• 207 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    240 sayfadan oluşan " Leylim Leylim" 1954-1959 yılları arasında Ahmed Arif'in, Leyla Erbil'e gönderdiği mektuplarını ve 1977'deki son bir mektubunu içerir. Ahmed Arif'in samimi bir dille yansıttığı, yer yer argo sözcükler kullandığı yahut yazım hataları yaptığı bu mektuplar, şairin "karşılıksız aşk" duygularını, sevgisini, sitemlerini, dostluğunu yansıtmakla birlikte, döneminin entelektüel ortamını, yazına, dergilere perspektiflerini, bulunduğu koşulları; siyasi baskıyı, sürgün yıllarını da anlatarak Ahmed Arif'i daha bir yakından tanımımızı sağlar.
    Kitap, yalnızca Ahmed Arif'in mektuplarının derlemesini içerdiği için, Erbil'in cevapları bulunmadığı için ne yazık ki okuyucu aralarındaki dostluğu tam manasıyla kavramakta güçlük çekebilir. Bu mektupların yayınlanması, edebiyat dünyamızda önemli bir şairin "büyük bir yazın tarihi boşluğu" oluşturmasını engelleyerek Ahmed Arif'in şahsiyetini, haksızlığa direnen tutumunu, dayandığı sürgünü ve mesafeler içerisinde dahi dinç tuttuğu aşkını anlamamız için katkıdır şüphesiz.

    "Şu anda yapayalnız bir deniz dalgasının üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte." (sf.106)

    Şahsi mektupların yayınlanmasının etik olup olmayacağı hususunda düşünmemek de elde değil. Bu yüzden Leylim Leylim önsözünden bazı kesitleri almayı uygun görüyorum.

    "Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arifin, aydın olarak yaşadığı acılar (“Türk Siyasi Tarihi’nin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!”; s.l37’deki mektubundan) onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arifin yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”.Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı. Eksiksiz bir yayın yapabilmek amacıyla Ahmed Arif’in ailesiyle görüşüldüğünü yukarıda belirtmiştim. Ne yazık ki Leylâ Hanım’ın mektupları bulunamadı."

    1990 yılında Refik Durbaş'ın kendisiyle yaptığı uzun söyleşide Ahmed Arif edebiyatçıların mektuplarının yayınlanmasıyla ilgili şunları söylemiş:

    "Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.”

    Bu bağlamda Arif'in mektuplarının günümüze ulaşmasında yarar görüyorum. Erbil, ölümüne yakın bir dönemde, kitaplaştırma işleminin ne kadar hızlanmasını istediyse de, ne yazık ki, Leylim Leylim'in basıldığını göremeden hayata gözlerini yumdu.

    İçerik ve tarihsel yönden yeterince bilgi verdiğimi düşünerek, biraz da Ahmed Arif'in aşkıncı tutumuna değinmek istiyorum. Daha önce okuduğum kitaplar, şiirler... Hiçbiri bende bu kadar samimi duygular yaratmadı. Muhtemelen hepsi kendi çapında bir sanat eseri, duyguların ürünü, dışavurumu bağlamında değerlidir, yalnız Ahmed Arif gibi yüreğindekini kaleme aktarmakta, hem de yalın bir dille duygulanımını bize geçirmekte usta değildir. Şahsi görüşüm...

    Gitmek
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?.."

    "To be or not to be" değil.
      "Cogito ergo sum" hiç değil...
       Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
       Durdurulmaz çığı
       Sonsuz akımı.

      İçmek,
       Gözlerinde içmek ayışığını.
       Varmak,
       Gözlerinde varmak can tılsımına.
       Gözlerin hani?

    Bir daha hangi ana doğurur böyle şairleri?
    "Bir daha hangi ana doğurur bizi?"...

    Ahmed Arif'in yüksek duygulanımının sağlıksız olduğunu kanısındayım fakat böyle ürünlerle karşılaştığım için de ayrı bir kıvanç içerisindeyim. Ahmed Arif, Leyla'yı salt bir kadını arzular gibi değil, bir sevgili, bir dost, aynı zamanda bir kardeş sıcaklığı ile sevdiğini belirtiyor. Öyle ki, Leyla Hanım evlediğinde dahi, bu durum mektuplarına bir mesafe girmesine sebep olmuyor. Perspektifinin dostlukta daha baskın olmasına sebep oluyor yalnızca.

    " Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."

    Ahmed Arif'in bu sağlıksız tutumunu mektuplarından birkaç alıntı ile tasdiklemek istiyorum.

    "İncil gibi, Tevrat gibisin Leylim. Hilesiz, arık ve duru. Cihanda hiçbir kimse, dostunu, kardeşini, sevgilisini -acısını, ülküsünü, eğilimini, benim seni sevdiğim gibi sevememiştir. Sen aklıma gelende başım dönüyor. Hepsini, puştlukları, küçüklükleri, iğrenç bencillikleri unutuyor, boş veriyorum. Beynimi, kalbimi doyuruyorsun. Derimin altında ısıtan sensin beni. Sen düşümde oldukça korkacağım, yenileceğim hiçbir zorbalık olamaz. Namussuzluk, o.....döllüğü olamaz. Hepsinin hakkından gelirim. Ölsem bile, mutlu ve yiğitçe olur bu iş... Şaşkınım, beni böyle yarattığın için sana nasıl teşekkür edeyim bilemiyorum Leylâ. Kölen olmak ne büyüklükmüş meğer! Başın için, bir daha yaratılması imkânsız gözlerin için, bana rahat, bana anlaşılır bir mektup. Delinim. Ayrılık korkunç."

    "Yokum. Varsam, sensin ya da... Hiçbir kararım yok. Düşünlerim, duyularım önünde bir barikatsın ki, hiç âmân vermez. Ne olucaksam seninle ya da senden sonra olucam, anlatabildim mi ki? Örneğin boğazımdaki lokmada, yudumladığım suda, arşınladığım kaldırımdasın."

    "Seni anlatabilmek... Kime ama? Bu bok düzenin, bu dört boyut zindanın, kâinat, sonsuzluk fâlan dedikleri bu ölümlü şakalar kaos’unun nesine, neresine anlatmak?"

    Böylesine bir bağlanma, kişi üzerinden kendini buluşun fakat olumlu sonuçlanamaması, Hegel'in köle- efendi diyalektiğini aklıma getirdi.

    "Hegel, bireyin kendi bilinci anlamında kullandığı özbilinç kavramı ile ilgili, tanınma zorunluluğu ve bağımlılık olarak tanımladığı iki önemli özellikten söz etmiştir; bilinç varolduğunu bilir, ancak bu biliş bir gerçeklik kazanmamıştır. Kendisinden emin olabilmesi için öteki bilinçlerin de işin içine girdiği bir dizge (sistem) içinde, kendi koordinatlarını belirlediği bir gerçekliği oluşturması gerekmektedir. Bu noktada bilincimizin en önemli önceliği, kendisi gibi olan bir başka bilinçte kendisinin nasıl algılandığını bilmek durumuna gelir. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkimizde ötekine, onun özbilinci nedir acaba diyerek bakmayız, o bizi nasıl görüyor diye bakarız. Bu bakış, bilincin kendisini tanıması için zorunlu bir aşamadır, aksi halde bilincin kendisini tanıyabileceği başka bir yol söz konusu değildir. Bu durum bilinçlerin bağımlılığını da yaratır.
    Tanınma zorunluluğu ve bağımlılık, bilincin öteki bilinçle(rle) bir tür alma verme oyunu oynamaya başlamasına neden olur. Bilincimiz önce kendisini öteki bilince verir, ancak verdiği şeyi yeniden kendisine geri almak zorundadır, ötekinde kalan bilinç kendisini tanıyamaz, bu yansıma zorunludur. Böylelikle bu oyun, bilincin kendisini önce öteki haline getirdiği, sonra da ötekini ortadan kaldırarak kendisine özdeş hale geldiği sürekli bir alışveriş sürecine dönüşür. Bilinç, ötekinin zihnine göndermiş olduğu, bu nedenle de başka bir bilinçte var olan kendisinin artık özsel olmadığını bilir. Bu nedenle de, özne olarak kendinden emin olabilmesi için, bu nesnel durumu, başkasına ait olan bu özsel olmayan nesnenin başkalığını ortadan kaldırmalı, yani varlığının hiçbir dışvarlığa bağlı olmadığını, yani yaşama bağlı olmadığını görmelidir. Çünkü yaşam, birey için bir nesne biçiminde varolmak demektir, bilincin kendi kendine kendisini tanıdığı biçime yaşamın içinde yer yoktur. Yaşam içinde bilincin her ötekileşmesi, bilincin kendisini kendisi olarak tanıyabilmesi için gerekli olan dizgenin kurulması için zorunludur ancak, bir yandan da ortadan kaldırılması gereken bir nesne yaratır. Özbilinç bu oyunda, ötekileşme ve özdeşleşme biçimindeki iki ucun arasında bulunan oyun kurucudur. Hegel, bu oyunu oyunun içindeki her bilincin kendisi için, kendi adına oynaması gerektiğini belirtir. Bilinçler karşılıklı olarak kendilerini birbirlerine vermeli, sonra da ötekinin kendisini geri almasına izin vermelidirler. Tüm bilinçler karşılıklı olarak birbirlerini tanıyarak kendilerini tanımaktadırlar. Bu durum her bilinç için bir tanıyan ve tanınan ikileşmesinin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ikileşme ve bağımlılık durumu bilinç için çok huzursuz edici bir sıkıntı kaynağı olur. Bilinç başkasına bağımlı olmadan, tek bir bütünlük olarak
    kendisinden emin olmak ister. Bilinç, bağımsız ve tek bir bütünlük olarak kendisinden emin olduğu kesin bir huzur noktasına ulaşma arayışının içindedir." (Düşünbil)

