• Anicius Manlius Severinus Boethius, 480 yılında Roma’da dünyaya gelir. Küçük yaşta babasız kaldığından dönemin önemli isimlerinden Symmachus tarafından evlat edinilir. İyi bir eğitim görmesi sonucunda devlet kademelerinde önemli görevlere yükselir, dönemin imparatoru Theodoricus tarafından konsül seçilir daha sonra saray görevine kadar yükselir. 523 yılında imparator Theodoricus’a ve vatana ihanet suçlamasıyla, savunması dahi alınmadan, haksızlığa uğrayarak zindana hapsedilen ve alnına geçirilen sicimle beraber ölünceye dek sopayla dövülen Romalı filozof Boethius hayatının son yıllarında teselliyi biricik öğretmeni ve yol arkadaşı olan ‘’Felsefe’’de bulur. Zihninde canlandırdığı bir kadındır felsefe. Ölümü beklerken tüm dertlerini, tüm çıkmazlarını, tüm cevapsız sorularını ona döker; onun ilaçlarıyla ruhunu âbâd eder.

    525 yılında idam edilmeyi beklediği zindanda kalemi aldığı eserinin adı Philosophiae Consolatio(Felsefesinin Tesellisi)dur. Eserin ilk kitabında haksızlığa uğradığı için şiirle teselli bulmaya çalışan Boethius daha sonra, yaşamını şekillendiren ve ona yapıp ettiği her şeyde yol gösteren felsefeye sığınmaya karar verir. Zihninde Felsefe isimi bir kadın yaratarak onunla dertleşmeye ve başına gelenleri tek tek sorgulmaya başlar. İkinci kitapta Felsefe, Boethius’a kader isimli tanrıçanın bir dönek olduğunu onun yapıp ettiklerinden dolayı üzülmesinin de akılsızca olduğunu söyler. İnsanın yalnızca kaderi tarafından terk edildiğinde huzura erişebileceğini söyleyerek şöyle der:

    Çünkü, o seni terk etti ve hiç kimse onun tarafından terk edilmedikçe asla güvende sayılmaz. Yanında kaldığında güvenemeyeceğin, gittiğinde de seni üzecek olan kaderin varlığı senin için değerli mi? … dostlarının hangisinin güvenilir, hangisinin riyakâr olduğunu ayırıp gösteren, seni terk edip giderken kendi yandaşlarını yanına alıp seninkileri sana bırakan o gaddar kaderin? Henüz sana kimsenin dokunmadığı, kendine şanslı göründüğün o yıllarda bu tür bir bilgiye ne kadar çok sahip olmak isterdin, bir düşünsene! Belki şimdi yitirdiklerine ağlıyorsun ama gerçek dostlarını buldun; aslında dünyanın en değerli hazinesi bu işte.

    Boethius bu sözlerle kaderin dönekliğini ve güvenilmezliğini yavaş yavaş anlamaya başlar. Konsül olduğu günleri, saraydaki görevini, mutlu yaşamını yâd ederek ve şimdi ne halde bulunduğunu Felsefe’ye anlatarak feryat eder. O; hiç kimseye haksızlık etmemiş, daima dürüst yaşamaya çalışmış, gelecekte kendisini yargılamadan zindana atacaklar için dâhi imparatorun karşısında durmuş, onları savunmuş ve kendini ateşe atmıştır. Şimdi karanlık bir zindanda tek başına kalmış, umudu yitirmiş ve yalnızlığın o bütün bedbinliğiyle ölümü beklemektedir. Hâlbuki ne kadar iyi bir mânevi baba tarafından eğitilmiş, ne kadar önemli görevlere gelmiş ve kendine ne güzel bir aile kurmuştur. O, güzel günlerden artık eser yoktur. Felsefe bu mutlu günlerine hitâben Boethius’a şu güzel cevabı verir:

    Çünkü talihsizliklerin içinde en berbatı, bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.


    Gerçek mutluluğun asla elde edilemeyeceğini söyleyen Felsefe hiç kimsenin kendi konumundan memnun olamayacağını, daima daha fazlasını isteyeceğini ve mutluluğun ne tamamen ele geçirilebileceğini ne de sonsuza dek süreceğini söyler. İnsanın, Tanrı’nın bahşettiği en güzel armağan olan aklıyla mükemmel bir varlık olduğunu fakat onun, cansız bir dolu ıvır zıvıra gereksiz anlamlar yükleyerek onlara sahip olmadıkça mutlu olamayacağını düşünmesinin ne kadar aptalca olduğunu vurgular. İnsanların mutluluğu kendinde değil dışarıdaki birçok mefhumda aradığını, oysa insana kıymet verenin ancak ve ancak aklını kullanarak mutlak iyiye doğru koşması olduğunu söyler. Kendisine eklenen nesnelerle güzel görünmeye çalışan insanların ne denli akılsız olduğunu, bunlarla kendi kimliklerini örtüp takıp takıştırdıklarıyla ön plana çıkmaya çalıştıklarını ve her şeye rağmen ruhlarının çirkinliğini gizleyemediklerini belirtir. Ve ardından şu dizeleri söyler:

    Zengin adam altın içinde yüzse bile,
    paraya olan açlığını tam olarak doyuramaz.
    Kızıldeniz’in incileriyle boynunu süsler,
    bereketli tarlalarını yüz öküz sürer,
    ama yaşarken içini kemiren endişeden kurtulamaz,
    ölünce de o dönek serveti onunla ölmez!

