• 80 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    " Seni herkesten çok sevmiş, ama senin tarafından hiç tanınmamış olandan, hep seni beklemiş ama senin tarafından hiç çağırılmamış olandan kalan bir miras. "

    Karşılıksız sevginin duygu yüklü bir şekilde anlatıldığı ve benim için Stefan Zweig 'ın okuduğum dördüncü kitabı. Bir çırpıda okuyup beni içine çeken bir eser oldu. Her ne kadar kısa da olsa akıllarda birçok soru işareti bıraktı.

    Karşılıksız, senelerce farkedilmeyi bekleyen hatta bunun için hayatının elinden kaymasına neden olan bir kadının tutkulu aşkını ve ruh halini bir erkek nasıl bilebilir, nasıl bu şekilde güzel anlatabilir? Zweig' ın eserlerini kusursuz yapan da empatisi olmalı sanırım.

    Kitabı bitirdikten sonra akılara iki soru geliyor ; kitapta ki kadın masumane, saf bir aşık mı? Yoksa saplantılı bir aşık mı? Aşk kavramını sorgulatan, böyle aşklar var mı dedirten ve sizi hüzünlendirecek bu eserden mahrum kalmamanızı öneriyorum.
  • 440 syf.
    ·4 günde·9/10
    Uzun süre araştırma sonucu olan bu kitabı bir süre sonra yeniden okumak isterim. Neden mi? Çünkü bilgileri ancak gerçek hayatta gozlemleyince daha iyi anlıyorsunuz.
    İçinde hiç bilmediğim, öğrenince bu kadarı olmaz diyeceğim çok fazla bilgi, olay vs vardı. Siyaset ile ilgilenen ve genel tarih bilgilerini yenilemek isteyenler için muhtesem bir kitap olabilir diye düşünüyorum.
  • 328 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Şiddetle tavsiye ederim, yakın zamanda bir Türk yazardan hiç böyle beni içine alan, standartların dışında ve bu kadar inancı sorgulatan bir kitap okumadım. Mutlaka edinin bu kitabı, yazar destek verilirse bence daha nice kitaplar yazar, hevesi hep taze kalır, ben sıkı bir takipçisiyim artık.


    Kitabın en büyük irdelediği inanç ve korkmak?

    INANDIGIMIZ ICIN MI KORKARIZ, YOKSA KORKTUĞUMUZ IÇIN MI INANIRIZ? kitaptaki cevap bulmaya çalışılan temel soru bu, o kadar aksiyonlu bir tarzda yazılmış ki çok sevdiğim bir film olan Mad Max izliyor gibi hissetim kendimi. Kitabı okuduktan sonra mümkün olduğu her ortamda kafamdaki soruları etrafimdakilere sordum, kimse de aslında hayattaki bir çok soruda olduğu gibi net cevap veremedi.

    Benim en çok sordugum sorular
    1) inancimiza göre cennetle odullendirilip, cehennemle cezalandirilmasaydik Allah inancımız olur muydu?


    2) Diğer peygamberlere göre karşılaştırıldığında ,Hz.isa o kadar mucizevi bir şekilde bakire bir kadindan dünyaya gelmesine rağmen ,neden bu kadar muazzam bir şekilde Allah'ın yeryüzüne indirdiği peygamberin kitabın değişmesine izin verdi?


    3) Allah'a ibadet eden kusursuz melekler vardı neden insanlara gerek duydu?


    4) Madem Allah insanlara gerek duydu neden kendi yarattığı bir varlığa katil,tecavüzcü, pedofili...gibi kötü yazılımlar yükledi?


    5) Diğer hak dinlerin ve kutsal kitapların değiştirildiğine körü körüne inanıp neden Kur-anin değiştirilmediginden bu kadar eminiz?

    6) Bir çocuğa, ağzı süt kokan ana kuzularina neden kıllı kıllı, iğrenç kılıklı, insan demeye igrendigimiz yaratıkların tecavüz edip, eziyet çekerek ölmelerine izin veriyor, herkesin bir sınavı varsa bu çocukların cennete gitmeleri için bu kadar büyük bir sınavı vermeleri mi gerekiyor?

    7)........
    8).....
    .
    .
    .
    Kafamda deli sorular ,bu kitabı okuyunca değil zaten her zaman olan sorulardı kafamın içinde...kitabın konusu bambaşka ,ama sana öyle yerlerden öyle vurucu cümlelerle tokat atıyor ki kendini ,inancını, yasadigin müslüman denen toplumu,müslüman olmayan toplumları ve " DIN TOPLUMLARIN AFYONUDUR " sözünü düşünürken buluyorsun..

    Bu kitabı okuyun,okutturun, sevgiler, saygılar hepinize.
  • 87 syf.
    ·8/10
    Tevekkül ve rızık ilişkisini inceleyen, tasarlanan karakterlerin hepsinin fazla güzel insanlar olduğu bir kitap. Öyle ki kitap karakterlerindeki güzellik tebarüz ettirilmiş. Bu tebarüz de sanki biraz mübalağalı olmuş.

