• Selamünaleyküm Arkadaşlar,
    Bitirmiş olduğum bu eserin konuşulacak ve tartışılacak bir çok yönü var. Kötü anlamda değil ama yoruma açık olduğunu düşünüyorum. Önceliği yazarımıza vermek istiyorum; Ömer Rıza Doğrul. M. Akif Ersoy'un damadı olur. Böyle bir şahsiyetin damadı da onun gibi olur düşüncesiyle daha bir saygıyla okudum romanı. Daha sonra yaptığım araştırmalarda pek iyi şeyler söylenmedi hakkında ama ben yazarların hayatlarıyla ilgilenmiyorum ayrıca eserini de gayet başarılı buldum. Baya çaba sarf edilmiş, çok emek var bu eserin hazırlanmasında. Çünkü bir efsane gibi, kulaktan kulağa anlatılan bir şahsiyeti anlatmak, hiç kolay bir şey değil ki tanıtmak için, birçok eser ve kaynaktan yararlandı.
    Esere değinecek olursak uzun bir kaynakçası var. Hatta yabancı bir yazarın yazdığı kitabı bile es geçmeden pek çok eserden yararlandı. Hz. Rabia’nın doğum tarihi, ailesi, hayatı, yaşayışı kısacası kim olduğuna, neler söylediğine dair yazdığı her şeyde “Falan bunu dedi, filan ise şöyle söyledi. Hangisinin doğru olduğunu bilemeyiz ama onun görüşü daha uygundur.” diyerek yorumladı. Anlatışı yalın, ayet, hadis ve rivayetlerle desteklenmiş. Onun çağındaki birçok alim ve arkadaşlarının anlattıkları; eserlerinde yer verdikleriyle desteklenen bir eserdir.
    Eseri ben üçe böldüm; Birinci kısım Hz. Rabia’nın hayatını oluşturuyor. İkinci kısımda ise tasavvuf yoluna nasıl varılır sualine cevap verir niteliğinde. Üçüncü kısımda velayet yıldızlarına yer verilmiştir.
    (Spoiler vereyim azcık)
    Hz. Rabia’nın gençliğinde köle olduğu ve yaşadığı bir hadiseden dolayı tövbe edip, köleliğinin ardında kalan zamanını ibadetle geçirdiğinden bahsediyor. Yine bir ibadet sırasında gördüklerinden ürken sahibi onu azad ediyor. Rabia hürlüğe kavuşunca geçinmek için çalışmaya başlıyor. Burada çok ilginç bir bilgi ediniyoruz geçim için sanata başvuruyor. Ney üfleme ve daha başka birçok şeyle ilgilenmiş. Burdan anlaşılıyor ki Hz. Rabia’nın şairane yönünü gençliğinde kazanıyor. Tabi dünyaya fazla yöneldiğinden ibadetlerini aksatıyor ve yine bir uyarı ile kendine geliyor ve dünyayı tamamen terk ediyor. İbadetlerine daha ağırlık veriyor özellikle gece ibadetine. Tövbesine bile tövbe ediyor, bütün ömrünü tövbe etmekle geçiriyor. Ve Allah aşkı öyle büyüyor ki kalbinde Hiçbir mahlukata sevgi ve nefret duyamıyor.
    Ahh, en çok onu istemeye gelenlere verdiği cevaplar hoşuma gitti. Çok sert ve utandırıcı cevaplar verdi. :)) Ve hiç evlenmemiştir.
    Birde cennet ve cehennem hakkındaki düşüncesini beğendim.#32242809
    Beğenmediğim tek şey Hz. Rabia’nın Kabe’yi bir puta benzetmesi. Bu düşüncesi hoşuma gitmedi açıkçası. Belki düşüncesi doğrudur da ben o derinliğe varamamışımdır.
    Hz. Rabia kendini kısa sürede öyle bir geliştiriyor ki bazı alimlerin yıllarca yaptığı araştırmalara o hiç bir araştırma yapmadan konuya hakim olabiliyor. Verdiği cevaplar onları bile şaşırtıyor. Bende Hz. Rabia hakkında pek bir şey bilmiyordum. Kitabı okurken “acaba onun gibi kadın alimler var mı? Alimler hep erkekler mi?” diye düşündüm. Sanki yazar yıllar sonra onun yazdığı bu eseri okuyup böyle bir sorunun kafamda oluşacağını hissetmiş olacak ki kitabın son kısmını kadın alimlere ayırmış ne de iyi yapmış. Bu bölüme Velayet Yıldızları başlığını vermiş. Ne ince bir düşünce (^.^) Evet kısaca bu şahsiyetlere de değinmek istiyorum;
    >Ümmü Harama; Kıbrıs’ı ilk fetheden mücahitler arasında idi.