    Böylesine akılsız bir hayat süren insanlardan nefret etmemiz gerektiğini, nasıl ki bedenleri hasta olan insanlardan tiksinmiyor ve onlara düşmanlık ile bakmıyor yalnızca acıma duygumuzla hareket ediyorsak; zihinlerini kullanmayan, akılsızca hayat süren ve zihnini kötülüklerin egemenliğine bırakan insanlara bedenleri hasta olanlara nazaran çok daha dehşetli bir acıma duygusu ile bakmamız gerektiğini belirtir. Ardından akılsız insanların mutluluğu bulamamasını şu paragraf ile açıklar:

    ‘’Nedir yani? Üst üste para yığmaya mı çalışacaksın? O zaman para sahibi birini soyman gerekecek. Yüksek mevkilere gelip herkesi gölgede mi bıracaksın? O zaman o onurları sana bahşedenin önünde diz çökmen gerekecek ve rütbece başkalarına üstün olmayı isterken rica minnet ederek kendini küçülteceksin. İktidar sahibi olmak mı istiyorsun? Yönettiğin kişilerin hainlikleri yüzünden tehlikelerle burun buruna geleceksin. Şöhret mi istiyorsun? Belalara bulanıp güvenliğini yitireceksin. Zevk içinde bir yaşam sürmek mi derdin? Ama en bayağı ve en yavan şey olan şu bedene köle olmayı hor görmeyecek ya da ona sırtını dönmeyecek kimse olabilir mi?

    Gerçekten de bedensel vasıflarıyla böbürlenenler ne kadar boş ve ne kadar gelip geçici bir mülke dayanmaktadır! Filden daha cüsseli, boğadan daha güçlü olabilir misin ya da kaplandan hızlı koşabilir misin? Kaldır başını; gökyüzünün o muazzam boşluğuna, sağlamlığına ve hızlı devinimine bir bak ve şu bayağı şeylere hayran olmayı artık bırak. Gökyüzünü yöneten aklı bir düşün hele, o zaman göğün bile bu görkemli özelliklerine hayret etmekten vazgeçersin. Güzelliğinin ışıltısı ne kadar çabuk geçip gider, baharda açıp hemen solan goncalar gibi ne kısa ömürlüdür! Seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür. Ama bedeninizin özelliklerine ne kadar büyük değer verirseniz verin, şunu da bilin ki değer verdiğiniz üç gün ateşlenseniz hemen çözülüverecektir! Bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Söz verdiklerini asla gerçekleştirmeyen ve bütün iyileri bir araya getirecek kadar mükemmel olmayan bu sahte değerler, çakıllı patikalar gibi ne sizi mutluluğa götürebilir ne de kendi özlerinde sizi mutlu kılacak bir şeye yer verebilirler.’’(Felsefenin Tesellisi, s.147)

    Hülasâ; son kitabında Boehius, felsefe aracılığıyla gerçek mutluluğu yeryüzünde değil gökyüzünde yani ancak ve ancak Tanrı’nın mutlak iyiliğinde bulabileceğini anlar ve ona sığınır. Mahkemeye karşı yapamadığı savunmasını Consolatio isimli eseriyle yapan Boetihus’u bizler, son olarak başını yeryüzünden kaldırıp gökyüzüne bakarkenki haliyle bırakırız. Tarih ise onun, alnına geçirilen bir sicimle gözleri yuvalarından fırlayana kadar gerilmiş haldeyken kalın bir sopayla ölünceye dek dövüldüğünü kaydeder.


    Felsefenin ve yüreğinin gücüyle Boethius, tarihe adını şerefli ve altın harflerle yazdırmış, onun idamına karar verenlerin isimleri de yalnızca onun onurlu hikâyesinin kötü kahramanları olarak anılmıştır.
  • Âyetin devamında (Neml Suresi 16. Ayet) şöyle buyruluyor:
    "Hz. Süleyman şöyle dedi: Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi,"
    Hz. Süleyman [a.s] bunu, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetini açıklamak, onu yerinde itiraf etmek ve kendisine verilen kuşların dilini bilme mucizesinden bahsederek insanları onu tasdike davet etmek için söyledi.

    Konuşma, bir şey ifade etsin veya etmesin, tek yahut terkip halinde söylenen bütün seslerdir. Hz. Süleyman [a.s], kuşların birbirlerini anlamaları gibi onların konuşmasını anlıyordu.

    Anlatıldığına göre Hz. Süleyman [a.s], bir ağaçta, başını sallayarak ve kuyruğunu indirip kaldırarak öten bir BÜLBÜL gördü; yanındakilere,
    "Bunun ne dediğini biliyor musunuz?" diye sordu; onlar,
    "Allah ve peygamberi daha iyi bilir" dediler. Hz. Süleyman [a.s] dedi ki: "Kuş, 'Günlük olarak yarım hurma taneciği yediğim zaman bana yeter; artık dünya yok olsa korkmam!' diyor."

