• Sonda söylenmesi gereken şeyi başta söyleyip geçeyim. Bu kitabı alıp okuyun. Tereddüt etmeyin. Evet belki fiyatı bir tık pahalı ama değer emin olun. Kuran'ı Kerim'i süs olarak kullananlar,mezarlarda okuyanlar, amel etmeden sadece sözle hızlıca okuyanlar vb... Çok iyi bahsediyor. Belkide bizimde bilmeden yaptığımız yanlışlar vardır bilemeyiz. Bize ufuk açabilir. Peygamber efendimiz(sav) hakkında da güzel sağlam bilgiler var. Ama şimdi diyeceksiniz bu kadar övdün niye 10 değil de 8. Çünkü takıldığım iki konu var. Yazım tarzı kopukluk var. Dip not yerine Dip hikaye kullanılmış. Yani kitabı okurken dip nota geçiyorsunuz ayrı bir hikaye anlatılıyor bu bazen sayfayı bile size çevirtiyor. Sonra geri dönmek zorunda kalıyorsunuz. Buda kompak yapıyı bozuyor. Kitab içine öğreneğin diye başlayıp yedirilebilir. Yada JRR Tolkien Yaptığı gibi Ek-A-B kısımları eklenebilirdi. Birde Peygamber efendimiz (sav) yada diğer peygamberlerimiz , önemli kişilerden sonra birşey gelmiyor. Peygamber efendimiz sonra (sav) . Diğer peygamberlerden sonra( as) Önemli kişilerden sonra(ra) gelmeli ancak kitap bunu hiç mi hiç yapmıyor. Birde bir tık pahalı bu yüzden iki puanını kırdım. Hayırlı okumalar. Yanlışlarını bilirseniz daha yararlı olur diye düşündüm. İnşaAllah güzel dille bir şeyler anlatabilmişimdir. Hayırlı günleer
  • Hiç içinizdeki 'ben' ile dışınızdaki 'ben'in kavgaya tutuştuğunu hissettiniz mi? Aramızda karşılaştığı bir durum yüzünden iki şık arasında kalıp bunun eziyetini çekmeyenler yoktur sanırım.

    Bazen insanın aklından şu geçiyor; içimde birkaç tane ben mi var? diye. Ve her bir 'ben' de beden diyarına kendi hakimiyetini kurmanın telâşını yaşıyor. Her biri söz istiyor hayat dersinde geçmiş ve gelecek işlenirken; haklılıklarını ispat etmek için dik duruşlarını sergileyerek parmak kaldırıyorlar. Ama kimi zaman inatları tutuyor ve acele zelzelesine tutuluyorlar. Asaletle kaldırılan parmakların yerini bağırış ve çığlıklar alıyor. Hiçbir 'ben' diğerinin düşüncesini umursamıyor, hiçbir görüş de sahibini tutmuyor. Artık sınıf tam anlamıyla 'sınıf' olmaktan çıkıyor, Karar adlı öğretmen hakimiyetini ve otoritesini kaybediyor, ne yapacağını bilemiyor ve sınıfı terkediyor.

    Bu sorunun cevapları bizim birey anlayışımızı yansıtıyor biraz da. Fuzuli ise kendi birey anlayışını Rind ile Zahid olarak belirtmiş. Bilindiği gibi, Fuzuli bir ilim adamıdır ve hayatı boyunca hukuktan matematiğe bütün ilimi dallarında kendini ilerletmeye gayret etmiştir. Ama bunun yanında bir aşk ve maneviyat eridir de (elbette üstadlar daha iyi bilir.) Bu nedenle onun benlik arayışına baktığımızda karşımıza 'Rind ile Zahid' adlı farsça asıllı şiir kitabı çıkar. Ne yazık ki farsça asıllı metnini hiç farsçam olmamasına rağmen okumak nasip olmadı. Kitaba verdiğim üç puanı da buradan kırdım zaten. Keşke bir iki rubai farsça aslından alınsaymış.