    İnsan bu kitabı okudukça sorabilir, kaldı mı gerçekten böyle insanlar, veya acaba hiç olmuş muydu, ya da böyle karakterler iç dünyalarını buradaki gibi diyaloglarla yansıtır mı? Nitekim belki de bu sebepten, karakterlerin ya da kitabın güzelliğini inkar edecek olmayışıma rağmen, içindeki ufak tefek, bazı iletişim örneklerinin pek güzel sayılamayacağını da düşündüm. Fakat kitabın özünü, amacını, yolunu yordamını anladığım kadarıyla takdir ediyorum.

    Çocukların dünyasına uygun bir dille hitap ederken, onları ciddiye alarak konuşması ve yetişkinlere de hitap eden bir şiirselliğinin olması hoştu. Küçümsenmeye razı bir cesaretle, hikayesine inanan bir güvenle, yumuşak bir dille, kalbin aklını kullanmış Cahit Zarifoğlu. Hissettirmeden içli dünyasını açarken idealize etmesi belki biraz fazla kaçsa da, vermek istediği mesajı tertemiz, yüreklerimizi kabartacak şekilde vermiş.
  • 96 syf.
    Bir çoğumuzu kitaplar zaman zaman sıkar, gerek dilinin ağırlığıyla gerekse konuların karmakarışıklığıyla.

    Kitaplar beni sıktığı zaman, kitap okuyorum, diyen bir kesimin var olduğunu biliyorum, çünkü bende o kesimdenim.

    Okuduğum kitap gerek öğretileriyle, gerekse akıcı diliyle insanı hiç sıkmadan, bir çırpınışta bitirebilir desem yeridir.

    Kitapın konusu: Janothan adında bir martının,
    "Öğrenmek ve uçmak, avlanmaktan ve yemekten daha üstün" bir şey olduğunun farkına varıp.
    Tüm tutkuyla uçmak ve öğrenmek için gününü geçiriyor, havada ne yapılır ne yapılmaz, ne kadar hızlı uçabilirim, kaç mil yüksekliğe çıkabilirim diye meraklanan, bu merakların peşinden uçan bir martının görkemli bir direnişiyle özgür olduğunun farkına varıp diğer martılardan farklı harekat eder.

    Bu farklılık nedeniyle sürüden dışlanır.
    Dışlanmanın ve yalnız kalmanın verebileceği her hangi bir olumsuzluk verebilecek bir düşünceyi bile aklından geçirmeden, tüm kararlılığıyla uçma ve yeni şeyler öğrenme arzusundan vazgeçmiyor.

    Özgürlüğün keşf-i desem yeri olur diye düşünüyorum, çünkü bir kalbe özgürlük inancı girdi mi hiç bir kuvvet o inancı yıkamaz.

    Kitabı okumaya başladığımda nedense,
    Alber Camus'un şu sözleri geldi aklıma;
    "Başkaldırıyorum o halde varım"
    Martı Jonathan Livingston gibi başkaldırmadan özgür olunmaz düşüncesiyle bence tüm insanlara bir öğretmen olmalı diye düşünüp, sözlerimi bitirmek istiyorum.

    Yazarın kalemine, düşüncesine sağlık, okurlara ve okumak isteyenlere de iyi okumalar diliyorum.
    Dilerim bir şeyler yazarak en önemlisi kendi düşüncelerimi belirterek sizlere fayda sağlamışımdır.
  • 68 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Eğer ölüyorum diye üzülseydin ölemezdim.
    Zamanımıza kadar ulaşamayan bir aşk anlatılıyor kitapta.
    Ben okurken gerçek mi acaba diye düşünmüştüm. Seni hiç tanımayan ve tanımayacak olan birisine karşı ne kadar umut besleyebilirsin bunu göstermiş. Zweig in hemen hemen her kitabında bulabileceğiniz psikoloji ve yükseliş ve çöküşler bu eser de de mevcut. Kitap her ne kadar beni asla tanımayan sen diye başlasa da ben hep bi beklenti için de olmuştum. Acaba adam son anda da olsa kadını tanıdı mı ya da hatırladı mı ?
  • 459 syf.
    ·3 günde·10/10
    Siz Şahin kuşunu bilir misiniz? Koyu boz rengi uzun kanatları, kırçıllı beyazlı tüyleri, açık sarı kısık gözleri gözlerinin içinde siyah gözbebekleri vardır. İki kanadını açıp ayaklarını ağır ağır atarak efeler gibi yürür. Göklerde süzülür, dünyayı, olan biten yükseklerden seyreder, bir yandan da avını arar. Tavşanları, kuşları gözler… Avını gözüne kestirdi mi siyah gözbebeklerinde bir ışıltı yanar. Avının her hareketini adım adım izler. En uygun zamanı kollar. Avının bir anlık dalgınlığında dalışa geçer. O vakitten itibaren gözü avı dışında hiçbir şeyi görmez. Ağaçlar, böcekler, hayvanlar, binalar, insanlar ona vız gelir. Avının peşini bırakmaz, tek hamlede keskin pençeleriyle çarpar. En keskin gözlüler bile onun avlanışını göremez. Sadece uçuşunu, dalışını ve geriye yükselişini görürsünüz.