    >Râyia bint-i İsmail; Namazıyla, niyazıyla meşhurdu.(Hz. Rabiayla çok karıştırdılar aradaki fark bu evlidir, Hz. Rabia hiç evlenmemiştir.)
    >Muâze;Ümmü Sabha ünvanıyla meşhurdu.
    >Şu’vâne; Güzel sesli idi. Bazı eserleri okur ve ağlardı. Ağlamaktan kör olacak hale gelirdi.
    >Hz. Nefise; Gündüzleri oruç tutarak, geceleri ibadet ederek geçirirdi.
    >Şuhde; Farünnisa diye tanınırdı. Katipti. Yazısı çok güzeldi.
    >Zeyneb;Çok geniş bilgili bir hanımdı.
    >Mümtaz Melek; Hindistan İmparatoru Şah Cihan’ın hanımıdır.
    >Cihânârâ;Hindistan İmparatoru Şah Cihan’ın kızıdır.
    >Dâraşkûh; Cihanara’nın kardeşidir.
    >Aişe bint-i Abdullah; Kemale ermiş, bütün servetini fakirlere dağıtmış.
    >Sıtkı Kadın; Türk şairleri arasındadır.
    Bu ve daha sayamadığımız pek çok alim(alime) var, hatta varlığından haberdar olmadıklarımız. (Allah onlardan razı olsun.)
    Yazarımıza çok teşekkür ederim şahane bir eser hazırlamış. Hz. Rabia hakkında pek bilgim yoktu ama şimdi örnek aldığım şahsiyetler arasında. Bu arada Hz. Rabia’nın Hasan Basri’yi bir araya getirme çabalarını anlayamadım gitti. Çok farklı zamanlardalarmış. Birbirine aşık olmayı bırak denk bile gelmemişler. (İlla bir şeyi abartacaklar)
    Romanı beğenerek ve severek okudum. Kesinlikle tavsiye ederim. Roman hakkında daha konuşacak çok şey var ama fazla uzun olur en iyisi burada bitirelim.
    Allah’a Emanet Olun Canlar…

    “Cennetten önce Cemâlullah gelir.”
  • Birer muamma olarak doğarız: Kimin kaç gün yaşayacağı, nasıl bir ömür süreceği, ne uğruna tükeneceği hiçbir kulun malumu değildir. İnsanoğluna muammalık sıfatı yakıştırırken şunu gözden kaçırmazsak isabet kaydedebiliriz: Her kime muamma demişsek o, muammalı saydığımız yanım ancak bedeninde can taşıdığı sürece muhafaza edebilecektir. Can taşımak imkân taşımak demektir. İmkân ise istidattan ibaret değildir. İnsanların imkânı dediğimiz şey, o güne kadar ne idiyseler olduklarının ötesine gidebilme, üstüne çıkabilme gücüdür. İnsana sır katan şeyin canlılık olduğunu; ama bu canlılığın bitkilerde ve hayvanlarda rastlanılan canlılıktan farklı olduğunu hatırdan çıkarmayalım. İnsan hayatı kendini tekrar edip duran bir “devr-i dâim” manzarası arz etmediği takdirde sahiden insan hayatı olur. Evet, alnımıza ne yazıldıysa onu yaşarız ve fakat uhdemizdeki insanlık, robot, kukla, köpek değil de insan olmuşluk, alnımıza kendimizi tekrar etmeyeceğimizin yazıldığına karinedir. Tarih tekerrür etmeyecektir.