    Rind ile Zahid sözlükte aynı manaya gelmekte. İkisi sözcük de farsça asıllı olup dünyadan elini eteğini çeken anlamını taşıyor. Ama benim okuduğum ve duyduğum kadarıyla divan şiirlerinde zahidler, mescitte ve medresede vaktini geçirip dini ilimlerle ilgilenen; rindler ise meyhanede sarhoş olup ilahi sevgilinin hayali ile sema eden kimseler oluyor. Yani rindin ağzıyla zahidler cennette ağırlanmak için ibadet ederken rindler sonsuz bir affa nail olmak için haram olan şarabı içip günah bataklığına batıyorlar. Benim dikkatimi çeken ise Rind'in, Zahid'in oğlu olması. Bunu ben kişinin doğduğu andan itibaren aldığımız uyarıların ilk zihnimize vurmasına bağlıyorum. Mesela kimse sobaya dokunduğunda kalbinin yandığını hissetmez. Aynı zamanda baba, tecrübeyi de temsil ediyor. Bir düşünsenize o uyarılar zamanından beri zahiri deneyimler - zahiri derken zahidin ilminin rindin ilminin yanındaki zahiriliğinden bahsediyorum- peşinde olan akla değil de kalbe gelse imiş o kalbin hali perişan olurdu, değil mi?

    Diyeceksiniz ki ne ara akla ve kalbe geldik. Anlasanıza Rind sizin fırsatlarını sınırladığınız kalp ve Zahid de kullanmaya tembellik ettiğiniz akıl!
  • “Morning, keep the streets empty for me.”
    “Gündüz, benim için sokakları boş tut.” Fever Ray*

    Uyarı : Lütfen evde denemeyiniz.

    Gecenin Sonuna Yolculuk : Hatta gecenin derinliklerinde olabildiğince uzaklara doğru hep beraber bir gezintiye çıkmamızda artık en ufak bir sakınca görmüyordum. (s. 369)

    Oğuz : Tamam, harika fikir, gidelim de... Planda neresi var?

    Kinyas ve Kayra : There’s no plan. That’s the fuckin’ plan! Yani anlayacağın, plan mlan yok, çıkıyoruz işte yola, bilinmezliğe ve gecenin sonuna doğru! Olabildiğine spontane! İşte bu kadar.

    Gece : Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor... (s. 15) Akşam saatlerinde gecenin işçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. (s. 17) Fakat bu geceye özel, bu gecenin işçileri bizleriz.

    Beyaz Geceler : Beyler, korkuyorum, durun. St. Petersburg’da, her mayıs ile temmuz ayları arasında geceler kararmazdı bizde. Geceyi görebileceğimize emin miyiz?

    G.S.Y. : Ne diyorsun ulan sen? Burası İzmit ve eylül ayındayız! Geceler burada her zaman simsiyah olur, insanın doğumu öncesi ve ölümü sonrasının rengi gibi. İnsanlar boşuna salgılamazlar dimetiltriptamini (DMT) en çok doğum ve ölümlerinde olacak biçimde. Çekemiyorsanız yallah St. Petersburg’a! Hadi yola koyulalım artık!

    https://image.ibb.co/h5KgEz/gidiyoruz.jpg

    G.S.Y. : Gündüz, benim için sokakları boş tutmuş gibi! E peki, hani nerede bütün bu Ademoğlu?

