• Deniz feneri pek çok parametreden oluşur, bir sürü fiziksel maddeden. Pek çok anlam taşır pek çok insan için. Bir sürü işe yarar ve bir sürü şeyin başlangıcı veya bitişidir. Yalnızlığın yıkılmaz bir kalesidir daima. Ama en çok ışıktır işe yarama sebebidir deniz feneri. Işığın kaynağıdır ışığın başlangıcı. Işık bir savaşçıdır karanlığın karşısında fenerde kaynağı. Işık ve gölge oyunudur sürekli sergilenen insanlık sahnesinde:

    “Bütün ışıklar söndürüldükten, ayı gözden kaybolduktan sonra, incecik bir yağmur çatıda tempo tutarken, kopkoyu bir karanlık çöktü sel gibi. Karanlığın selinden, bolluğundan hiçbir şey kurtulamayacak gibiydi, anahtar delikleriyle çatlaklardan içeri süzüldü, pancurların çevresini dolaştı, yatak odalarına daldı, şurada bir sürahiyle lavaboyu, burada kırmızılı sarılı yıldız çiçekleriyle dolu bir çanağı, öbür tarafta bir şifoniyerin keskin hatlarıyla sağlam gövdesini yuttu. Bozulanlar sadece mobilyalar değildi; insanın bakıp, “Bu odur,” ya da “Bu şudur,” diyebileceği kadar bir beden ya da zihin de kalmamıştı pek. Arada bir, bir şeye tutunmak ya da bir şeyi kovmak ister gibi bir el havaya kalkıyor, birisi iniyor ya da hiçlikle şakalaşır gibi bir kahkaha atılıyordu.”

    Işık ve gölgenin tüm sınırları belirleme yazgısı insan ilişkilerine de yansıyor elbette. Dönemin bakış açısına göre değişse de daima bir savaş hüküm sürüyor iki insan arasında. Bir kabul ettirme çabası bir hayranlık uyandırma baskısı. Gece ve gündüz kadar ayrı iki dünyanın ortak bir yaşam alanında bir arada var olma çabası çeşitlendiriyor insan ilişkilerini. Çarpışan dünyalar sonucu ortaya çıkıyor aşk, sevgi, nefret, hayranlık.
    İnsanın düşünsel ve duygusal dünyasının en önemli parametreleri de bu ışık ve gölge oyunu arasında sınırı bir belirginleşen bir kaybolan eşyalar be davranışlarla ifade buluyor. Bir gri elbise insan silüetini koruyor mesela. Göçüp giden bir insanın varlığının en önemli simgesi o gri elbisenin içindeyken yaptığı eylemler oluyor. Ademoğlu’nu özel kılan ne varsa hep bir eşyaya ve ya davranışa hapsedilip saklanıyor. Bir el başka bir elin üzerinde daha anlamlı oluyor:

    “Nancy tabii ki onlarla gitmişti, çünkü öğle yemeğinden sonra, aile yaşamının dehşetinden kaçarcasına, tavan arasına gitmek üzereyken, Minta Doyle elini uzatmış, yüzünde o budalaca ifadeyle onu da davet etmişti. O da gitmesi gerektiğini düşünmüştü. Gitmek istemiyordu. Bu işin içine dahil edilmeyi hiç istemiyordu. Çünkü yoldan kayalıklara doğru yürürlerken Minta elini tutup duruyordu. Sonra bırakıyordu. Sonra tekrar tutuyordu. İstediği nedir, diye soruyordu Nancy kendi kendine. Herkesin istediği bir şeyler vardı mutlaka; çünkü Minta elini tutup bırakmadığında, Nancy de, elinde olmadan, tüm dünyanın ayakları altına sevildiğini hissediyordu, sislerin ardından İstanbul’u görür gibi olan birinin ne kadar mahmur olursa olsun “Şu Ayasofya mı?”, “Şurası Haliç mi?” diye sorması gibi Minta’nın elini tuttuğunda Nancy de “İstediği nedir? Bu mu?” diye sormuştu. Peki bu neydi? Sisin içinde, orada burada, (Nancy ayaklarının altına serilmiş hayata baktığı zaman) bir kule, bir kubbe beliriyordu; ismi olmayan bazı sivrilikler. Ama Minta elini bırakır bırakmaz, yamaçtan aşağı koştuklarında olduğu gibi, bütün bunlar, o kule, o kubbe, sisin içinden çıkan her neyse, tekrar sislerin içine gömülüyor ve gözden kayboluyordu.”