    Demem o ki, Ahmed Arif, verdiği bilinci geri alma noktasında noksandır ve bu yüzden kendisini tanımaktan uzaklaşarak aşkıncı bir tutum izlemeye yönelmiştir bilinçsizce. Hayatının sonraki döneminde, şairin bir başkası ile yaptığı evlilikle ve çocuk sahibi olmasıyla bu durumu aştığını görebiliyoruz. Lakin zamanında yaşadığı bu tutum, biz okuyucular adına yararlı eserleri meydana getirmiştir ki bu eserlere ne kadar sağlıksız desem de bir o kadar estetik ve çekici buluyorum. Böyle buluşumun sebebi ise eserleri içselleştirebilmem. Birçok insanın da hayatında bir kere bile olsun böyle bir dönemden geçtiğini varsıyorum ki bundandır da şairin böyle tutuluşu...

    Ahmed Arif anısına...
    21.04.2019
  • Aşağıdaki yazıyı sonuna kadar okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum bir arkadaşımın hidayetine vesile oldu.

    Peygamberimiz (asv)'in İblis ile diyaloğu ilgili Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde Şeytanın Hileleri başlığıyla şöyle bir rivayet nakledilirse de kaynağı verilmemiştir:
    İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.

    “Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.

    Ev sahibi:

    “İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var... ”

    Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı...

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
    «Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?»
    buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:

    “En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.”

    Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
    “O, lâin iblistir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...”
    Buyurunca hemen Hz. Ömer:

    “Ya Resûlâllah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.” dedi.

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
    «Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu:
    «Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...»
    Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:
    “ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi:

    “Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin."

    Onun bu selâmına Resûlullah (asv) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

    «Selâm Allah'ındır, ya lâin. »

    Sonra ona şöyle buyurdu:

    «Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? »

    Şeytan şöyle anlattı:

    “ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ”

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu:

    «Nedir o mecburiyet?»

    Şeytan anlattI:

    “ İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
    “Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin." Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:
    “Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.”
    "İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."

    Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle sordu:

    «Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?»

    Şeytan şu cevabı verdi:

    “Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki”

    Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz sordu:

    « Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...»

    Şeytan anlattı:

    “ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.”

    Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.

    «Sonra kimi sevmezsin?»

    “ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “

    « Sonra?...»

    “ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ”

    «Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?»

    “Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ”

    «Sonra kim?...»

    “ Şükreden, zengin. ”
    
«Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?»

    “ Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir."

    Resûlüllah (asv) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:

    «Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?»

    “Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ”

    «Neden böyle olursun ya lâin?...»

    “ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ”

    «Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?»

    “O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.”

    «Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...»

    “O zaman da çıldırırım. ”

    «Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»

    “ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.”

    «Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?»
    
“ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.”

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu:

    «Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»

    Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım..." dedikten sonra anlatmaya başladı:

    "Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder."

    Bundan sonra Resûlullah (asv) Efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu:

    «Ebû Bekir için ne dersin?...»

    İblis buna şu cevabı verdi:

    “O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ”

    «Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...»

    “Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ”

    «Peki Osman b. Affan için ne dersin?»

    “Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.”

