığı 'Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı. (1963)
    Ekmeğimi gazetecilikten ve gülmece yazarlığından kazanıyordum. Araya yeni kitaplarım ve olaylar girdi, 'Kavel'in yeni basımını düşünmeye vakit bulamadım.
    Hem, o yıllarda, yeteri sayıda yayınevi de yoktu.
    'Kavel'in ikinci basımını, 1967'de, o günün koşulları içinde, ben kendim yaptım. Çalışmakta olduğum basımevindeki, birikmiş alacaklarımı kurtarmak için bu yolu seçtiğimi belirtmeliyim. Kitaba yeni şiirler eklemiş, belgesel nitelikli bir de yazı koymuştum. Ayrıca, basımevindeki alacaklarıma karşılık 6500 veya 7000 adet bastırmıştım. Bunun yarısını ikinci, yarısını da üçüncü basım olarak düşünüyordum. Çünkü, 1967'lerde, bir şiir kitabı için en iyimser sayı, 3000'di; daha yukarısı düşçülük olurdu. Üstelik, 3000 kitabı, özel ilişkilerle dağıtmak ve tüketmek kolay değildi. Gerçekten de kolay olmadı.! 3000 kitanı beş yılda elden çıkarabildim.
    Kitabın üçüncü basımı, Ocak 1972'de yapılabildi. 3000 adet iç hazırdı; bir ressam arkadaşım, üçüncü basım için yeni bir kapak yaptı.
    Halkımız der ki: ''Güzelin yazgısı çirkin olur.'' Doğru, demek gerekiyor bu söze. 1963'te 'Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazanmış olan, beğenilmiş, sevilmiş, hakkında çok yazı yazılmış bir yapıt, benim beceriksizliğim, ilgisizliğim yüzünden, okurundan ayrı düşme tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti.
    1977 Şubatında, kitabı yeni basıma hazırladım. İstiyordum ki,sağlıklı bir basım ve dağıtımla okuruna ulaşsın bu sevdiğim, güvendiğim yapıt. Ne yazık ki, araya yeni yapıtım 'Haziranda Ölmek Zor' girdi, 1977 yılında. Yeni kitaplar, yeni olaylar derken, aradan yine yıllar geçti. Gelin de, ''güzelin yazgısı çirkin olur'' sözüne inanmayın.!
    'Kavel'in kısa yaşamöyküsü işte bu.!
    Onu, 1982'de kardeşlerinin arasına katıyor, yıllardır yoksun kaldığı havasına suyuna kavuşturuyorum. İnanıyorum ki, ilk basımıyla 'Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazanan bu yapıtım, tez günde okurun eline ulaşacak ve hakkı olan yere oturacaktır.
  • Doğduğum gün koymuş ismimi annem
    “Elmas” deyivermiş bana kıymetli olayım diye
    Oğlan çocuk bekleyen babam
    Avutmuş kendini yaşlandığında ona bakmam dileğiyle…

    Dört yaşında öğrendim sofra kurmayı
    Ve çamaşır çitilemeyi küçücük ellerimle
    Dövülmeyi de öğrendim annemce
    Annemin tesellisiydim babam onu dövdüğünde…

    Okula yazıldım yedi yaşında
    Hiçbir zaman kızarmadı panodaki elmam
    Bahçemizdeki elma ağaçlarıydı en iyi arkadaşım
    Kıpkırmızıydı meyveleri ve her biri beni çok severdi…

    “Elmas” dedi bir gün babam
    “Alalım seni okuldan, terziye verelim”
    Üçüncü sınıftaydım ve zar zor sökmüştüm okumayı
    “Börtü böcekle değil, dikiş kutusuyla oyna biraz da…”

    Çıraklığım böyle başladı benim
    Dikiş iğneleri acıttı hep ellerimi
    “Okulu özledin mi?” diye soracak olursanız
    Öğretmenim değil, tabiat ana biliyordu düşlerimi…

    Annem geldi bir gün terziye
    “Elmas” dedi, “öğreniyor mu bu işleri?”
    “Sökük bile dikemiyor” dedi ustam
    “Ama artık daha az kanıyor parmak uçları…”

    Söz verdim bir gün kendime
    “İncinmeyeceğim” dedim, “sertleşecek kabuklarım”
    Bir uç uç böceği konmuştu da avucuma
    İnci tanesi gibi akıvermişti gözyaşlarım…

    Evlendirdiler zorla on yedimde
    Çocuğum olmadı, salıverildim
    Anne baba da istemeyince
    Kendimi yollara vuruverdim…

    Meyhanede bulaşıkçılık da yaptım ,ayıp değil
    Ve umumi bir tuvalette çalıştım
    Spermlerini temizledim erkeklerin
    Ve çöp kutusuna atılmayan pedlerini topladım kadınların…

    İnsanın en büyük sevgisizliği kendisine
    Bir emekçi kadın ve bir tutunamayan olarak
    İlk önce bunu gözlemledim
    Süt de olabilirdim, şarap olmayı tercih ettim…

    Otel odalarında kaldım ve tek göz odalı evlerde
    Evsizlerle sabahladım ve travestilerle
    Annemi babamı özlüyorum, -elimde değil-
    “Elmas” diyorum bazen, "sen ilk başta kendinin kıymetisin…”

    Hiç sevişmedim ben, ama çok sevdim çok
    Dizlerime yatırdım kimsesiz çocukları
    Öpe koklaya sevdim hem de
    Ama hiç kimse beni böyle sevmedi…

    Sevilmek isterdim, sevişmek değil
    “Beni dizlerinize yatırır mısınız?” desem
    -Çok değil, beş on dakikalığına hani-
    Biraz okşayın saçımı ve yanaklarımı, -olmaz mı...-

    Bisiklete bindim ilk kez bugün
    Ayaklarım yerden kesilmedi gerçi
    Ne yapsam atamıyorum ruhumdaki mahzunluğu
    Sekseninden sonra başladı Elmas`ın çocukluğu…

    Ergür Altan