    Büyük bir yazarın kelimelerle örülü muhteşem dünyasında bilinç akışı yönünde ilerlerken; bu ışık ve gölgenin ortaya koyduğu tüm ayrıntıları içinize çekiyorsunuz. Bir akıştan bahsetmek zor elbette onca insan varken etrafta. Bir sürü kopuk kopuk akışlar içinde Fener’in aydınlattığı yolu bulmaya çabalarken buluyorsunuz kendinizi. Çıkarımları size kalmış bir sürü labirent ortasında bir başınıza kalıyorsunuz. Asla pişman olmadan kendi ışığınızı arıyorsunuz. İnsan ilişkileri doğa ile iç içe geçiyor içinize. Eşyanın devinimi size kah hüzün kah umut oluyor yaşananlarla birlikte. Bir kocaman ailenin tüm fertleri ile seviniyor üzülüyor nefret ediyor ve hayranlık duyuyorsunuz. Akışın içinde kaybolmadan yolunuzu bulmanız dileğiyle keyifli okumalar!
  • Serinin ikinci kitabını da bitirmiş oldum. Bazı sorular cevaplarını buldu ancak bulanık cevaplar bunlar. Üzerinde dusunulucek ve farklı yorumlar cikarilabilecek cevaplar... Zaten Murakami'nin üslubu bu.
    ...
    Bu kitapta, Tengo ve Aomame'nin aşkı ilk kitaba kıyasla romanda daha ön plana çıkmış durumda. Hatta bazı yerlerde "Neden bekliyorsun, gitsene yanına!" diyesi geliyor insanın oturduğu yerden.
    ...
    Öncülerin liderini hakkında biraz şaşırtıcı bilgileri kesfediyoruz. Ancak bu kafamda daha fazla soru işareti oluşmasına neden oluyor. Murakami, seksi neden bu kadar kitaplarında yer veriyor, bilemiyorum ki kitaplarda sekse yer verilmesine de karsi değilim. Sonuçta seks de insanın doğasında olan bir şey. (Hatta sadece insanların doğasıyla sınırlı degil) Benim takıldığım nokta: Tarikatın liderinin vücudunun kaskati olmasi ve aynı anda cinsel organının kaskati olduğu anda on yaşındaki kızların bir ayin gibi kendilerini ona teslim etmeleri. Kitabı okurken bu gözümun önüne geldi ve hiç hoş bir şey değildi.
    ...
    Kitapta, Kediler Şehri hikayesine bayıldım. O anı yaşadım diyebilirim.
    ...
    Little People denen şeyler hakkında, "iyinin ve kötünün varlığının bilinmedigi ve insanın kendi varlığının bilincinde olmadığı zamanlardan beri varlar" şeklindeki tasvir düşündürücü. Bu little People, her şeye hakim gibiler. Ama bir zayıf noktaları da varmış gibi. Fukaeri'de kilitlenecek bir zayıflık...
    ...
    Kafam karışık, bakalım son kitapta karışıklık gidecek mi.
  • Kitaba başlamadan önce uzun bir 'sunuş' yazısı mevcut. Tabi bu sunuş yazısı çok teknik olduğu için benim ya da bizim gibi
    'normal' okuyucu çok fazla bir şey anlamayabilir. Sunuşun birinci kısmı tarihsel bir açıklama içerirken, ikinci kısım okunacak kitap hakkında bilgi içerir. Çünkü burada 'Lafargue'in çeşitli tarihlerde yazdığı metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur' diyerek kitabın nasıl oluştuğu hakkında bir ön bilgi veriyor.

    Tabi ki yaşadığı dönemi anlattığı için o dönemin bilinmesi okur için daha faydalı olur ama anlatılan metinler günümüzde de
    hala geçerliliğini korumakta. Her olayı kendi tarihi dönemi içinde değerlendirmek daha doğru olur. Bu yüzden okunan
    metni de (yani kitap) bu çerçevede değerlendirmekte fayda var. Kitap 1887 yılında ilk olarak Fransa'da yayımlanmış.