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında ÜVEYİK kuşu öttü. Hz. Süleyman [a.s] onun, "Keşke şu yaratılanlar (inkâr ve isyan edenler) hiç yaratılmasaydı!" dediğini bildirdi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında TAVUS kuşu öttü: Hz. Süleyman [a.s] onun, "Ne yaparsan karşılığını bulursun" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında HÜDHÜD kuşu öttü: Hz. Süleyman [a.s] onun, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında GÖÇEĞEN kuşu öttü, bu büyük başlı bir kuştur; Hz. Süleyman [a.s] onun, "Ey günahkârlar, Allah'tan affınızı isteyin" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında DÜDÜKÇÜNÜ kuşu öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, "Her diri ölür, her yeni eskir" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında KIRLANGIÇ kuşu öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, "Dünyada hayır işler yapıp gönderin; ahirette onu bulursunuz" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında KUMRU kuşu öttü; Hz. Süleyman [a.s], onun, "Yüce Rabbim'i tesbih ederim" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında AKBABA öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, "Yer ve gök doluşunca ulu Rabbim'i tesbih ederim" dediğini söyledi.

    Diğer bir rivayette şöyle nakledilmiştir:
    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında GÜVERCİN öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, akbaba gibi, "Yüce Rabbim'i tesbih ederim" dediğini söyledi.

    Hz. Süleyman [a.s], yanında öten bir KARGAnın, halktan haksız vergi toplayanlara lânet ettiğini söyledi.

    Hz. Süleyman [a.s], delice (DÖLENGEÇ) kuşunun, "Allah'ın zatı hariç, her şey yok olacaktır" dediğini söyledi.

    Bazı rivayetlerde, diğer kuşlann sesleri şöyle haber verilmiştir:
    KAYA KUŞU, "Sükût eden selâmet bulur" dedi.
    PAPAĞAN, "Tek derdi dünya olarım vay haline" dedi.
    HOROZ, "Ey gafiller, Allah'ı zikredin" dedi.
    KERKENEZ, "Ey âdemoğlu, istediğin kadar yaşa, sonun ölümdür" dedi.
    KARTAL, "İnsanlardan uzaklaşmak, huzurdur" dedi.
    KURBAĞA, "Bütün noksan sıfatlardan uzak olan Rabbim'i tesbih ederim" dedi.
    ŞAHİN, "Her mekânda bahsedilen Rabbim'i tesbih ederim" dedi.
    KEKLİK, "Rahman, arşın üstüne hükümran oldu" dedi.
    TOYGAR kuşu, "İlâhî, Muhammed'in [s.a.s.] âline (Ehl-i beyt'ine) buğzedene lanet et" dedi. 18

    Denilmiştir ki: Hz. Süleyman [a.s] , bütün hayvanların ses¬lerini ve konuşmalarını anlıyordu. Ayette özellikle kuşlardan bahsedilmesi, ordusunun büyük çoğunluğunun onlardan oluşmasındardır.

    Sonra Hz. Süleyman şöyle dedi: "Bize, kendisine muhtaç olduğumuz her şey verildi." Bundan kasıt, ona verilen şeylerin çokluğunu ifade etmektir. Bu ifade tarzı konuşma dilinde de mevcuttur. Mesela, "Filan zat, herkesin kendisine yöneldiği biridir; o her şeyi bilir" denir. Bununla, onun ilminin çokluğu anlatılır.

    Hz. Süleyman'ın sözü şöyle bitiriyor: "Şüphesiz bu, apaçık bir lutuftur." Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir ihsandır, o, hiç kimseye gizli kalmayacak şekilde açıktır. Yahut bana verilen bu ihsan, asıl kendisiyle övünülecek apaçık bir ihsandır. Bu mana, Hz. Süleyman'ın onu, şükür ve hamd için söylemesine göredir.

    Nitekim Hz. Peygamber de [s.a.s.]
    "Ben âdemoğullannm efendisiyim; bunu övünmek için söylemiyorum"19 buyurmuştur.
    Yani ben bunu, övünmek için değil, şükür için söylüyorum.

    Hz. Süleyman [a.s] , "Bize her şey verildi" derken, "biz" ifadesini kullanması, kendisine itaat edilen yüksek makam sahibi birinin kullandığı bir ifadedir.

    Hz. Süleyman o zaman sultandı; bulunduğu hale göre konuştu; yoksa onda bir kibir ve övünme yoktur; çünkü peygamberler böyle bir durumdan korunmuştur. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.


    18 Kuşların zikri ve konuşmalarıyla ilgili rivayetler için bk.
    -Sa'lebî, el-Keşf ve'l-Beyân, 4/479;
    -Begavî, Meâlimü't-Tenzil, 6/148-149 (Riyad 1993);
    -Kurtubî, et-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur’ân, 13/154-155;
    -Nesefî. Medârikut-Tntzîl. 3/300;
    -Ebûssuûd, İrşâdü’l-Akli's'Selim, 5/74;
    -Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 10/167 (Beyrut 1994).

    19 Tirmizl Tefsîru Sûre (17) 18, Menâkıb, 1;
    İbn Mâce, Zühd, 37;
    Ahmed, Müsned. 1/5; 3/2, 144

    * Neml Suresi 15-16. Ayetlerin tefsiri, 7.cilt, kuranın 19.cuz, 27.suresi.