    Sırrımız canlı olmamızın neyin canlanmasına hizmet edeceğinde saklı. “Kendini bil!” denildiyse boşuna söylenmemiş. Beşer kıyafetinde yaratılan ve dünyadaki ömrünü tüketen herkes kendini bilme durumuna kavuşmaz, Kavuşma gücünü gösterenler de bu rütbeyi çal kap elde edemez. Kendini bilme süreci (tasavvufta görüldüğü şekliyle bile olsa) bir disiplin haline de getirilemez. Bilim, felsefe, sanat alanlarındaki bilgilerle kendimizi bilmedeki noksanımızı gideremeyiz. İnsan

    gerçeğinin esasına erenler bununla kendini bilme çabasının üstesinden gelmiş sayılmazlar. Çünkü “kendilik bilgisi” her kim ona kavuşmuşsa, yalnızca kendini kapsar. Demek ki kendilik bilgisi biriciklik bilgisidir. Aradığımız bilgi, bilgi olma özelliğini kamuya sunulur sunulmaz kaybeder. Geçen bunca zaman insan ömrünün biricikliğine halel getirememiştir. Sahiciliğimiz biricikliğimizdedir. Kısa veya uzun, ne kadar ve nasıl yaşamış olursak olalım biz insanlar bizi biricikliğe götüren iki yoldan birinde yürürüz; ama iki yolda birden yürüyemeyiz. Ya şimdiye kadar geçirdiğimiz yılın hakkını vermiş yahut yıllarımızı heba etmişizdir. Ömrümüzün her aşaması bilgisizliğimizi geride bırakmamızı vesile olduğu nispette değer taşır.

    Acaba bilgisizlikten kurtulmak ve bu değeri kazanmak için kütüphanelere mi kapansak? Yoksa maceradan maceraya atılıp bilinecek şeyi tecrübeden, hayat bilgisinden mi çıkarsak? Boşuna gayret... Ne kadar değerli olduğumuzun ölçüsünü tanık olduğumuz bu dünyada bulamayacağız. Neyin yaşamaya değdiğini, neyi yaşamakla hayatımızı değersizleştireceğimizi önceden bilemeyiz. Alnımızda yazılanı okumanıza yarayacak bir marifetimiz yok. Biz insanlar canımızın neyi canlı tuttuğu bilgisinden yoksun bırakılmakla kalmamışız; yaşarken hangi eylemler için yeterli olduğumuzun bilgisi de bizden saklanmıştır. Kim olursak olalım sadece bir tek alanda tercih yapmayı güç yetirebiliriz. Kaderimize razı olmak veya kaderimize itiraz etmek. Birinci şıkkı seçip takdire rıza göstermişsek ne için yaşadığımızı da keşfetmişiz demektir. Kaderinize itiraz ettiğiniz zaman yaratıldığınızı da inkâr etmiş olursunuz. Umumi kanaat baskısı bizi yanıltmasın, bilelim ki, kaderine dâhil olmayı benimseyenler şartlara teslim olmayanlardır. Beklentisini önünde elverişli şartların doğup doğmadığını bağladığı için kaderine itiraz edenlerin ömrü ise fırsat kollamakla geçer.



    Yaşıyorsak doğuştan getirdiğimiz muamma bizimledir. Yaşadığı sürece her insandan gerek amelî ve gerekse itikadi veçhesiyle her edim, her değişim beklenebilir. Ne zaman ki ölürüz ve bu dünyada hiçbir eylemde bulunamaz duruma düşeriz, ne zaman ki değişim sürecimizin sonuna gelmişizdir, o zaman hayatta kalan bazıları geçen ömrümüzün çapına dair fikirler yürütmeye başlar. Amelimiz ve itikadımız konularında yorumlar yapılır. Meraklı kimseler bizim can vermemiz üzerinden belli bir zaman geçince hayatımızı bilmece haline getirirler. Bunun “biyografi yazarlığı” gibi bir meslek doğurduğu bilinir. Bu çeşitten bir meslek edinmiş olmasa bile birçok kimse, hayat hikâyesi meraka değer kişilerin can verişini takip eden yıllarda onların doğumlarıyla ölümleri arasında geçen müddetten bilmeceler terkip ve tertip eder.