    «Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?»
    “Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ”

    Resûlüllah (asv) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:

    «Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.»

    Resûlüllah (asv) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:
    
“ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.  Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam."

    Bunun üzerine Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu:

    «Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...»
    
“ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.  Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım."
    "Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir."
    "Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ” 

“Ya Muhammed, bilmez misin; benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmişim. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim."

"Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar."
    "Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ”

    İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:

    “Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır:

«...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.»

    İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:
    
YALAN

    "Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir."

    GIYBET - KOGUCULUK

    "Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir."

    NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

    “ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ”

    NAMAZ

“Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:"

“ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak..." derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın." derim ve böylece onun huzurunu bozarım."

"Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar."

"Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi."

"Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım."

İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”
  • onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir.
    herkes biliyorsa o
    bence hiç güzel değildir.
    onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir.
    yalnız ben biliyorsam
    bu aşktır.
    hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır.
    Özdemir Asaf
    Sayfa 213 - Yapı Kredi Yayınları - 1. baskı: İstanbul - Eylül, 2009
  • Engin denize açıldık yeniden, yine yüreğimiz acı dolu.Vardık töre bilmez, azgın Tepegözlerin inine, onlar yalnız ölümsüz tanrılara güvenirler, ne ekin ekerler elleriyle, ne de çift sürerler, toprak ekilmeden, işlemeden verir onlara her şeyi, arpayı da, buğdayı da, asmayı da verir, şarap sunar iri salkımları Zeus'un yağmuru şişirir.
    Yoktur onların dernekleri, yasaları falan.
    Otururlar yüksek dağ tepelerinde, oyuk mağaralarda, herkes kendi evini yönetir, kendi karısını, çocuğunu, umurlarında değildir hiç kimse, başkalarına aldırmazlar.
    Homeros
    Sayfa 148 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Karşılıksız sevmek, sahip olunmadan sahip olmaktır bir hayale. Karşılıklı olmalıdır bu karşılıksızlık. Karşılıksız sevmek, yanında olmasına gerek duymamaktır. Yanında olmadan, yanındalığıyla senin sevgine karşılık vermesini istemeden sevmektir. Seni seviyorum cümlesine karşılık beklememektir. Bu bir soru cümlesi değildir çünkü. Karşılıksız sevmişsen, bu sorunun cevabı da seni ilgilendirmiyor demektir. O karşılık, bir kelime israfıdır o zaman. Aşk kelimeleri israf için değil, hediye etmek içindir. Ne olmak, ne de ölmektir.

     Kendini hiçe saymaktır. “Benim ol” diye başlayan cümlelerini öbek öbek yutmaktır. Karşılıksız sevmekten hasretler çıkartmaktır. Ve hasret aşkın anadilidir. Hep karşı kıyıda kalmak, yine de kadere isyan etmemektir karşılıksız sevmek. Sevdiğinin gözlerine her sabah sandalla açılmak, dümeni unutmak, kürekleri denize atmak, o gözlerin başkasına baktığını bilmek, yine de o gözler için her sabah yeniden ummana açılmaktır… Zaten zaman denen dalga, vuracaktır seni kendi kıyısızlığına.

     Beklentisizliktir karşılıksız sevmek. Yenilmektir bile bile… Ve keyfini sürmektir bu yenilginin. Hiçbir zaman karşılıksız sevdiğini söylemeyeceksin o'na… Susacaksın… Söylediğin an karşılık beklemek olur, bu bilesin… Yoksa seninle gurur duyar ama başkasını sever. Böyle bir aşkın karşılığı acı değil, hüzün olmalıdır. Çünkü acı geçer, hüzün kalır. Karşılığını kendi ruhunla ödediğin bir şarkıdır o.

     Karşılıksız sevmekten bugün ölmediysen, yarın da sevmeye devam edebilirsin. Korkma, daha sonra da ölmezsin. Yaraların yara alır yeniden. Sen sussan, saklasan yaraların konuşur. Belki yok olmazlar ama iyileşir yaralar. Öptür yaranı hayalindeki sevgiliye. “Öp ama geçmesin” de. Kimi yaralar kapanır, “izi” kalır; kimi yaralar kapanır “sızı” kalır. Yaş ilerledikçe aşkın karşısında nasıl da küçülür insan. “Keşke aynı aşkın içinde birbirleriyle hiç karşılaşmayacak olan iki yalnız olarak kalsaydık” dersin. Vazgeçmeyeceksin! Yanlış kapının anahtarı olmak üzmez de; kendi doğurduğunu öldürmek koyar adama. Evet! Kendi doğurduğunu öldürmektir vazgeçmek. Vazgeçmeyeceksin! Bu acıya ancak kendini daha çok kanatarak katlanabilirsin.