    Tefsirden olmayan aktarım...
    --------------------------------------------------
    KUŞLAR GİB BÜTÜN ALEM ZİKİRDE,
    ÖYLEYSE SENİN ZİKRİN HANGİSİ?
    A İKİ GÖZÜM, AÇ GÖZÜNÜ, KULAĞINI DA
    DERS AL ALEM-İ CİHANDAN,
    BİR ZİKİRDE SEN YERLEŞTİR DİLİNE
  • “Hiç düşündün mü? Bu işe başlarken, izciliği yani, yeni öğrenirken, bu hünerin hiçbir işe yarayıp yaramayacağını hiç düşündün mü?"
    "O zaman hiç düşünmemiştim. Şimdilerde, yaş kemale erince düşünmeye başladım."
    "Ne düşünüyorsun, neye yaradı şu senin hiç kimsede olmayan ince hünerin?"
    "Çok düşündüm, uzun bir süredir buna bir cevap bulamadım."
    "Sonra?"
    "Sonra birden aklıma geldi..."
    "O gelen ne?"
    "Yaşamak ne işe yarıyor diye sordum kendi kendime. Yaşamak ne işe yarıyor, söylesene Murtaza Ağam?”
    “Murtaza Ağa sustu bir süre, gene gözlerini gözlerinin içine dikti uzun uzun baktıktan sonra yürekten gülerek Alinin koluna girdi:
    "Sahi bre Ali, yaşamamız, ölmekten bu kadar korktuğumuz, yaşamak ne işe yarıyor? Uğruna bu kadar alçaldığımız, zulmettiğimiz, haram yediğimiz, insan öldürdüğümüz yaşamak ne işe yarıyor?
  • 512 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Ah bu yağmur,

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik
    Tenimde acısız yatan bir bıçak
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik
    Dayandıkça çisil çisil yağacak


    Bir yağmurdayım bir yağmur ki nasıl desem bir bahar günü ansızın yağan ama mutluluğu geçici bir yağmur,bir yağmur ki en ketum aralık yağmuru başı sevinç ortası hayal kırıklığı sonu olmayan ve yüzüme yüzüme bir tokat gibi inen, gözlerimin içine dolan .Bu bende ki nedir necip ağabey sorgusuz sualsiz gitme isteklerim insanlarla tanıştıkça konuştukça daha çok susma isteğim yenilgilerim iç çekmelerim ben henüz daha çeyrek asır bile değilken bu beni deli eden kahroluşlar. Yansılsamalar yolunu tutmuşum sevdiğim değer verdiğim şeyler meğer nasılda yabancı bana gerçeklerimin bir mum ışığında kayboluşu sevinçlerimin yerini duyarsızlığa bırakması bende ne evriliyor necip abi fikirlerimin altında ezilmekteyim beni hangi zaman hangi mekan aklar şimdi.Ben kimim neyim bu dünyada bir yerim var mı bir varlığım,iyi hatırlıyorum bir yağmur düşündürmüştü bana bunu kendi içime akan bir yağmur .Susuyorum bugüne kadar ne çok konuşmuşum hatıra geldikçe kendimi dipsiz uçurumların sert rüzgarlarına atasım geliyor .İnsan içinde cehennemle yaşıyor gelgelim ki cehennemi cennet yapmak çok zormuş ama cenneti cehennem yapmak bir o kadar kolay bir yangın yeter buna bir imkansız yada bir hasret yükü ve daha ne çok şey . "Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz "ne vakit olur bu vazgeçiş kalp susturulur mu akıl da birgün zafere erer mi inandıklarımız gölgesinde geçen bu altından aldanma çağı birgün sona erer mi bilmiyorum necip abi seni yolundan çeviren her neydi bilmiyorum ama bana yardım et. Yorgunum üstadım çok yorgunum hüznüm yorgun dilim yorgun hayallerim yorgun .

    Bir fikir ki ,sıcak yarada kezzap
    Bir fikir ki ,beyin zarında sülük.



    Abdulhakim Arvasi bu isim necip fazıl için önemli bir isim hayatının dönüm noktası gibi dersem yanlış olmaz peki kimdir necip fazılı yoluna ışık olan bu kişi.Son devir tasavvuf âlimlerinden. Es-Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa el-Arvasî, (m. 1865) senesinde o zaman Hakkâri Sancağı'na, bugün Van'a bağlı Başkale kasabasında doğmuş. 1362 (m. 1943) senesinde Ankara'da vefat ettmiştir. Kabri Bağlum kasabasında bulunmaktaymış.
    Peygamber Efendimizin 43. kuşaktan torunu ve İmam Ali Rıza'nın soyundandır. Bu sebeple seyyid unvanıyla anılmaktay mış. Ataları Bağdat'dan bugün Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğan yayla) köyüne yerleştiği için Arvasî nisbetiyle tanınmışlar..

    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum 'der
    ve geçmişini boş vehimlerle geçirdiğini üstü kapalıda olsa söyler.