    Sona eren hayatlar sadece birer bilmecedir; ölüm onların muammalık vasfını yok etmiştir. Bu anlamda tarih de bir bilmecedir ve bir muamma değildir. Yaşarlık niteliğinden arındırılmış insanların, kendileriyle asla el sıkışamayacağımız, cevap vermek suretiyle artık bize nüfuz edemeyecek kişilerin zihnimizde uyandırdığı yankılar, eğri veya doğru biyografiler haline gelir, tarih olur. Gözlemlerimiz, tanıklarımız, delillerimiz ve ele geçirebildiğimiz bütün veriler sona ermiş hayatların ortalama anlayışlar düzeyinde açıklanması, aklîleştirilmesidir. Bunlara ne kadar parlak bir üslüpla dile getirilmiş olurlarsa olsunlar, mantık örgüleri ne kadar incelikli ve ustaca olursa olsun “ortalama anlayış” diyorum, zira anlatan ve anlayan herhangi bir ortalamada birleşemezlerse iletişim gerçekleşemeyecektir. Demek ki kimlerden olursa olsun insanlardan birinin “kaybedilmiş” hayatı diğerleri katında gerçekte olduğundan çok daha sıradanlaştırılmış, muammasız kılınmış birer malzeme haline dönüşmek zorundadır. Sona ermiş hayatlar üzerine
    konuşup yazanlar keşfettiklerine inandıkları gerçekleri dile getirirler. Onların kabul edilmeye indirgenmiş bir mantık örgüsünün ötesinde, önceden sınanmış bir mantık çatkısının üstünde bir şeyi dile getirdikleri söylenebilir mi? Hayır. Sona eren hayatlar gözlemcilerin, delil toplayanların gözlemden yoksun kalanlara takdim ettiği bilmecelerdir. Hakkında konuşulan insanlardan hiçbiri içine konulduğu tabutun kapağını aralayıp “Ben sağken şu yoldan giderdim!” diyemeyecektir.

    Yaşadığı müddetçe insan muammadır. Kabul edilmesinde hiç zorluk çekmeyeceğimiz gerçek şu ki bir insanın yaşayan insan nitelemesine uğraması onun nefes alıp vermesi, canlı varlıklara özgü işlevleri yerine getirmesi sebebiyle değildir. Her kim ki bizzat kendi hayatıma mânâsını değişime uğratmaya müsait veriler üretmekten geri durmaz; işte biz ona yaşayan insan deriz. Bu “yaşayan insan”, hayatı hakkında söylenebilecek son sözü kendi türünden bir gözlemciye bırakmadığından dolayı bilmece değildir. Yaşayan insanda bir harikulâdelik varsa, bunu o insanda gizli kalan muamma sağlar. Aman dikkat! Yaşamanın harikulâdeliği ile yaradılışın harikulâdeliğini birbirine karıştırmayalım. Bunlardan biri diğerinin yerine ikame edilemez. Yaşamanın harikulâdeliği Adem soyuna mahsustur. Adem aleyhisselâm bir halife olarak yaratılmıştır. Bu gerçek sebebiyle “İnsan Allah’ın halifesidir.” yorumu yapılabileceğini zannedenler, bununla kendi kaderine itiraz edenlerle yol arkadaşlığı yapabileceklerini beyan etmiş olurlar. İnsanın halifeliği onun bir mirası üzerine alma kabiliyeti taşımasına dayanır. Neyin vârisi olduğu hakkındaki bilinç insanı insan yapar. İnsan olmayan yaratıklar alelâdelikle de, harikulâdelikle de donanmış olabilir. Onların ne alelâdeliği, ne de harikulâdeliği Adem soyundan gelenlerin alelâdeliğini veya harikulâdeliğini açıklamaya giden yol üzerindedir. Çünkü insanın sürdürdüğü hayatla insan olmayanın mevcudiyeti arasında derece farkı değil, mahiyet farkı vardır.
  • Biz insanlar evrenin belli gerçeklerini ölçecek becerilere sahip değiliz. Yani, olaylar her ne kadar rastgele görünse de tamamen fiziksel gerçeklerle koşullandırılmışlardır ve belirlenirler. Böyle düşünenlerin akımına Determinizm denir. Deterministler hiçbir şeyin belirsiz olmadığına inanırlar; her şey önceki bir sebebin sonucu olarak ortaya çıkar, ama biz bu sebebin ne olduğunu bilemeyiz."
  • "Her şey belirlenmiş midir? Yanıt evettir. Fakat pekâlâ olmayabilir de, çünkü neyin belirlenmiş olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz."
  • 1800 lerin son çeyreğinde, tarih sayfasına hazin bir öykünün sözcükleri düşer. Yazılanlar gerçekle örülü, dünü ve yarınıyla iniltilidir. İki imparatorluğun derin bağları bir öyküyle düğümlenir.
    1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek.
    Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır. Önünde ertuğrul, hurda harap bir gemi.
    Kapı vuruluyor.
    -Girin.
    Gelen kaptan ali bey.
    -Nazırım beni emrettiniz.