    Sunuş yazısından anladığımız kadarıyla 'kitabın parçalarını oluşturan bölümlerin her biri Kitab-ı Mukaddes geleneği ile
    çağın modern kapitalistleri arasında sıkı örülmüş ve alaycı bir mizahla hikayelendirilmiş bir özdeşleştirme mahiyetindedir (s17)' diyerek içerik konusu hakkında ön bilgi sahibi olmamızı sağlıyor.

    1.Bölümde, Londra Kongresinde dini, siyasi, ekonomik kodamanlar tarafından bir toplantı düzenlenir. BU toplantıya doğrudan veya dolaylı bir şekilde katılan kodamanlar yeni bir fikrin yayılışı üzerinden toplantıya katılanlara fikirlerini
    anlatırlar. Bunu yaparken de hem kendi gerçeklerini hem de ironi aynı şekilde anlatılır. Örneğin, Papa'nın elçisinin söylediği gibi: "Eskiden insan zihnini yöneten, ona hakim olan başlıca güç dindi. Çalışanlara uysala boyun eğme, boş hayaller peşinde koşup, gerçeklikten uzak durma, ilahi mutluluk düşleri kurup dünyevi acılara katlanmayı öğretirdi (s30)". diyerek o düşüncenin miadını doldurduğu anlatılır.

    Kodamanlar topluluğu, yapılan toplantılar sırasında beğendikleri veya beğenmedikleri fikirleri söyleyip ayrıca fikir
    çatışmasında az da olsa yaşandığı yerdi. Ama şu cümle tarihin tozlu sayfaları içinden çıkıp bugünün dünyasına da aynı şekilde ışık olmuyor mu? "Tek din Sermaye dinidir." Bu cümle bile düşünmeye değer ya da insanı düşünmeye sevk etmiyor mu? Ciddi, iddialı, öyle hafife alınacak, eh deyip geçilecek bir cümle de değil. Geçmişten bugüne gelindiğinde hala bu 'acı gerçekle' karşı karşıya kalmıyor muyuz? Sermayenin tek egemen ve herşeyi kontrol ettiği bir ortamda dinleri de kullanmıyorlar mı? Dinin kendisini değil, onların istediği din kullanılmıyor mu? Çok su kaldıracak bir konu.

    Kitabı okudukça 'Sermaye Dini' hakkında bilgi sahibi olunuyor (ya da şu an da bile bunu yaşamıyor muyuz?). Birileri
    komplo teorisi diyecek ama 'yeni dünya düzeni' savunucuları ve onların arkasındaki güçler de tek din olacak, kendilerine
    biat edecek bir yapı içinde uğraşmıyorlar mı? Tek din yani 'Sermaye Dini'. Tüm dinlerin yıkıldığı insanlığın tek ve gerçek
    sermayenin boyunduruğu altında birleştirecek bir dine itaat etme yolunda çalışmalarının sürdürmüyorlar mı? Ya da bana
    göre öyle.


    Kitap içinden alıntı yaparken kendi oto-sansürümü uygulamak zorunda kaldım. Bazı şeyler birilerini rahatsız edebilir diye
    alıntıdan muaf tuttum.

    Kitabı okumadan önce şunun bilinmesinde fayda var. O da yazarın Marksist ve ateist olması. O yüzden din-sermaye ikilisinin toplumu ezdiğini, sorunların kaynağının bu ikili olduğunu ifade edip, doğrudan din ve sermayeye savaş açıyor. Tabi burada bahsettiği kendi dönemi içinde Avrupa'da sanayileşme yılları olduğunun unutulmaması gerekir.İnsanların hiç bir hakkının olmadığı sadece karın tokluğuna ondört, onbeş saat çalıştırıldığı bir sanayileşme döneminde bu emekçi kesimin sırtından para kazananları eleştirmek amaçlı yazılmış. Burada Tanrı inancı ve 'buna ağır laflar ediliyor. O yüzden kitabın çıkış amacını da iyi okuyup ona göre düşünmekte fayda var.


    Ezcümle: Tekrar okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Tavsiye ederim.