    Onunla tanışması da şöyle olmuştur.
    1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müritlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Abdulhakim Arvasiyi dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle der; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Abdulhakim Arvasi Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Abdulhakim Arvasinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. Bu halini Çile adlı şiirinde şöyle dile getirir;

    “Ve uçtu, tepemden birden bire dam,
    Gök devrildi künde üstüne künde…”

    “Sanki burnum değdi burnuna yok’un
    “Kustum öz ağzımdan kafatasımı”



    Necip Fazıl Şeyhi ile tanışmadan önce her şey onda gizli bir düğümdür, bir bilmecedir, yıkık ve şaşkındır, rüyalarında bir cinneti içmekte, ben kimim sorusunun yanıtını aramaktadır. Şu kadar yıllık kâinat ona, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç görünür. Onu tanıdıktan sonra bir hendeğe düşercesine kucağına düşer gerçeğin ve geçmişinde geleceğinde bilmecesini çözer: Biricik meselesi sonsuza varmaktır.Allah’a kulluk yapabilmek,zorlu nefsini diz çöktürebilmektir. Yine bu noktada Necip Fazıl Abdülhakim Arvasî Hazretlerini tanımadan önce çektiği acı ve sıkıntıyı ‘ağrı çeken diş’e benzetir.

    Yalvardım :Gösterin bilmeceme yol!
    Et yedinci kat gök ,esrarını aç

    Bu mu ,rüyalarda içtiğim cinnet ,
    Sırrını atarken patlayan gülle

    Gece bir hendeğe düşercesine
    Birden kucağına düştüm gerçeğin
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın ,hem geleceğin .

    Necip Fazıl tanışır şeyhi ile ama başlangıçta kolay teslim olacak bir kişiliği yoktur. Sorular sorar, hatta mürşidini yönlendirmeye çalışır. Mürşidi onu bu konuda şöyle uyarır: ’Yolu İrşad ediciden beklemiyordun da, sen ona yol gösteriyorsun’ senin, sırtında dilediğin yolu aşmaya mahsus bir merkebe mi ihtiyacın var, bir rehbere mi?’


    Necip Fazıl Kısakürek. Mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır.

    Bir de benim Abdulhakim Arvasi ile tanışmam var beni ufak hüzne uğratan o zamanlar kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu bir tv dizisinde tanıdım onu ve yarım bırakmama sebep olmuştu.Dizinin ismi Yedi Güzel Adam, yedisi de bir birinden güzel insanlar dizide bir öğretmen Cahit Zarifoğlu’nu seviyordu o da onu ama sonunda onlar kavuşamadılar şair başkası ile evlendi ve evlendiği kişi Abdulhakim Arvasinin soyundan bir kız .Bu olay beni üzmüştü mutsuz sonlara karşı olan öfkem ve kinim yüzünden ufakta olsa Necip ağabeye kızmıştım. Çünkü Necip ağabey kefil olmuştu Cahit Zarifoğlu’na, hatta eşi onunla tanışmasını şöyle anlatır.(Bu arada Cahit Zarifoğulu’nun eşini hiç sevmem bana kalsa onunla evlenmemeliydi ama işte .)
    “Babamlarla Rasim Özdeören, Akif İnan sık sık görüşürmüş. Babam Ankara'ya gittiğinde onlarda kalırmış. Cahit Bey de askerden döndükten sonra babamın bu sohbet halkasına dâhil olmuş. Rasim Beyler Van'a gelirlerdi ve o zamandan Rasim Bey ve eşiyle tanışırdık. Babama Cahit Bey’le beni evlendirmek istediklerini Rasim Özdenören söylemiş. Babam da o zaman yine Van'a ziyarete gelen Necip Fazıl Kısakürek'e Cahit Bey’i sormuş, ‘Nasıl bir adamdır?’ diye. Necip Fazıl, ‘Eğer kızınızı verirseniz ben de düğün şâhidi olurum.’ deyip Cahit Bey’e kefil olduğunu söylemiş. Gerçekten de Necip Fazıl Van'a geldi, nikâh şâhidimiz oldu. Nişan, düğün hepsi bir günde oldu. Sabah nişan yapıldı, yüzüklerimiz takıldı, akşama düğünümüz oldu, biz de birbirimizi ilk kez yüzüklerimiz takılırken gördük. O kadar insan istemeye gelmiş, beğenmedim demek zaten mümkün değildi. Ama birbirimizi de ilk görüşte beğendik diyebilirim.
    İşte bu sebepten dolayı ufak bir dönem Necip Fazıl ile Müridi Abudlhakim Arvasiden nefret etmiştim işte biz insanoğlu asıl olaya bakmak yerine faktörlere takılıp dururuz .


    Dönelim asıl konuya kitap boyunca Necip abi Allaha olan sevgisini ve ona ulaşma isteğini ve bu yolda korkularını dile de getirmiş .Modern Türk şiirinin mistik şairi. Düz yazı türünde yapıtları da olmasına rağmen asıl güçlü yanı şiirlerindedir .Halk şiirimizin öz ve biçim yapısından yararlanmış, bunlara batılı, modern bir özellik kazandırmış, sonraları dinsel duyuşlarda karar kılmıştır.Sağlam bir teknikle, esrarlı iç âlemini, felsefi görüşlerini, etkileyici bir anlatımla dile getirmiştir. Serbest şiire karşı çıkmıştır. Kafiyeye sığınmayı sahtekârlık sayar. Ona göre, duygu ve düşünce harmanlanıp şiir kalıbında, sanat kaygısıyla dillendirilmelidir.Ona göre, toplum uyarılmalıdır. Türk milleti aslına dönmelidir. "Şiir toplumun his ve fikir hayatını yansıtmalıdır." derken saf şiirden de vazgeçmemiştir.