    -Ali bey evladım, sarayımızın armağanlarını japonyaya sen, ertuğrulla götüreceksin.
    Hemen itiraz edicek tabi kaptan ali bey.
    -Lakin nazırım, biliyorsunuz ki ertuğrul gözünüzün önünde 11 yıl dubaya bağlı hurda bir gemi.
    -Yeter evladım yeter!
    Hasan hüsnü paşa çok kızgın.
    -Yeter! Herkes bunu konuşuyor tokatlının kahvesinde ben bilmiyormuyum gözümün önünde duruyor. Gel buraya.
    Hasan hüsnü paşa ali beyi harita masasına çağırıyor. Parmağını bir yere koyuyor.
    -Neresi burası?
    -İstanbul nazırım.
    Hasan hüsnü paşa parmağını haritanın taa dibine koyuyor.
    -Burası neresi?
    -Japonya.
    -Nasıl mesafe?
    -Çok uzun, git git bitmez nazırım.
    -Bak evladım.
    Diyor hasan hüsnü paşa kaptan ali beye.
    -Sana bir miktar kömür verebilirim. Bir miktar kömürün olacak. Bu kömürü ertuğrul yol esnasında uğradığı limanlara girerken ya da çıkarken kazanı yakmak için kullan. Ki duman tütsün düdük ötsün denizciliğimizin şanını yap. Ama açık deniz de ali bey evladım kazanı söndür yelken açarak git.
    Ali bey şaşkın
    -Efendim bunca yolu yelken açarak mı gideceğiz.
    -Evet evladım. Çünkü bizim bunca yolun kömürünü alacak paramız yok.
    Ali bey anlıyor ki ertuğruldan başka hiçbir gemi japonyaya gidemez. Çünkü diğer bütün gemiler sadece buhar gücüyle hareket edebiliyor. Donanmanın elinde hem yelken donanımı hemde küçük de olsa bir buhar kazanı olan tek gemi tek fırkateyn ertuğrul. Başka bir gemi gidemez. Kömür alacak para yok.
    -Evladım istiyorsan yerine başka birini görevlendireyim.
    -Hayır nazırım görevi kabul ediyorum.
    Ve kaptan ali bey o gün hasan hüsnü paşanın odasından çıkarken nazır sesleniyor.
    -Ali bey evladım.
    -Emredin nazırım
    -Ali bey evladım bir de lütfen sakal bırak
    -Neden.
    -Evladım usta denizci sakallı olur. İmaj.
    Ali bey çok usta bir denizcidir. Haliç tersanesine gidiyor, haliç tersanesinde gemi yapımında uğraşan o işçilere, o emekçilere diyor ki:
    -Biliyorsunuz çok zor bir görev beni bekliyor. Ertuğrul hurda bir gemi yolda bakıma ihtiyacı var yani geminin içine binevi tersane kurmam gerekiyor. Aranızdan gönüllü istiyorum. Gönüllü olacak olan var mı.
    Bütün tersane gönüllü oluyor. Aralarından bir miktar işçiyi seçiyor ertuğrulun ambarına yerleştiriyor. Kömürle dolduramadığı ambarları, gemi yapımında kullanılan kerestelerle tahtalarla malzemelerle dolduruyor. Ve diyor ki kaptan ali bey:
    -Yukarıda rüzgar, aşağıda emek. Ertuğrul böyle yüzecek…
    Ertuğrul fırkateyni temmuz 1889 da kafile başkanı albay Osman bey, kaptan Ali bey ve 600’ü aşkın subay ve erle istanbul’dan yola çıkmak için hazırdır.
    Ve ertuğrul fırkateyni bandonun sahile dizildiği, bütün istanbulluların kıyı boyunca toplandığı bir gün, şiirlerle şarkılarla yolculanıyor. Önce kuzey yoluna doğru gidiyor, rumeli hisarına doğru istanbulu selamlıyor. Ordan geri dönüyor, ve kerteriz alarak marmaraya ordan çanakkale, ege, japonyaya doğru yola çıkıyor.
    Ertuğrul fırkateyni yolculuk boyunca binbir zorluklarla karşılaşıyor. Gemiyi fareler basıyor, yüzlerce fare. Baş edemiyorlar, bir limanda karşılaştıkları çinli denizciler onlara akıl veriyorlar diyorlar ki:
    -Ya farelerle baş etmenin bir tek yolu vardır.