    Notlar:

    + Dikkat! Okuyacağız veya okumayı düşündüğünüz kitap dini inançlarınıza aykırı ifadeler içerir. Kitapta yazan düşüncelerden hoşlanmayabilirsiniz ama içeriği tam okuduğunuzda 'evet, bu doğru' diyeceğiniz çok sayıda yer vardır. Fakat biliniz ki, ateist bilgi içerir!
    + Bu kitap 13-17 Temmuz 2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkarılıp, 13 Kasım 2018 tarihinde düzenlenip, siteye
    eklenmiştir.
  • Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

    Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

    Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
    aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

    Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

    Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

    1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

    Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

    Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
    kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

    Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

    Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

    Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

    Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

    Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

    Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

    Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

    Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
    görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

    Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

    Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

    İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

    Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


    Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
    + Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.
  • - İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir?
    - Hepimizin bir kişiliği var. Peki gerçekten bir mi?
    Vitangelo Moscarda' nın tüm hayatı, karısının bir gün kendisine sorduğu ve burnunun eğriliğinden dem vurduğu o basit soruyla altüst olur. Kendisinden başlayarak tüm yaşamını acımasızca sorgular ve kendini yeniden bulmak için kendini parçalara bölmeyi öğrenir.
    "Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, kimdim ben?"
    Moscarda kimdir, kendi gördüğü mü yoksa başkalarının gördüğü mü?
    Herkes bizi, bizim düşündüğümüz gibi değil, kendi bakış açısıyla görür.
    İnsanın kendinden başlayarak herşeyi sorgulaması, kişiyi sonunda delirmeye kadar götürebilir. Ancak inandığınız temeller bir kere yıkıldıktan sonra da eleştirmekten, düşünmekten ve sorgulamaktan kendinizi alamazsınız...
    Kitap felsefik olduğundan okunması çok kolay diyemesem bile benzerlerine göre daha rahat okunduğunu söyleyebilirim. Konunun ilgi çekici olması kitabın okunmasını kolaylaştırmakta... Mutlaka okunması gerekenlerden.
  • Hz.Ali'nin duası ile başlamak istiyorum incelememe;
    '' Allah’ım, duaların kabulünü engelleyen günahlarımı affet'' Oturulan yerden dünyanın kurtarılmaya çalışılmadığı, ateşin sadece düştüğü yeri yakmadığı, boyunlara asılı ölüm korkusunun artık koparıldığını görmeyi dileyen, acıları paylaşmayı öğrenmiş bir teşkilat emeklisi olarak kitap okumayı sevdiğim için sitede yer alıyorum. Yanlış anlatabilirim, yanlış davranabilirim, hatta yanlış da anlayabilirim ama asla yanlış hissetmiyorum. Rainer Maria Rilke 'nin dediği gibi ''İnsanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor. '' Emin olun ki ; çocuklarımı silah zoruyla büyütmedim, evime gelen misafirlerimi gözaltına almadım, çiçek açmayan menekşelerime işkence uygulamadım. HİÇ BİR OKURUN DİLİ, DİNİ, IRKI, MEZHEBİ, İNANCI, MEDENİ HALİ, HATTA CİNSİYETİ beni ilgilendirmiyor. Bazen o kadar ağır ithamlar, eleştiriler ve mesajlar geliyor ki anlatamam. Kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, eve namusunla ekmek götürebilmek ve tüm bunları eğilip bükülmeden ve ezilmeden yapabilmek öyle yorucu ki; evlatlarının gülen yüzü, yüreğindeki şükür dudağındaki dua da olmasa nasıl dayanılır bilemiyorum Bir kaç sayfa okumanın , dizeleri paylaşabilmenin getirdiği dostluklar hatırına; ne sebebini aramak ne de bahanesini bulmak, İçime sinen bir hayata en güzel adımları attığım , ne öncesi ne de sonrası. Yaşamak istiyorum o anı sadece yaşamak.. Ve İşte bazen paylaşımlar, beni yalnız bırakmıyor, kime gittiysem o benimle oluyor roman bitinceye kadar. Ama dostluk, anlayış, hoşgörü bitsin istemiyorum. Birbirimizi görünceye kadar değil de ‘’ nerede kalmıştık’’ diyecek dostluklarda yer almak istiyorum.Kim ne yaparsa yapsın, söylerse söylesin, sen, sana yakışanı söyle, sana yakışanı yap düşüncesinden ödün vermeden sadece dinliyorum. Lütfen, yorgunluğumuz, insanları yormamak , üzüntümüz kırılmamaktan kırmamaktan olsun. Şikayet etmiyorum sadece anlayış ve insanlık bekliyorum.
    Kişisel gelişim kitaplarına ihtiyacınız var mı bilmiyorum tek diyebileceğim;
    Mesafelerimiz zamanlarımız, her şeye rağmenlerimiz, sevmelerimiz nefretlerimiz. Bize minneti ve şükretmeyi öğreten deneyimlerimiz. Yaşadıkça çok iyi anlıyor insan ; kiminle dost olmanın gerekliliğini. Var gibi olup aslında olmayanları çıkarmalı hayatlarımızdan , almayana vermemeli, duymayana söylemeye gayret etmemeli, zaman kıymetli.
    Güzel olsun ömrümüz, içimizi ferahlatanların elini tutalım, sevip sevilelim. Hatta çoğu şeyleri de boşverelim.
    Gerçekten hayat çok kısa.
    Keyifli okumalar.
  • Cinsel, fiziksel, psikolojik... Her türlü şiddet örneği.