    https://image.ibb.co/.../ademoglu_nerede.jpg

    Ademoğlu Neredeydin? : Kafelerde https://image.ibb.co/...emoglu_kafelerde.jpg,
    bana sunulan kapitalist tüketim kültüründe https://image.ibb.co/...moglu_tuketmekte.jpg, aslında beş para etmez duygusuz metal yığınlarının içinde https://image.ibb.co/...rabalarin_icinde.jpg ve insanların arasındaki korunaklı mesafeler gibi olan korunaklı evlerdeydim https://image.ibb.co/...orunakli_evlerde.jpg. Onlar gündüze ait insanlar. Senin 229. Sayfanda da dediğin gibi, asıl korkulması gereken insanlar yani. Onların seninle bir alakaları olamaz. Sen geceye aitsin. Oğuz da mesela herhangi bir arabadaki, herhangi tasasız insandan birisi olabilmeyi çok isterdi Hakan Akdoğan’ın dediği gibi. Sıradan bir yaşamın içinde, sıradan halledilebilir sorunlar için tasalanmak bile mutluluk verebilirdi ona. Ayrıca, ne oldu bir sorun mu vardı?

    G.S.Y. : Sorun şu; "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır." der Montaigne. Sen Ademoğlu, sen ise her yerde olmak istiyorsun. Bunu bir id edinmişsin kendine. Her yeri sömürmek, her şeye sahip olmak istiyorsun.

    Ademoğlu Neredeydin? : E biz kafede, barda, avmlerde, korunaklı evlerimizde falan rahattık. Hem savaşlardan, yıkım edebiyatından falan bahseden kimse de kalmadı artık. Demek istediğim, şu savaşın boktan bir savaş olduğunu bilecek kadar mantıklısınız. (s. 105) Fakat niye rahatımızı bozuyorsunuz?

    G.S.Y. : Ben de bu konuyu anlatırım aslında kendimin içerisinde, kolonyalizmdir bunun adı -yani sömürgecilik-. Bayram seyran falan fark etmez bunlara! Her daim elinize kolonyal dökmek için yanıp tutuşurlar. Afrika’ya gittim kendim gördüm gözlerimle. Kakao işçilerinin hayatlarında çikolatayı ilk kez tattıklarında verdikleri tepki gibidir gecenin sonu! Fakat artık siz, heyecanı ve macerayı istemeyi unutan güruh olarak gündüze mahkumsunuz, bunu biliyorum. Siz sömürülmeyi ve köleleşmeyi hak ediyorsunuz. Yayılıyor içinizde sömürgeciliğin tohumları gitgide daha hızlı.

    Gece : Gecenin işçileri diyorduk. Onlar, geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları aletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar. (s. 17) Gecenin işçileri sokak aralarında gezer. (s. 20) https://image.ibb.co/...ecenin_iscileri1.jpg
    İstenen, tanınmamaları; görevlerinin ürkütücülüğünden başka bir şey düşündürmemeleri. (s. 24) https://image.ibb.co/...cenin_iscileri_2.jpg

    G.S.Y. : Yahu babalık, sen ne diyorsun? Lafı ağzında geveleme de adam gibi konuş...

    Gece : Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi düşüncelerimi değiştirmek durumunda kalabileceğimi düşünüyorum da, karşımda olanların bir gün benim düşüncelerime yaklaşabileceklerini hiç umamıyorum. (s. 87) Gecenin işçileri gözükmeye başladığı an, gecenin sonuna doğru yol almaya başlamışız demektir.

    G.S.Y. : Bak, şimdi doğru dedin. Hadi durmayalım, daha çok sürüklenelim o zaman gecenin en dibine doğru.

    https://image.ibb.co/fBkk7K/bayrak.jpg

    G.S.Y. : Oğuz, söyle bana. Bütün bu evlere asılan, her tarafınızı kaplayan bayraklar da neyin nesi, neden bu kadar fazlalar, hiçbir ülkede bu kadarına da rastlamamıştım doğrusu?! Başım döndü!