    -Nedir?
    -Bu farelerden on tanesini bir kenara koyun yiyecek vermeyin belli bir zaman sonra fareler birbirlerini yemeye başlayacaklardır. Katil fareler üreyecek. Kalan 2-3 tanesini alın onları gemiye salın farelerin hakkından ancak, katil fareler gelir.
    Ve bunu uyguluyorlar.
    Ertuğrul fırkateyni 1863 yılında kasımpaşa tersanesinde inşaa edilir. Makine ve kazanları, ingiltere de monte edilir. Aldığı kömürle 10 mil süratle 9 saat gidebilir. Tabi yakacak kömür bulursa.
    Sonunda japonyaya varıyor osmanlı heyeti. Ama o yıllarda bir geminin 3-3.5 ay da alması gereken yolu ertuğrul neredeyse 11 ayda tamamlıyor. Japonlar bakıyorlar ki ufuktan bir şey geliyor ama bu nedir. Yelkenin de yamanmadık bir yer kalmamış, güvertesinde tahta çakılmamış bir yer yok. Bizimkiler çıkıyor limana, japonlar diyorlar ki:
    -Tarih boyunca nuhun gemisi diye bir geminin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz, ama siz türkler büyük denizci milletsiniz.
    Bizim tabi hemen göğsümüz kabarıyor.
    -Bu gemiyle buraya kadar gelmeniz mucize.
    Ama diyor japonlar mucizede bir kez olur, nasıl geri döneceksiniz?
    Osmanlı heyeti tokyoya geçiyor. Meiji’ye sarayın armağanlarını sunuyorlar. Ve sonra bizi kara bir düşünce alıyor. İyi de nasıl geri döneceğiz? Kaptan ali bey çaresizlik içerisin de geri dönüş yolu hazırlıklarına başlıyor. Japonlar çıkıyor karşısına diyorlar ki kaptan ali beye:
    -Bakın bu gemiyle gidemezsiniz, bu gemi artık hurda harap bir gemi size yeni bir gemi satalım.
    Ali bey diyor ki:
    -Ben gemimi bırakmam. Bir kaptanın gemisini bıraktığı nerede görülmüş.
    Ne gemi alması kömür alacak para yok. Japonlar anlıyor karşısında çok onurlu bir millet var tıpkı kendileri gibi.
    İstanbuldan yokohamaya giden kafile, japonya imparatoru meijiye padişahın nişan, ve diğer hediyelerini sunar. Uğruna binlerce milin katedildiği görev layıkıyla yerine getirilir.
    Peki diyor japonlar ertuğrulla dönün ama iki ay bekleyin. Neden? Fırtına zamanı bu iki ay içerisinde arka arkaya 26 tane tayfun gelir. Gelirken şanslıydınız onlara rastlamadınız, ama bu 2 ay da biz balık tutmak için bir kayığı bile bırakmayız. 2 ay bekleyin, sonra gidin.
    Bu çok kötü bir haber kaptan ali bey topluyor bütün arkadaşlarını diyor ki:
    -Yiğitlerim japonlar diyor ki 2 ay bekleyin fırtına zamanı, elimiz de bir miktar para var bu parayla istanbula geri dönerken uğradığımız limanlardan yiyecek, su, erzak alacağız ama para istanbula belki zar zor ucu ucuna yetecek. 2 ay japonya da beklememiz demek, yol da deniz de 2 ay aç kalmamız demek. Bir akıl verin ne yapalım.
    Biri söz alıyor.
    -Kaptanım benim bir fikrim var.
    -Buyur evladım.
    -Japonlardan 2 aylık borç para alalım, burada bekleyelim.
    Ali bey şunu söylüyor:
    -Bak yiğidim, senin bu söylediğin bizi okyanusda bekleyen tehlikeden daha büyük bir tehlikedir. Ben bunca yolu dilenmek için gelmedim. Bu millet hiçbir zaman el kapılarında dilenci olarak anılmayacak. Buna izin vermem. İşte gecenin karanlığı, beni neyin beklediğini biliyorum. İnen insin herkese haber verin sabah yola çıkıyorum ama inmek isteyen varsa insin, kimseye kırgın dargın değilim. Kalanlarla ben yola koyulacağım.
    Sabah güneş doğmadan kaptan ali bey köşküne geliyor.
    -Kaç eksiğimiz var?
    -Hiç eksiğimiz yok kaptanım.