     Karşılığı alınmışsa bir aşkın, mutlaka sonu da gelir… Karşılıksız olandır sonsuz aşk. O'na şöyle yaz: “Kimse benim kadar karşılıksız sevemeyecek ve kimse benim kadar bensiz bırakamayacak seni. Ben hep aynı şarkıyı dinliyorum, belki bir gün farkına varmam diye… Farkında olmasan bile, ben böyle katlanıyorum her türlü derde. Birbirimiz için yaratıldığımızdan yalnızca benim haberim var. Bu yüzden seni kendime borç verdim… Kimse hak etmeden sevemez ve karşılıksız sevmeyen Kahraman olamaz.”

     Geride bıraktıkların her zaman bir geçmiş yaratmaz sana. Geçmişte kalmış bir sürü şey vardır ama belki geçmiş olmamıştır daha. Kıyısızlar, her karşılıksız aşkta dört taraflarına kendi elleriyle duvarlar örerler. Ve o duvarların ellerinden daha güçlü olduğunu bilirler. Kıyısızlar, kendi duvarlarının arkasında, kendilerinden bile gizlenerek ağlarlar. Gözyaşlarındaki tuzu yaralarına basarlar. O yaşlarla yazdıkları şiirleri her başka gözler eskitir, okur. Sonuçta gözyaşı da bir sudur.

     Ve bir gün kurur.
  • Hiç kimse başkalarının üstünde değildir ki, Yaradan yalnız onu güzel yaşatsın.
    Thomas More
    Sayfa 64 - Hasan Ali Yücel klasikleri
  • 86 syf.
    ·30 günde·Beğendi·8/10
    Mutlu olmanın kitaplardan öğrenilebileceği bir yanılgı mıdır?

    Mutlu olmak kitaplardan öğrenilebilir mi?

    Hem mutluluk nedir?

    Görünür bir şey mi ?

    Var mı?

    Yok mu?

    Nerede ?

    Kimde?

    Sende.

    Bende.

    Bana kalırsa mutluluk öncelikle insanın kendini tanımasıyladır, kendini nelerin mutlu ettiğini keşfetmesiyledir. Bu keşif aslında bir yolculuk gibidir, yaşam yolculuğunda bunları bulur farkına varırız. Ancak bu yalnız keşfetmekle de bitmiyor. Çünkü insan bir çevre belki de bir çerçeve içinde yaşıyor ve bunun içerisinde de bazen sıkışıyor. İstediklerini elde etmesi, istediği gibi yapması her ne yapmak istiyorsa, zorlaşabiliyor. Ancak bu zorluklardan bahsetmek istemiyorum. Böylelikle onları reddediyorum. Asıl olarak bizim neden kendimize mutluluğu layık göremediğimizi sormak istiyorum. Çünkü mutluluk yalnızca kişinin kendi içindedir.

    Bu kitabı gerçekten keyifsiz olduğum bir anda bir arkadaşımdan aldım. "Hiç mutlu değilim bu kitabı okuyabilir miyim?" dedim. Sonrasında o anda bir sayfa açtım. 38. sayfa. "Yakınlık ve Uzaklık" başlıklı. Bu iki sayfalık deneme beni çok etkiledi ve ben bundan sonra kitabın tamamını okumaya karar verdim. Bu kitap niteliği itibarıyla o kadar değerli ve özgün ki. Günlük hayatta karşılaşılan olaylardan yola çıkıyor ve hepimizin deneyimlerine yeni bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor.

    İncelememi yazmaya ilkin şöyle başlamıştım. "Mesut olma sanatı, insan olma hastalığı." Çünkü yazar insan özelliklerini tek tek ele alıyor; mesut olmak vazifesi, zaferler öfke, sinirlilik, hayali hastalıklar, küçük sebepler, huysuzluk, kader, evlilik, karamsarlık, teselli... Bunların hepsi insan için ama bizler bunları olumlu şekilleri ile var edemiyoruz, onları orantılı bir şekilde yaşayamıyoruz.