    Oğuz : Burası Türkiye! Buna alışsan iyi edersin. Çünkü, vatan bizden uğruna kanımızı dökmemizi istediğinde, bizi elbette kanımızın son damlasına kadar akıtmaya hazır bulacaktır, hiç oyalanmadan. (s. 25)

    G.S.Y. : Yahu sallama şimdi. Sanki seni tanımıyorum. Einstein ve Zweig’ın pasifist çizgisinden gidiyorsun sen de, hem de askerlikten daha yeni dönmene rağmen. Ben de biliyorum, askerliğin vatanını koruma yeri değil fiziksel ve düşünsel eziyet yeri olduğunu. Saçının teli kadar değeri olmayan adamların, egolarını tatmin etme merkezidir orası. Tamam kabul ediyorum, ben bir anarşistim Oğuz. Yani başrolüm Ferdinand Bardamu karakteriyle tabii ki. Anarşizmin kapsamına göre, bireyler, her zaman bir devletin diğerleri aleyhine topraklarını genişletmek, yağma veya ulusal ihtişam arayışı nedeniyle patlak veren savaşlarda çarpışmaya, öldürmeye ve ölmeye mecbur bırakılmaktadır, bu ise tam bir yönetim yokluğu gerektirmektedir bence. (Siyasi İdeolojiler – A. Heywood, s. 176)

    Ferit Edgü benim önsözümde : “Vatan, millet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar içleri boş, üzerlerine tükürülecek kavramlardır. Tüm yazarlık yaşamı boyunca bunların üzerine tükürür. Kendisinin de bu toplumun bir ürünü olduğunu unutmadan. Dolayısıyla kendi üzerine de tükürerek.” der yazarım Céline için. Çevirmenim olan Yiğit Bener ise sonsözümde : “O kokuşmuş “değerler”, her türlü milliyetçilikler, militarizmler, katı inançlar, sömürgecilik ve vahşi kapitalizm, varoşların sefaleti, insanın itaati ve boyun eğişi, birbirini kazıklayışı, acımasızlığı ve sevgisizliği, bütün bunlar hala yerde hüküm sürmüyor muydu yetmiş yıldır,...” der. Bunların hepsini mide bulandırıcı bulduğumu ve dünyayı da kanlı bir katliam lağımı olarak tasvir ettiğimi anlatır size.

    İnsanlar, sizden yer gök inleyene kadar “Yaşasın 1 No’lu Vatan!” diye bağırmanızı isterler. (s. 26) Ben, savaşı olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar olacak Oğuz! (s. 84) Fransa’nın ulusal bayramı olan 14 Temmuz Milli Bayramı’nda muhteşem biçimde, bütün iğrençliğimle çürüyor olacağım mesela... (s. 87) Çünkü böyle bayramlar için hiçbir şey hissetmiyorum, kaderime hiçbir şekilde razı olmuyorum. Sizde de 15 Temmuz vardır mesela, bizden nicel olarak 1 gün farkla, niteliksizlik konusunda ise hiçbir farkı olmayacak şekilde... Artık sizde semavi dinin yerini bayrakaşığı din aldı, aynı bizdeki gibi. (s. 89)

    https://image.ibb.co/jy7XnK/p0.jpg

    G.S.Y. : Bizim de işte aynı senin gibi, her şeye rağmen az da olsa özgür olduğumuzu kendimize kanıtlayabilmek için Sen nehri kıyısına uzandığımız oluyordu. (s. 489)

    G.S.Y. : En çok da Paris ve Rancy sokaklarında yalnızlığımla birlikte gecenin sonuna yolculuk etmeyi severdim bir zamanlar. Bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor zaten. (s. 418)
    İşte Paris’te gecenin sonuna yolculuk eden yalnız bir insan :

    https://image.ibb.co/irc41e/p2.jpg

    Nereye gidiyor bu adam böyle tek başına? Kim bilir neler düşünüyordur günlük yaşamında? Rüyasında neler görüyor? Kollarını niye sanki kendisini koruma tarzı bir istemle kavuşturuyor? Picasso’nun Repose adlı tablosundaki gibi bir ebedi istirahat metaforunu ve gecenin sonuna kadar uyumayı mı arzuluyor dersin? Kendisine dünyanın diğer her yerindeki gibi ırkçılık yapılmasından mı korkuyor olmasını istersin? Bu soruları cevaplamak her zaman çok zordur. Ben ise bu soruların hepsinin içine tükürmeyi yeğliyorum.