    Bir denizci bile ertuğrulu terk etmiyor. Herkes görev yerinde japonlar gitmeyin kalın diyorlar gidemezsiniz fırtına var. Hayır diyor ali bey biz sevdiklerimizi çok özledik.
    İşte japonlar bu nedenle ertuğrulu unutmazlar. Unutamazlar.
    Ertuğrul fırkateyni mürettabatı ailelerini geride bırakarak yolculuğa çıkmıştır. Dönüş yolculuğu onlar için herşeye rağmen umut vericidir.
    Vira bismillah istanbul.
    Denizciliğimizin gereği geminin imamı bir muşambaya sardığı kuranı en üst direğe çekiyor. Sabahın karanlığı, kıyıda japonlar, denizcilerimizin sesleri, o halatların yelkenlerin çıkardığı sesler. Ertuğrul kıyıdan açılıyor. Açılırken kapkara bir su çıkıyor ortaya karanlık büyüyor büyüyor büyüyor ve ertuğrul kayboluyor. Japonlar öylece bakakalıyor.
    Geri dönüş yolculuğunun 5. Günü, 16 eylül 1890 ertuğrul kendini büyük bir fırtınanın içinde buluyor dalga boyları 10-15 metre neredeyse. Ertuğrul iç denizler için yapılan bir fırkateyn, okyanus dalgalarını nerden bilsin. Ertuğrulun ambarında işçiler emekçiler tahta yetiştiremiyor. Ertuğrul su almaya başlamış ama emekçiler yinede mücadele ediyorlar okyanusla fırtınayla. Bir bakıyorlar ambarlarına inen merdivende kaptan ali bey büyük üniformasını giymiş. Kaptanlar büyük üniformalarını bir nedenle giyerler. Gemileri bir limana girerken ya da çıkarken tören için giyerler. Ama fırtınanın ortasın da eğer kaptan büyük üniformasını giymişse, bunun anlamı şudur, son liman.
    Kaptan ali beyi merdivenlerde gören işçiler öylece ona bakakalıyor. Birinin elinden çiviler yere düşüyor. Biri elindeki tahtayı masaya koyuyor. Son liman.
    Ama diyor işçilerden biri
    -Kaptanım ali bey biraz daha dayanırız.
    Ali bey şu konuşmayı yapıyor.
    -Yiğitlerim, aslanlarım, yukarı da direğimiz kırıldı. (3 direklidir fırkateynler bu 3 direk de aşağıda omurgaya bağlı, biri kırıldı mı gönyesi şaştı demektir o geminin. Yani direği kırılan bir fırkateyni hiçbir güç fırtına da su üstünde tutamaz.) sizler elinizden geleni yaptınız. Artık başınızın çaresine bakın. Sizinle olmak büyük bir onurdu.
    Ali bey tam merdivenlerden çıkacakken işçilerden birisi diyor ki:
    -Kaptanım ali bey, asıl sizinle birlikte olmak bir onur ama desenize biz bunca zaman ellerimizle tabutumuzu çakmışız.
    -Evet. Diyor ali bey. Evet yiğidim bu bir tabut ama her tahtası her çivisi senin olan bir tabut. İçinde rahat uyu.
    O sıra da güverteden bir ses.
    -Kaptanım! Kaptanım! Ali bey koşun!
    Merdivenleri çıkıyor ali bey uçarcasına.
    -Ne oldu yiğidim?
    -Kaptanım bakın bakın!
    Bir dalga alçalıyor, önlerinde bir deniz feneri, bir ışık.
    Deniz feneri demek, arkası bir kurtuluş süt liman bir deniz demek bir sığınak demek. Tam önlerinde. Hemen harita masasına gidiyor ali bey bakıyor.
    -Burası oşima adası. O kaşinozaki feneri olmalı.
    Ama direk kırıldı dağılıyor ertuğrul, yalvarıyorlar ali beye bir şey yapın, ne olursunuz bir şey yapın, kurtuluş bu kadar yakınken bitmesin herşey lütfen.
    Bir dakika diyor ali bey bir dakika.
    -Faryap! Faryap!
    Yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Hatta japonyadan istanbulda kendilerini bekleyen anneleri, eşleri ya da kız çocukları için kadınlar için özene bözene aldıkları japon ipekli kumaşlarını bile elden ele kazana atıyorlar. Çünkü biliyorlar ki istanbula götürecekleri en güzel armağan kendileri. Son bir buhar gücü lazım bize son bir buhar gücüyle şu feneri döndük mü kurtulduk. Gidemedik zaten batıyoruz.