    Bu şiir yolculuğuna başlama serüvenini de şöyle anlatmış:
    Şairliğim on iki yaşımda başladı.
    Bahanesi tuhaftır:
    Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde.. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
    - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!
    Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:
    - Şair olacağım!
    Ve oldum.



    İyi ki de olmuş.
    Keyifli okumalar




    Bu bilgiler için çeşitli sayfalardan bilgiler aldım ve internetten faydalandım.
  • Karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araba durarak bana yol verdi. O an beynim yerle bir oldu. Şimdiye dek ne kadar aşağılandığımı başka bir ifadeyle ne kadar değersiz olduğumu fark ettim. Aynı zamanda değerli olduğumu fark ettim(olması gereken). Diğer fark ettiğim şey ise neden şimdiye kadar bu küçük durumda dahi bana değer vermedikleri oldu. Neden bu kadar aşağılandık? Bunu anlamam ve düşünmem sadece birkaç saniyemi aldı. Birkaç saniyeyle devletin değersizleştirme politikasına kadar gitti düşüncelerim. O an anladım ki değersizleştirmek devletin en hayati stratejisidir. Devlet neden böyle bir düşüncede bulunsun? Bana ifade ettiği kadarıyla bunu açıklamaya çalışacağım. Diğer düşündüğüm şey ise neden şimdiye dek bunun böyle olduğunu düşünmedim, görmedim? Acaba görmemem için neler yaptılar, hangi duvarları ördüler? Ya da duvar mı vardı? Anladım ki tam anlamıyla duvar filan yok sadece kavramlarda fark var. Söz gelimi cari açık derler, zarar demezler… Liberal, liboş kafaların yarattıkları en adi şeylerden biri de kavramları işlerine geldiği gibi üretip piyasaya sunmak. Kapitalist sistem ise bunu modelleştiriyor. Yani hazmettiriyor. Çünkü her kavram/sözcük bütün düşünce biçimimizi belirliyor. Abi her şey kavramda bitiyor, gittikçe bu kavram eksikliğimin ne denli bir uçurumda sallandığını olduğunu fark ediyorum. Diğer şey ise görmek, gözlem eksikliği. Görme, gözlem eksikliğim metin içinde hemen fark edilmiyor mu? Yukarıda verdiğim cari açığa neden zarar demedikleri. Cari açığı biliyordum, zararı da biliyordum ama neden görmedim? Çünkü yeterince düşünmüyoruz ve düşüncelerimizi her tabela her kampanya bertaraf ediyor. Düşüncelerimizi dağıtan, yıkan o kadar çok etken var ki… Ya da değer kavramı ile özgürlük kavramını da biliyordum. Ama neden ikisinin arasındaki ilişkiye hiç bakmadım, özgürlük kavramı üzerinde düşündüğüm kadar değer kavramı üzerine de düşünmedim. Acaba özgürlük kavramı üzerine hiç değecek kadar düşündüm mü? Hayır. Metni neden toparlayamıyorum?

    Liberal sistem(alışveriş babında değerlendiriyorum bunu) seni ‘’fırsat, kampanya, indirim günleri’’ gibi reklamlarla kendine çekiyor. Sen de bu fırsat ve kampanyaları kaçırmayayım diye alışveriş yapmaya çıkarsın. Böylelikle onların senin paraya muhtaçlığından çok senin onlara muhtaçlığını en gerçekçi şekilde ortaya koyuyorsun. Başka bir anlamsal yüzeyde bakacak olursak yani değer kavramı bakımından bakacak olursak ‘’sen fakirsin, yani ucuzsun bunlar senin layık olduğun şeyler’’ böyle bir anlam daha ortaya çıkıyor. Diğer başka bir anlamda bakacak olursak ihtiyacın olmayan ama sana ihtiyaçmış gibi gösterdikleri şeyler senin özgürlüğüne amansız bir darbe indiriyor. Bu kıskacın içinde daha fazla ne kadar dayanacağız? Bizi aptal sürüsü olarak görmelerinden ne zaman rahatsız olacağız? Ya da gerçekten bir avuç aptal sürüsünden ibaret miyiz? Nasıl bileceğiz aptal olmadığımızı? Kaldırım taşlarından birini kaldırıp cama fırlatmak… Aptallığın kendisi mi yoksa? Hangi kanun önünde yargılanacaksın? Hukuk dediğimiz şey yönetici sınıfın tamamen kendine has biçtiği kendi bekasını korumaya yönelik oluşturdukları bir aptallık metninden öteye mi geçiyor? Hukuk: Mevcut yönetici sınıfın kendini koruduğu, bekasını garantilediği ve bu yolda ilerlerken kendini güvende hissettiği bir metinden öteye geçmiyor? Belki bu tanım size oldukça basit bir sayıklama olarak gelebilir. Ama şunu da düşünmekte fayda var: Sen kendini o metinde görmezsen isyan edeceksin, olabilecek bir başkaldırı ihtimaline karşı senin temelden sahip olman gereken birkaç madde de ekleyerek başkaldırını tamamen önlemiş oluyorlar. Amacım hukuk dalına girmek değil ama özgürlük ve değer ilişkisi tamamen hukuktan çıkıyor. Keşke hukuk bilgim biraz olsaydı da daha geniş yer verebilseydim. Neden özel üniversitelerin hukuk fakültesi var? Çünkü liberal sistem her şeyi ticari düşünecek(kar, zarar) bireyleri hukuk sınıfında daha çok yer edinmek istiyor. İnsan hakları, ihtiyaçları filan her zaman hukuk alanının dışında kalmıştır liberal sistemde(birincil anlamda).