    G.S.Y. : Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı. (s. 406) Eninde sonunda, bir karar verip ineceğiz sokağa, aramızdan yalnızca biri, ikisi, üçü değil, topumuz. (s. 396)
    Hadi bağıralım o zaman hep beraber ulan! Her şey gece için! Benim sloganım bu! Uyku durak yok geceyi düşünmek gerek! (s. 448)
    Kinyas ve Kayra : Her şey gece için!
    Beyaz Geceler : Her şey gece için!
    Ademoğlu Neredeydin? : Her şey gece için!
    Gece : Her şey benim için!

    https://image.ibb.co/...er_sey_gece_icin.jpg

    Gecenin sonuna ulaştığımız yerde ise kitabın çevirmeni olan Yiğit Bener’in bütün insanlığa bir çift lafı var : Silah alacaklarına ya da uyduruk biblo koyacaklarına evlerine, kitap alıp koysunlar... bir gün merak edip bir okuyanı çıkar belki!

    *Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=jWFb5z3kUSQ
  • Bu kitabı beğensem de serinin gereksiz yere uzatıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa ikinci kitap yerine seri bu kitapla devam edip son bulsaydı çok güzel olurdu. İkinci kitaptaki verilmek istenen mesaj bu kitapta da verilebilirdi ve okuyucu gereksiz detayların içine girmeden olayları sonuca bağlayabilirdi. Yine de macera, aşk ve dram seven okuyucular mutlaka okusun. Yazının devamı spoiler içerir :)

    Böyle bitemez. En azından benim aklımdaki final böyle değildi. Kötülerden intikam alınacak ve her şey sona erdiğinde Evan, Cassie, Zombi, Hileci, Sam birlikte mutlu bir şekilde hayatlarına devam edecekti. Ama hiç beklediğim gibi olmadı. Cassie'yi çok sevemesem de insanlık için, intikam için kendini feda etmesine çok ama çok üzüldüm. Her şeyin sona ermesi için ölmesi gereken kişinin hep Hileci olması gerektiğini düşünmüştüm. Sevmediğim bir karakter olduğu için ölse bile mutlu son olacaktı benim için ama hiç de öyle olmadı. Aslında son sayfalara gelmeden Evan öldü diye Cassie'nin kendisini feda etmesine üzülmemiştim. Zaten sevdiği insanı kaybetmenin acısıyla devam etmesi Cassie için oldukça zor olurdu ve yine mutlu bir son olmazdı. Ama kitabın sonunda Evan'ın yaşadığını öğrendiğimde Cassie'nin ölmesine gerçekten çok üzüldüm. Yaşamalıydı. Evan'ın yanında olmalıydı. Tüm olaylardan sonra mutlu olmalıydılar. Yazara o kadar çok kızgınım ki anlatamam. En çok da kendi dünyasında Evan'ı mutsuzluğa hapsettiği için kızgınım. O'nu yalnız bıraktığı için kızgınım. Cassie'yi öldürdüğü için kızgınım..

    Evet biliyorum tüm olaylar çözüldü ama yazar seriye bir kitap daha ekleyip ve o kitapta da Cassie'yi geri getirip, yeniden Evan'la karşılaştırıp, kötülerin olmadığı bir dünyada sonsuza dek mutlu bir hayat yaşatabilir mi? Lütfen olsun böyle bir şey :)

    Madem Cassie öldü ve kavuşmaları artık mümkün değil neden Evan'ı harikalar diyarına sokup tüm anılarını geri getirdiniz ki?
    Bunu yaptıkları için Zombi ve Hileci'ye de kızgınım :/

