• Dost,
    Bunu da alınca gidersin herhal. Bir gitmeden bir de gider gitmez yaz. Hiç sevmem böyle olmayı. Yoksun, garipsi, yenik. Bugünler böyleyim ama. Bir ölçüsüzlük ya da idrâk bulanıklığı bu. Senin oradan göçün, bir yeni ayrılıkmış gibi koyuyor bana. Oysa ha orada, ha daha ötelerde olmuşun. Bunun ayrı bir niteliği olmamalı, ayrılık ayrılıktır işte. Gel gör ki değil öyle. Koyuyor, eziyor, bir hal ediyor. Ben bunu, seninle günbegün daha bir dolmak, daha bir senden olmakla çözümlüyorum. Kendimi her dinleyişimde seni içimde içimde bulmakla. Bu böyle midir? Lütfen çözümle bana. Dellenicem Leylım. Bir dellensem gerisi önemsiz belki. Ama bunun sanısı korkunç. Böyle bir şey olabilir mi? Bir canda iki can yaşamak. Mutlak bir çözüm yolu var bunun. Anlat bana. Senden birşeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki. Saçmaladım gene.
    En güzeli, en kestirmesi seni olduğun gibi yaşamak oysa. Böyle benzersiz ve paha biçilmez bir dostluğa beni lâyık gördüğü için Tanrı’ya teşekkür etmek. Athé oluşumun önemi yok bunda. Bir Tanrı yaratırız olur biter. Daha doğrusu şükranlarımı sana sunmalıyım. Benim etli, kemikli, kimi sonsuz yiğitlikte kimi de yetersizliğin o kahrolası acısında sürüp giden Tanrım. Hem Tanrı olmak mutlu, güzel, istenilir bir nen değil pek. Kıyamete kadar seyirci kalmak şeytanın bile dayanacağı şey değil.
    Nasılsın diye sorabilirim şükür sana. Yüzüm tutuyor hele! NASILSIN?
    Özledim diyebiliyorum ya, yeter bana. Evet ÖZLEDİM SENİ. Hastalıklar, musibetler, uzak kalsınlar sana. Yerine, ne çekeceksen ben çekeyim. Yerine, ne belâ bulacaksa beni bulsun. Kadalar beni alsın. Kurban başan. Başan dönüm. Kadan alım. Cümle dünyalıkları senin ayağının dırnağına kurban ederem. Bir havan, bir tutumun var ki âb-ı hayata bile değişmem. Yiğit, rahat, dobrasın. Beni hiç kırmadın. Umut, yaşama sebebi, zulme dayatma yetisi oldun bana. SENSİZ EDEMEM. Bunu bir eksiklik sayanlar olabilir. Takmam kimseyi. Sensiz edemiyorsam bu bana ancak yücelik, haysiyet verir. Dünyaya geldiğime pişman değilem! Seni tanıdım çünkü. İnsanların yarıdan çoğunun beyinleri, oraları çalınmışsa dünyamız –o güzelim aklımıza zarar- puştluklarla doluysa, koymaz bu bana. Çünkü sen varsın. Sen tek başına, cihanın bütün haksız, canavarca düzenine karşı beni ayakta tutabiliyorsun. Benim soyumdan insanların yaşadığı müddetçe, Kenya’dan Kamçatka’ya sen yaşanacaksın. Bana senin adını ölmezleştirmek düşer. İşim bu benim. Sense ölmezliğe bile gülümseyecek kadar benzersiz ve yücesin. Canının her milimetre karesine varıncaya, bir canlı imgeni gökyüzlerinde gezdirmek geçer içimden. (Ulan dünya insanları, ulan ibneler, bakın işte bu Leylâdır!) diye bağırırdım hem. Otuz yaşında böyle çocuksu düşler kurmamı yadırgama. Oğlunum ya! Sahi oğlun olsaydım bir düşün! Sözü hoş gelir sana ama beni doğurduğuna pişman olurdun o da başka! “İtlere köpeklere ana olaydım. Seni doğuracağıma bir batman taş doğuraydım da her gün sırtımda taşıyaydım” diye ilenir bizim buralığın anaları. Sen ne derdin kim bilir? Bir ayağı karakolda bir ayağı mapuslarda bir oğlan. Tembel hem de. Serseri hem de. İşi gücü sevmek, yanmak ve yanmak. Ama ben gene seni sevecektim, gene sana yanacaktım. Her ne hal ise neyin dersen oyum. Oğlum de, delim de, divanem de. “Höst oradan!” de, de oğlu de. İstersen bir de “yavaş gel oğlum, yasak bölge var!” de.