    Aslında inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama oldu...
    Olanlar oldu... O yoğun duygular ve düşünceler ile cebelleşmekteyken ben ne olduğunu bilmeden bir zamanlar rastgele almış olduğum bu kitap ile kasvet ile doldum taştım.

    İnancın nasıl olup yanlışlıklar ve rahatsızlıklar ile birlikte bir saplantıya dönüşüp de bir çocuğun evet bir çocuğun hayatını mahvedebileceğini... Onunla birlikte başka hayatları da yok ettiğini...

    Anlatamıyorum. Gerçekten anlatamıyorum. Üzerimde oluşan etkiyi ne yaparsam yapayım aktaramayacağım. Zaten görmeyeceksiniz de... Yazmak da istememiştim oysa ama kayıtsız kalamadım. Okumayı düşünenler varsa eğer düşünmemeli!

    İçinde bulunduğum şu zamanlarda öyle bir cümleler okudum ki paylaşmadığım... Hesaplaşmaların, ruhsal bunalımların, normal olmayan psikoloji ve saplantının neleri doğurduğunu ne kadar anlatabilirim ki...

    Tek bir yöne bakarak ilerle! Gözlerini ondan ayırma! Sadece o amaca odaklan! Sana emrediyorum! Dercesine bebeklikten itibaren yaşanılan travmanın sonucu olarak çözüm her şeyi yok etmek mi olmalıydı?

    Soruyorum size ey pislik insanlar! Kendinizden başka bir dünyayı görmeyi ne zaman başaracak ve kendi dünyanızdaki saplantılarınız uğruna daha kaç insanı mahvedeceksiniz? Günden güne fikirlere görüşlere dine siyasete ... Oraya çok güzel cümleler de kurabilirim. Küfür içerikli. Her neyse tüm bunların başkaları için bir saçmalık olduğunu ne zaman farkedeceksiniz? Başkalarının hayatlarına vaaz vere vere müdahale etmekten ne zaman vazgeçeceksiniz?


    Vaaz veren adam öldü gitti geriye mahvolmuş bir çocuk bıraktı... Yaşamı, hayatı hiçbir zaman varolmamış, saçma sapan inanışlar uğruna, kendince ona başkaldırarak oysa kendine başkaldırarak, o hiç tanışamadığı dünyayı yıktı. 14 yaşında bir çocuk! Hele öyle bir yer vardı ki ne olduğunu anlayamadığım, aslında anlayıp anlamak istemediğim yeter bu kadarı fazla dediğim... Biraz abarttım kabul ediyorum. Çünkü her nasıl olsa bir roman.


    Gerçek hayatta yok mu sanıyorsunuz? Her gün aç haber izle. Beyni sulanmış çocukları seyret. Psikolojik şiddet ile kafayı yemiş yetişkinlerin altındaki travmanın çocukluğuna dayandığını aç da izle. Cinsel şiddet ile birlikte tüm dünyasını karanlığa gömmüş çocukları ve onlardan ortaya çıkacak yeni canileri izle...

    Zaten tek yaptığımız bu değil mi? Susup izlemek... Cıkcıkcık! Diye de tepki verir iki üç kınama, instagram twitter facebook paylaşımları, sonra aman bu insanlar ne duyarlı desinler desinler... Bunları yaparken cafelerde oturup kahve içmeyi de ihmal etme tabiki elinde telefon, ordan seç en uygun kınama metnini kopyala yapıştır ohh senden duyarlısı yok...

    Kendimden iğreniyorum... Size o mutlu hayatlarınız ile başarılar. Ben yok olmaya gidiyorum yavaş yavaş...