    Neyse bir seri de bu şekilde son bulmuş oldu ve aklımda bir çok soru işareti bıraktı. Hayatta kalanlar neredeyse her şeyin son bulduğu, herkesin öldüğü, yaşamsal kaynakların oldukça sınırlı olduğu, tıbbi desteğin hiç olmadığı bir dünyada yaşamlarına nasıl devam edecekler? Geriye kalan bir kaç insana da nasıl güvenebilirler ki? Bilmiyorum yazar her ne kadar kitabın sonunda zaman atlaması yapsa da bana göre bu sorular cevapsız kaldı..
  • Yüzyıllardır tartışır dururlar, Kuran Türkçeye çevrilir mi, ana dilde tapınma olur mu, Alper Tunga ölür mü ıssız acun kalır mı? Ayet arar bulamazlar. İnsanın bunu tartışacak kadar gerizekalı olabileceğini Tanrı bile öngörememiş ki ayet yollamamış... Evrensel olduğunu söyleyen bir kitap, dil konusunda ısrarcı olmaz; öyle olsaydı evrensel olmazdı diyerek yola devam etmek çok mu zor?
    .
    Cengiz Özakıncı'nın bu kitabı benim kişiliğimde devrim yaptı. Her yıl yeniden okurum. Türkiye'nin pek çok ihtiyacını gideren, nitelikli bir yapıt. Saf inanca dönüş hareketine önemli katkısı var...
    .
    "Ulusumuz dil ve din gibi iki güçlü varlığa sahiptir. Bu erdemleri hiç bir güç ulusumuzun yüreğinden ve gönlünden çekip alamayacaktır ve alamaz. Sorunun özü diN değil, diLdir." K.Atatürk
  • İvan İlyiç'in Ölümü/L.N. Tolstoy
    Ne bu şimdi? Ne için bütün bunlar? Olacak şey mi! Böylesine anlamsız ve iğrenç olabilir mi hayat? Hayat bu kadar anlamsız ve iğrençse, o zaman niye ölünüyor; hem de acılar çekerek?
    Ah klasikler ve ah Tolstoy,insan bu kitapları okumaya başlıyor ve sıradan devam eden satırlar arasında, bir anda hayatınızın hesaplaşmasını yaparken buluyorsunuz kendinizi. Yazarı ilk sevdiğim kitabı "İnsan Ne ile Yaşar" beni derinden etkilemiş ve yazara hayran kalmıştım. İvan İlyiç'in yaşamına sıradan diyebiliriz fakat ölümle yüzleşmesi kitabın kırılma noktası bana göre. Yaşadığı bir çok şeyle yüzleşiyor İvan ve verdiği kararları sorguluyor,yaptığı yanlışları nerede hata yaptığını...ve işte o çarpıcı soruyu soruyor kendine "Ya gerçekten bütün hayatım yanlışsa?"...
    Gerçekten dönüp kendi hayatımıza bakmamızı sağlıyor yazar onca yıl bir yanlışı yaşadıysak ve farkında değilsek. Yaşamımız bir yalandan ibaret boşa yaşanmışsa...
    Aldığımız kararlar bizi yanlışlara sürüklediyse ve asıl almamız gereken kararları hep erteleyip yanlışın içinde debelenip duruyorsak...
    Bütün bunları okurken kendi hayatımı sorguladım,korkarak ve sonuçlarının ne olacağı konusunda hiç bir fikrim olmadan almış olduğum bir kararın ne kadar doğru olduğunu anladım bu kitapla. Zaten bildiğim fakat emin olmadığım bir gerçekti bu benim için. İşte kitapların hayatımıza etkileri...
    Klasikler candır... keyifli okumalar...
    Lev Nikolayevich Tolstoy
    İvan İlyiç'in Ölümü
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
    Çeviri:Mazlum Beyhan
    Sayfa:100
  • Kuyucaklı Yusuf/Sabahattin Ali
    "Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?..Niçin? Kimin için?"