    Ha geçen mektubunda bir “burjuva kokmayayım burnuna” diyorsun. Yanlış o. Ne kokarsan kok. İster sarımsak ister chat noir! Ben sana ölümsüz, ölümlü, değişir, değişmez niteliklerinle mecburum. Ötesi yok bunun. Kambur, cüzam da olsan (tövbe tövbe!) benim için aynı gül tazeliğindesin. Beni idama da götürsen dönüp yüzüne pişman bakamam. Şimdi bunca hengâmeden sonra nasılsın Leylım? Canını sıkıyorsam haber et. Paldır küldür bir herifim. Çoğu zaman kaş yaparken göz çıkarırım. Affet, yazım dağılıyor… Ha, “Uy Havar” İstanbul’da epey gürültü koparmış. Yalan değilse milletin ağzındaymış. Mapusaneden de mektup aldım dün. Onlar da bir hayli çarpılmışlar “Uy Havar”a. Beni asıl ilgilendiren senin kanıların elbet. Şiirimi benim kadar anlayan bir tek sen varsın. Sanki kendin yazmışsın gibi rahat ve isabetli konuşursun. Abidin de böyleydi ya, hepsinde değil. Değinmemizde etkisi yok değil bu niteliğinin. Ama sen dilsiz, lal da olsaydın, sağır da olsaydın sonuç değişmezdi bence. Bir eyyam da sana Lalikom diye seslenicem. “Benim dilsizciğim” diye anlam verilebilir. Ama bu bir ünlemdir daha çok. Sevili, yangın bir ünlem. Ne Türkçe, ne Kürtçe ne de Zazacadır. Bu üç dilin bileşiminden doğan bir ünlem bu. Lal, Türkçedir. Lalik ya da lalo Kürtçe. Om eki Zazacaya kaçar. Ya işte böyle Lalikom! Ses et, konuş, sev, payla bir hal et ama. Küçük dilin yerindedir inşallah. Kurban olur, çoban dururum dillerine senin.
    Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Ferman et rüzgâr beni de alıp oralara atsın.
    Mutlu ol. Allah beni kahretsin. Gözlerinden öperim. Ellerinden öperim. Öperim kızı öperim. Öperim oğlu öperim.
    Ahmed Arif
    Sayfa 58 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 480 syf.
    ·4 günde·3/10
    20. Yüzyıla damgasını vurmuş 9 devrimci tarih dilimini, fotoğraflar eşliğinde irdeleyen bir kitap "Devrimler." Michael Löwy tarafından derlenmiş ve her devrim başka bir yazar tarafından kaleme alınmış. Böyle bir kitap farklı bir okuma ve zaman zaman derin düşüncelere dalarak fotoğrafları inceleme sağlayan iyi bir fikir. Normalde sadece altyazı ile verilse çok daha yüzeysel bakacağım fotoğraflara, çok daha uzun süre baktığımı, farklı ayrıntılara dikkatimin çekildiğini ve orada gördüğüm insanlara daha yakın hissederken, olayları daha derinden duyumsadığımı farkettim.
    Ancak kitabın birçok eleştrilecek yönü var. Öncelikle ve ilk dikkatimi çeken, makaleleri yazan farklı yazarların kimlikleri, kim oldukları kısaca bile olsa kitapta verilmemiş. Bu kişilerin yazdığı metinlere ve fotoğrafları yorumlayış biçimine okuru emanet ederken; okurun yazarı tanımasını engelleyen bence çok olumsuz bir tutum. Diğer yandan, fotoğraf üzerine kurulmuş bir kitabın baskıda çok daha titiz olması gerekirdi. Bazı fotoğraflar çift sayfaya basılırken birçok detay kitabın katlanan kısmında kayboldu, fotoğraf bakılamaz bir noktaya geldi. Bundan çok daha fenası, belli ki orijinal baskıda metinlerin içine yerleştirilmiş olan fotolar, Ayrıntı yayınları tarafından bölümlerin sonuna toplanmış üstelik de metinde bahsedilen sıra ile değil karman çorman bir şekilde yapılmış bu. Metin bir fotoğrafın detaylarını incelerken, o fotoğrafı bulmak için canınızı yemenize neden oluyor ve bıktırıcı bir noktaya getiriyor bir süre sonra sizi... En kötüsü ise metinlerde bahsi geçen onlarca fotoğraf, kitaba hiç alınmamış veya Türkçe baskıdan çıkarılmış. Bu tam bir hayal kırıklığı!
    Metinler ise, ilk başta geçmişe ilişkin olaylardan bahsedildiği için normal olduğunu düşündüğüm ama giderek rahatsız edici hale gelen bir nihilizm ile damgalı. Öyle ki sonlara gelindiğinde "devrimden uzak durun yoksa sonunuz bu fotolardaki insanlar gibi olur" yazsaydı, hiç şaşırmayacaktım. Hevesle aldım ama sevmedim...