    Alışveriş bahsini toparlayacak olursak istediğin şeyi yiyememen, giyememen, içememen öncelikle değerle ilişkilidir sonra özgürlükle. Özgür olamamanın nedeni değersiz olmaktan geçiyor.

    Eğlence kültürü bu liboş sistemde birer hastalıklı alışkanlıktan öteye ne kadar geçiyor? Oynanan oyunlar var, kantır, pes, fifa, araba yarışları, bowling, eğlence kulüpleri gibi vs. Bunlara harcanan para ve zaman bizi ne kadar düşünmekten alıkoyuyor, değerimizden ne kadar ettiğinin farkında olmak gerçekten ıstırap veriyor. Yanlış anlaşılmasın. Her vakit bu tür şeyleri düşünerek hayatı çekilmez kılmak değildir amacım. Benim amacım, hayatın zaten çekilmez bir şey olduğunu söylemek. Yani bu sistemde gerçeklerle baş başa kalmak. Ve bu tür şeyler de birer maskeden ibaret. İçinin açılmasını istiyorsan doğaya git. Ne insan kanunu var ne de sesi. Kendinle baş başa kalınca değerli olduğunu hissediyorsun belki de o yüzden doğa insana iyi geliyor.

    Devlet, ticari bir örgüttür. İnsan tüccarlığını yapan amansız ve güçlü olan tek kurumdur. Kendisi dışında yapan herkes illegal bir örgüt. Hatırlayın, sınırda binlerce Suriyeli Avrupa’ya gitmek istiyor ama polisler engel oluyor. Diğer taraftan insan kaçakçıları tarafından botlarla, kamyonlarla Avrupa’ya geçiriliyorlar. Kim daha faydalı ve özgürlükçü? Her ikisi de birisi fırsattan yararlanarak para kazanıyor diğeri de engel olarak paranın gelmesini bekliyor. Vahşet dolu vahşi bir düzen. Yerindeyse, hayvanlara hizmet amaçlı yem vermen gibi. İnsanları istedikleri şekilde güvenlik politikası altında sorgulayabilir, içeriye tıkabilir, medeni haklardan koparabilir. Bu da bireyin ne kadar değersiz olduğunu gösterir. Sürekli kimlik sorgulamaları ne anlama gelir? Güvenlik mi? Kocaman bir yalan. Öncelikle senin koşulsuz bir şekilde kimliğini göstermenle seni değersizleştiriyor. İkincisi her yerde olduğunu herhangi bir karşı faaliyette olmaman için seni uyarıyor. Bir ülkede ne kadar çok kimlik sorgulama yani gbt uygulaması var o ülkenin bireyleri o kadar değersiz bireylerdir. Devlet, sana yardım malzemesi veriyorsa ve savaş gibi bir durum yoksa. Devlet seni aşağılıyor, değersizleştiriyor ve özgür düşüncenin önüne bariyerler, duvarlar örerek seni köleliğe mahkum ediyor.. Seni kendine muhtaç bir şekilde tutarak, bir beslenen evcil hayvan muamelesi yapıyor. Sana orta düzeyde maaş veriyorsa senin sürekli orada tutunmak için çaba vermeni ve kaybedeceklerinin korkusunu bir yanda yaşatırken diğer yandan kazanacaklarını sana hayal ettirerek seni süründürüyor. Devlet sana yüksek orada bir maaş veriyorsa bulunduğun konumu sürekli korumanı ve sistemin devamlılığını sağlaması için projeler üretmeni, eskiyen projeleri de suçlu ilan ederek senin sürekli kurtarıcılık vazifesinde bulunmanı istiyor.

    Dün on liralık bir yemek yediğim için bana bir lira ceza kesildi. KDV, Ben yemek yediğim için yani zorunlu bir ihtiyacımı giderdiğim için neden devlete bir lira ödemek zorundayım? İnsan, değerli, sahiplendiği çocuğundan yemek yediği için ceza keser mi?

    Bir arkadaşla buluşacaksınız… Buluştuğunuz arkadaş biraz statüsü yüksek ama çocukluktan beri arkadaş olduğunuz için tekrar buluşuyorsunuz. Onun hal ve hareketleriyle senin hal ve hareketlerin hiç bir olur mu? Çünkü değersiz hissedersin kendini. Ve onun seninle buluşmasını kendin için bir minnet olarak görürsün. Bu değersizlik hali senin özgür bir şekilde konuşmanı, hareket etmeni ve hatta düşünmeni bile engeller. Özgürlük ve değer ilişkisi kendini toplumun her sahasında her safhasında gösterir. Değerli olduğun kadar özgürsün.