    Sabahattin Ali'nin öykü yazarlığından sonra ilk yazdığı roman Kuyucaklı Yusuf olduğunu öğrendim. İyiki yazmış ve ben iyiki okumuşum,sürükleyici ve muhteşem betimlemelerle dolu bir kitap. Yazarın betimlemeleri sayesinde eski bir Türk filmi izliyor gibi hissettim ve bu çok keyifli bir deneyimdi.
    İlk sayfadan sizleri olayın içerisine dahil eden kurgusuna hayran kalacaksınız. Daha ilk paragraftan cinayetle başlaması nasıl dolu bir roman okuyacağınızın mesajını vermekte aslında. Dolu dolu başlayıp,dolu dolu devam edip,hüzünle keşkelerle biten bir kitap...
    Kitapla ilgili en büyük eleştiri devlet adamlarının okuyucuya neden kötü şekilde anlatıldığı yer almakta. Ben bu kanıya katılmadığımı belirtmek istiyorum,bir şekilde bir yerlerde böyle işini düzgün yapmayan adamlar hep var ve var oldu. Bunları yok saymak görmezden gelmek,yazmamak okumamak bir çözüm değil. Bugün devlet dairelerinde bu kitapda yer verilen devlet adamlarından o kadar çok ki malesef. Bunları yazmadığımız da onlar yok olup gitmiyorlar ve yazarın birinci hedefi yaşananları olduğu gibi okuyucuya aktarmaktır.
    Kitabın ilk sayfalarında Yusuf'a kızdığımı söylemiştim,meğer ne kadar çok önyargılı bir kararmış diyorum şimdi ve ekliyorum Yusuf aslında ne baba adammış. Bugün bir çok erkeğin erkeklik diye algıladığı olay karşısında,asıl erkekliğin ne olduğunu göstermiştir. Sabahattin Ali'ye bu karakteri bize kazandırdığı için ruhun şad olsun demek istiyorum. Ben öyle kolay kolay bir erkek karakterden yana olamıyorum ama eli öpülesi Yusuf demek geçiyor içimden. Az görülen bir durumdur,erkek karaktere hayran kalmak bende.
    Bir eleştiri daha okumuştum,niye bıraktı gitti, gitmeseydi,hangimiz böyle kararsızlıklar yaşamadık ki,hangimiz yaşarken neyin doğru neyin yanlış olduğu ayrımına varıyoruz ki? Hem sonra hangi erkek onun gösterdiği olgunluğu gösterir? Kendimizi kandırmayalım ve öyle olsaydı,böyle olsaydı cümleler kurmak yerine,yazarın muazzam yazmış olduğu bu eseri okuyup tadını çıkaralım.
    Kitap konusuna çok değinmek istemiyorum çünkü heyecanınız eksilmesin,okurken merakla sonunu getirin istiyorum.
    Birde kitapda öyle bir diyalog varki,ahhh diyorsunuz sevdiğini anlatmaya bir bakış,bir kelime yeterliymiş. Uzun uzun cümlelere,süslü kelimelere hacet yokmuş meğer.
    "Elini yavaşça uzatarak genç kızın saçlarını okşadı.O zaman Muazzez bu işareti bekliyormuş gibi doğruldu, Yusuf'un ellerini avuçlarının içine alarak
    "Kimi istiyorum anladın mı?"dedi
    Yusuf alt dudağını ısırarak ağır ağır başını salladı:
    "Anladım!"
    Muazzez hayatında ilk defa Yusuf'un iri kahverengi gözlerinde yaşlar parladığını gördü."
    Daha öncesinde hiç bir sevgi sözcüğü etmeyen iki insanın,ilk aşk itirafları bu konuşmalar.
    Ben çok sevdim bu kitabı ve mutlaka okumalısınız tavsiyesiyle sizlere keyifli okumalar.
    Kitapla kalın...
    Sabahattin Ali
    Kuyucaklı Yusuf
    Yapı Kredi Yayınları
    Sayfa:222