  • İnsan bir yere “evim” der ve içinde hiç oturmaz, yalnızca inşaatıyla, korunmasıyla ilgilenir. Tüccar “dükkanım” derdi. “Çuha dükkanım” mesela, ama dükkanındaki en iyi çuhadan dikilmiş bir giysi giymezdi. Hiç görmedikleri, üzerinden hiç geçmedikleri toprakların kendilerinin olduğunu söyleyen insanlar vardı. Başka insanlar için “benim” diyenler vardı, oysa hiç görmüyorlardı bu insanları ve onlarla tüm ilişkileri kötülük etmekten ibaretti. Kadınlara ya da eşlerine “benim” diyenler vardı, oysa bu kadınlar başka erkeklerle yaşıyordu. Ve insanlar hayatta iyi buldukları şeyi yapmaya değil, mümkün olduğunca çok şeye “benim” demeye çabalarlar. ... İnsanların, hiç değilse benim temas kurduklarımın eylemlerini sözler yönlendirir, bizimkiniyse iş.
  • https://www.youtube.com/watch?v=zjxiUMEe-qo
    ● Gelin bir yürüyüşe çıkalım…
    Kulağımızda bu müzik,
    Çokta umurumuzda olmadan dünya,
    Hiç geçmemiş gibi bu kaldırımlardan,
    Hiç tatmamış gibi o derin acıyı kalbimiz…
    Gelin bir nefes alalım
    Belki de son nefesimiz…
    -
    Hani diyor ya Dücane
    "...insanın sadece hatırlamaya değil, unutmaya da ihtiyacı var."

    ● Unutalım öyleyse....
  • 141 syf.
    ·9/10
    Alışık olmadığımdan olsa gerek ne zaman elime bir Tanzimat Dönemi eseri alsam hep bir yarım bırakma düşüncesi oluyor kafamda. Çünkü dilleri bana çok garip geliyor ve bir türlü benimseyemiyorum. Bu yüzden bu eserleri hep bir önyargıyla alıyorum elime. İntibah'a da aynen öyle başladım. Yazarın sayfalarca asıl olaylara gelmemesi, şimdiki kullandığımızın dilden uzak anlatım şekli, upuzun cümleler ve anlamını bilmediğim kelimeler... Tüm bunlara rağmen bir şeyi yarım bırakmayı sevmediğimden dayandım ve devam ettim. İyi ki öyle yapmışım diyorum çünkü kitap, sayfaları çevirdikçe beni içine almayı fazlasıyla başardı.
    Tanzimat romanlarındaki karakterlerin tek yönlü oluşunu burada çok net bir şekilde görebiliyoruz. İyi tamamen iyi, kötü tamamen kötü ve bunlara ek olarak salak da tamamen salak. Evet, bu sonuncusu kitabın ana karakterlerinden Ali Bey içindi. Bir insan nasıl bu kadar saf olabilir, öfkesine nasıl bu derece yenik düşebilir... Mehpeyker'in Dilaşub için kurduğu tuzaktan sonra Ali Bey'de tam olarak Othello'yu gördüm, okuyanlar beni anlayacaktır. Neyse ki sonları aynı olmadı derken daha da beteri oldu.
    Aslında Fatma Hanımefendi ve Dilaşub dışında herkes hak ettiğini buldu diyebiliriz. Mesela Mehpeyker kesinlikle ölmeliydi çünkü ona başka bir ceza verilecek olsa o, olayı yine kendi lehine çevirmeyi başarırdı. Onun için Ali Bey'e yalvararak, kendini küçük düşürerek ölmesi onun için en büyük ceza oldu. Ali Bey'in de geç olsa da aklı başına geldi ve vicdanıyla baş başa kaldı. Aynı zamanda onu en çok seven kişileri de kaybetti. Onun için de bundan daha büyük bir zülum olamazdı. Abdullah Efendi ve Hırvat da kitabın sonunda kısaca bahsedildiği üzere layık oldukları sonu buldu. Tüm bu karakterlerin sonunda cezalarını çekmelerinin de kitabı sevmeme çok büyük bir katkısı oldu, tabiri caizse içimin yağları eridi. Dilaşub ve Fatma Hanımefendi için de her şey "sonsuza kadar mutlu yaşadılar" şeklinde bitse mükemmel olabilirdi tabi ama masallar aleminde geçmiyordu kitabımız ne yazık ki.
    Masallar aleminde geçmiyordu ama gerçekçiliğini sorguladığım bazı yerler de olmadı değil. Dilaşub'un kendini hiç düşünmeyip bu denli iyi olması gibi ya da kalbine bıçak saplı halde paragraflarca konuşması gibi. Hadi bunları da geçtim Ali Bey Mehpeyker'i öldürürken oradaki polis ne yapıyordu yahu? Yine de tüm bunlar o dönemin eserlerinde sıkça rastladığımız şeyler olduğundan benim için görmezden gelinebilecek şeylerdi. İyi kötü bütün özellikleriyle sonunda "iyi ki okumuşum" dediğim bir ktiap oldu İntibah.
  • "Nerede hata yaptık biliyor musun? Meğerse yıllarca boş yere diğer yarımızı arayıp durmuşuz. Halbuki onun diğer yarımız olmadığını görmemiz gerekiyormuş. Çünkü hiç kimse bir elmanın yarısı değil. Aslında senin yanında duran şey, sana benzeyen başka bir elmanın yarısıymış."