    Yazar iki farklı şey söylüyor, bu çelişkisini kitap bittikten sonra farkettim. Kendisi hem saadetin beklenmeyen anda geldiğini hem de saadete niyet etmek, onu amaçlamak gerektiğini söylüyor. Bana kalırsa bu ikisinin aynı anda var olması mümkün değil ben bu iki fikirden beklememeyi mantıklı buluyorum. Beklenen genelde gecikir veyahut hiç gelmez. Charles Dickens: " Mutluluk bir armağandır ve işin sırrı onu beklemekte değil geldiğinde memnun olmaktadır." diyor. Mutlu olmak bir sonuç değil süreçtir.

    Mutluluk insanın hep uzakta sandığı ve uzakta aradığıdır.

    Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum, diyor yazar ve sonra bunu şu cümlelerle temellendiriyor.

    Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilemez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını şimdi yaşadıklarını içtenlikle ve sık sık düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde hiç kimse bundan daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.

    Sabahattin Ali ise, mutluluğun farkına varanlardan ve onu tüketmekten korkanlardan. O " Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim." diyor Kürk Mantolu Madonna'sında. Ben Sabahattin Ali'nin kendi hayatında hep buna çabaladığını düşünüyorum. Hep bir mutluluğu biriktirme arzusu yarına da bırakma isteği.

    Mutlu olmak üzerine yazılanlar saymakla bitmeyecektir. Belki de mutlu olmayı kendimize dert ettiğimizden ve bunu hayata şart koştuğumuzdan.

    Bana kalırsa insan yalnız kendisi ile ve kendisi için, kendisine değer vererek yaşarsa, yaşadığı anı kavrarsa, ben şu an buradayım ve şu an en güzel an olabilir derse belki mutluluğa yaklaşabilir ve daha kolay ulaşma şansı artar.

    Bence mutluluk somut bir varlığa büründürülmeye çalışılmadığında var olacaktır.

    Mutluluk somut değildir ama mutluluk veren şeyler somut olabilir. Taze kavrulmuş leblebi kokusu, yeni alınmış bir kitabın ilk sayfasının dokusu, birinin seni anladığını onun gözlerinde okuduğun an, doğduğun şehre döndüğünde alınan ilk nefes, bir çocuğa gülümsediğin, yıllar sonra eski bir dosta rastladığın, anneni kucakladığın, bir leylak kokladığın, çimlerde oturduğun, kuş sesleri duyduğun, bileğinde nabzını hissettiğin, sağlıkla gözlerini açtığın ve bunları bu yeni günde yine yapabileceğini bildiğin her an mutluyum de. Mutluluğu öyle basitleştir ki anlatılamayacak kadar yayılsın her yana. Sese, nefese, gülüşe, öpüşe...

    Konuşmak kolaydır, teori üretmek kolay. Hikayeler uydurabilir herkes ama hikayesini hayatına uyarlamak herkesin harcı olmayabiliyor. Hikayeye dönüştürülecek hayatın ipleri gene bizim elimizde ve kimse mutluluğa geç kalmaz.

    Mutlu olmak vazifesi başlığı vardı kitapta. Bence bu bir vazife, bir zorunluluk olarak bakılabilecek bir şey değil varlığına şükür edilebilecek bir şey. Küçük dertleri veya olumsuzlukları büyüterek çoğaltmamalı. Mesut olmak aslında biraz da kendi kendimize dert tohumları ekmemekten doğar. Mutluluğu aramak belki ama mutsuzluktan kaçmak kesinlikle önemli.

    "Mutlu olmayı ileride görüyorsanız ona şu an sahipsinizdir çünkü ummak mutlu olmak demektir." diyor Alain ve yine "Uyku tutmayacağından korkan adamı kolay kolay uyku tutmaz. " derken de bence mutluluğun beklenecek bir şey olmadığı vurgulanıyor olabilir. Mutluluğun bu kadar üzerine düşmemeli, kaybetme korkusu beraberinde kaybetmeyi getirir.

    Son bir alıntı ile bitirmek istiyorum incelememi. Victor Hugo: "Yaşam en yüce mutluluğu sevildiğine ikna olmuş kişiye sunar; kendisi olduğu için sevilmiş - hatta diyebiliriz ki, kendisine rağmen sevilmiş kişiye.

    Her birimizin en yüce mutluluğa ulaşması dileğiyle.

    İyi okumalar!