    İnce Memed de Koca Osman’ın deyişiyle bir şahindir. Ufacık bedeniyle. Sürekli zulüm imparatorlarını izler. Gözlerinde ışıltı yanana kadar. Müsait zamanı kollar ve dalar. Sadece dalışını ve dönüşünü görürsünüz. Bin başlı zulüm ejderhasının başını tek tek kopartır keskin pençeleriyle… Koparttıkça da aynı yerden üç baş daha çıkar.

    Ah Memed ah… Ah ala gözlü şahin ah. Bu zulüm hiç bitmeyecek mi? Biter elbet biter ya… Öldürmekle bitmez. Sen sadece sanırsın ki suç zulmedendedir. Sanırsın mısın ki bu zulme boyun eğenlerin hiç suçu yoktur? Esas asıl suç onlardadır Memed’im.

    Biz köylüler düşünmeyi pek sevmeyiz. Biz aklımızı kiraya verenlerdeniz. İsteriz ki hep başımızda bir baş olsun. Bizim yerimize o düşünsün. Biz muhtarımızın, imamımızın, azıcık okumuş yazmış bellediklerimizin, bir yer edinmişlerin ağızlarının içine bakarız. Bakalım ne diyecekler diye… Ağızlarından çıkan her kelimeye de türlü manalar yükleriz. Ağzımızdan kötü bir laf çıkacak da başımıza türlü işler açılacak diye el pençe oluruz. Köyümüze geldiklerinde onları en güzel şekilde ağırlamaya, yedirip, içirmeye, gönüllerini hoş etmeye bakarız. Biz böyle alışmışız. Kendimizi doğuştan cahil sayarız. Koskoca imam, muhtar, ormancı, başçavuş varken biz ne biliriz…

    Bize pek iyi niyette yaramaz. Azıcık güler yüz gördük mü, arkalarından bunda da hiç iş yok deriz. Biz bize sertlik etmeyeni pek adamdan saymayız. Sertliği gördük mü bu da pek yaman deriz.

    Biz bir tek toprağı ekmeyi biliriz. Hesapsız, kitapsız. Her sene aklımıza ne ürün yatarsa onu ekeriz. Yaz sıcağında tarlalarda çalışır, oraya buraya yaptığımız masrafları üzerine pek koymadan tek seferde alınca da mahsul parasını aldık deriz. Mahsul parasına yaptığımız borçları da kapatınca bize bir tek o yılki karın tokluğumuz kalır. Eh buna da şükür karnımız doydu ya…

    Biz dünyayı para kazanmak için yaşamayız. Dünyaya geldiğimiz için yaşarız. Tarlamızı her yıl ekmemiz gerektiği için ekeriz. Evlenme yaşımız gelince evlenmemiz gerektiği için evleniriz. Yaşlanınca ocağımız tütsün, başımızda bize bakacak birisi olsun diye çocuk yaparız. Birisi çıkar da bunların aksini derse, aramızdan biriyse hiç takmayız, “Yüzyıllık köye yeni adet” “Biz dedemizden böyle gördük” der, arkasından bir de güleriz. Okumuş yazmış birisiyse “Seçimlere girecek herhalde” deriz. Bekleriz ki biri bize öncülük etsin o göstersin biz yapalım.

    Bir de savaş zamanı cenk etmeyi biliriz. Hep medet umduklarımız türlü yerlerdeyken biz çıkar savaşırız. Topraklarımızı elin gavuruna bırakacak halimiz yok ya. Bir canımız var onu da toprağımız uğruna veririz.

    Biz böyleyiz işte Memed’im. Bizim adetimiz böyle. Sen istediğin kadar bizi koru, toprak sahibi et, bize zulmedenleri öldür. Sen gidince biz yine kendimize bir baş buluruz. Yine akıllarımızı birisine kiraya veririz. Yine tarlamızı eker mahsulünü başkasının ambarına koyarız. Senin de arkandan atar tutarız. Bizdeki bu cahillik gitmedikçe bize zulüm haktır.

    Savaş gelince köy köydür
    Seçim olunca köy köydür
    Ondan gayrı hiçbirşeydir
    Eyvah köyüm yiğit köyüm

    Aşık Mahsuni Şerif’e en derin saygılarımla…

    https://www.youtube.com/watch?v=YOgIF1vtesM

    Herkese keyifli okumalar dilerim.