    Benim en şikâyetçi olduğum ve kendimi değersiz, en aşağılık hissettiğim konu ise şudur: İdrarın çıktığı yerden yapışkan bir dölün penisin ucundan çıkıp başka bir idrar kanalına giriş yapmasıyla bizim dünyaya geliyor olmamız. Bu tam anlamıyla bir felaket, korkunç bir kâbus. Bizi oldukça değersiz, aşağılık ve anlamsız kılmaya yetmiyor mu? Keşke başka şekilde insan var olabilseydi. Mesela buğdayı çok kıskanıyorum. Toprağa atıyorsun ve toprakta kendi kendine yetişiyor. Bitkiler bu konuda çok şanslı. Rahmi seviyorum, rahim sığınaktır, rahim değerli olmaktır, sıcaktır ve şefkatlidir. Memeden beslenmekte yine öyle ama giriş ve çıkışları kaldıramıyorum. Keşke şöyle bir doğum yöntemi deneseydi yaratıcı: Bütün vücut, eller, ayaklar, baş yani bütün gövde aynı şekilde, aynı ölçüde birbirinin üstüne ve dengine geldiği vakit çocuk kendi kendine rahimde yeşerseydi ve karın ortasından ayrı bir çıkış yolu olsaydı. Bu daha mantıklı bana göre. Boy sorunu olacaktır ama aşkın ve sevginin yüksek olmasıyla bu sorun görmezden gelinebilirdi. Ya da birbirlerini en çok sevdikleri ve seviştikleri bir anda yani hazzın zirve yaptığı anda, çocuk rahimde yeşerseydi ve yine karın ortasından ya da belden bir yerden çıksaydı ama bel altı olmasaydı. Nefret ediyorum bu şekilde olan bir oluşumdan. Değersiz ve aşağılık bir şekilde hayata gözlerini açıyorsun. Yaratıcı, daha yaratıcı bir şey düşünebilirdi. Bununla birlikte pornoya gelecek olursak… Çünkü günümüzün en rağbet gören en haz veren şey olunca değinmemek imkânsız. Neden bu kısa açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim? Düşünmeyen insanlar ya cinsel köleliğe girerler ya da alışveriş aptalı olurlar. Aslında her ikisi de aynı paralellikte. Doyan insanın penisi veya vajinası istekli duruma gelir. Bir de bunun üzerine aptallık eklenince iyice köleleşirler. Pornoda kadın ve erkek oldukça aşağılanıyor, değersizleşiyor. Birbirlerinin en pis yerlerini öpmekten tut, her bir fantezi ve harekette insanı aşağılayan, onurunu zedeleyen her şey mevcut. Buna rağbet duyan insanlar genellikle düşünmeyen kesimdir. Düşünmediği için özgür değil, özgür olmadığı için değersiz. Bu konuya fazla kafa yorunca başka alanlara zaman ayıramıyorum. Biliyorum, bu durum beni ölüme götürecek.

    Bugün, siyasi partilerin gençlik kollarına üye olan herkes en değersiz, en aşağılık olan kişilerdir. Şimdilik de statü, hiyerarşi üzerinden biraz düşünmek istiyorum. En tepede lider, en değerli olan. Sonrasında yardımcı, üyeler, genel kurul, il başkanları, il başkan yardımcıları, il meclis kurulu(karar), meclis kurulu üyeleri, il meclis encümenleri, ilçe başkanı, ilçe başkan yardımcıları, ilçe genel kurulu, ilçe meclis encümenleri, gençlik başkanı, gençlik başkan yardımcısı, asıl üyeler, genel üyeler ve yeni gelen üye. Yeni gelen üye de eline bayrağı alıp sokağa çıkar. Çünkü sokak ayak takımının yeridir. Sokak savaştır, sokak karanlıktır ve sokak pistir. Biz de her daim sokaktayız. Ne kadar değersiziz. Bu hiyerarşik yapı her alanda sorgulanabilir ve her alanda mevcuttur. Ne kadar da değerli ve özgürüz? Lider kadar değerli değilsen, lider kadar özgür değilsin.

    Diyebilir miyiz, özgürlüğün ölçüsü değerdir diye…

    Verdiğim bütün örnekler liberal sistemin örnekleri. Yani özgürlük ve değer düşüncemi belirleyen yine bu sistemin kendisidir. Çünkü sistem üzerinden düşünüyorum. O zaman diyebilir miyiz özgürlük-değer ilişkisi ve bunlara yüklediğin anlam karşı karşıya olduğun sorunun özünde yatıyor. Başka (olmayan, gerçeğini yaşamadığımız) bir varlıkta olan/olacak şeyi nasıl düşünüp verebiliriz? Bunu nasıl birey ve topluma aktarabileceğiz? Bütün düşündüklerin yaşamın kendi gerçeğinin üzerine oturuyor.

    Kendimi özellikle bu ülkede (başka ülkede hiç yaşamadım) hiçbir şekilde değerli görmüyorum. Her alanda vergi, her alan yasaklı, her an terörist ilan edilip enselenebilirim… Kendimi hiçbir şekilde değerli görmüyorum ve özgür hissetmiyorum. Toplumun en soytarı, en hain, en kibirli, en bilgisiz, en yalancı insan topluluğu olan bir mecliste benim faydama, beni değerli hissettirecek, özgür, güvenli hissettirecek ne çıkabilir ki...

    Değerli, değer ve özgürlük ilişkisine kısaca değinmek istedim daha doğrusu değinme ihtiyacı hissettim. Üzerinde düşünmeye devam edeceğim.
  • 144 syf.
    Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
    Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
    Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
    Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
    Evet gelelim romana;
    Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
    İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
    Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
    Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
    Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
    Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
    Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
    Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
    Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
    Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
    Aynen Ceylan Maaruf’un
    Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
    Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
    Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
    Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
    Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
    Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
    Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
    Keyifli okumalar..