    Ertuğrul büyük bir buhar gücüyle yaralı bir hayvan gibi inliyor. Ve yaydan fırlayan bir ok gibi hızla dalgaların üzerinden ileriye atılıyor son sürat deniz fenerine doğru gidiyoruz. Kurtulduk diye sevinirken, öndeki dalga alçalıyor bakıyorlar ki her yer kayalık. Yanlış yöne gidiyorlar, ve faryap yapmış bir gemiyi fırtına da durdurmanın olanağı yoktur.
    Japonların kaygıları sebepsiz değildir. Alışık oldukları denizin nelere sebep olabileceğini tahmin ederler ama japonyadaki osmanlının sıkıntılarına çare olamazlar.
    O gece kaşinozaki fenerinin kapısı saatlerce çalınır. Fırtınadan dolayı içerdeki japon fener bekçileri kapının sesini zor duyuyorlar. Açıyorlar kapıyı, yaralı, ıslak bir grup kazazede tamam ama bir gemi battı kim bunlar. Bizimkileri içeri alıyorlar, dil sorunu var japon fener bekçileri o renkli bayrakları getiriyorlar. Hani denizciliğin bir dilidir ya o bayraklar, bayraklarla anlaşır tümce kurarlar ya. Bizimkiler dünyanın bir ucunda en uzaktaki deniz fenerinin tabanına renkli bayraklarla tümceler kuruyorlar diyorlar ki: ‘’İlerde bir türk gemisi battı, yardım edin.’’ Yapacak hiçbir şey yok. Fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. 69 denizcimiz fenere ulaşmayı başarıyor. 500’ü aşkın denizcimiz hala kayıp.
    Fırtınalı gecede batan ertuğrul fırkateyni amiral osman bey ve kaptan eli beyin de içinde olduğu çoğu subay ve ere mezar olur. Temsili mezarları ise kushimato halkı tarafından kayalıkların yakınına yapılır.
    69 denizcimiz tabi soğuk titriyor üşüyorlar deniz fenerinde. Köy halkı çok yoksul onları ısıtmak istiyorlar ama ateşleri bile yok. Ve japonlar soyunuyor, bizim bir denizcimizi 4-5 japon kucaklıyor. Kendi bedenlerinin ısısıyla bizim denizcilerimizi ısıtmaya çalışıyorlar.
    Bu kaşinozaki fenerinin bulunduğu ada çok küçük bir ada. Karaya şöyle yakın bir mesafe de ve japon halkı oranın köylü halkı şuna inanıyor. Yüzyıllar yüzyıllar önce bir rahip bu küçük adayı karaya bağlamak için bir köprü yapmak istiyor. Fakat orada bir deniz ejderhası bir canavar yaşıyor. Rahip canavar ile pazarlığa oturuyor diyor ki:
    -Ya izin ver şu köylüler adaya rahat gidip gelsinler bir köprü yapayım.
    -Peki diyor ejderha fakat güneş battığında başlayacaksın köprüyü yapmaya sabah ilk horoz öttüğünde bırakacaksın köprüyü tamamladın tamam, ama horoz öttüğünde tamamlayamazsan yarım kalacak.
    Ejderhayla bu anlaşmayı kabul ediyor. Ve güneş batar batmaz, kıyı ile ada arasına köprü yapmak için kayalıkları sırtına alıp taşıyor denize. Köprü uzuyor, uzuyor, uzuyor, ejderha da bir yerden onu gözlüyor, bakıyor ki horozlar ötmeden köprüyü tamamlayacak bu iş ejderhanın canını sıkıyor, ve ejderha horoz sesi çıkarıyor horoz gibi ötüyor. Rahip zamanının dolduğunu sanıp kayalıkları bırakıyor. Ejderha onu kandırıyor ve köprü yarım kalıyor. İşte o kaşinozaki fenerinin olduğu o küçük adayla kıyı arasına göz attığımızda ejderha sırtı şeklinde kayalıklar görürüz kıyıdan denize doğru adaya doğru uzanan kayalıklar görürüz ama yarı da bitiyor. Adayla kıyı arasının yarısı bu kayalıklar, girişi o geriye kalan açık kısımdan ama ertuğrul burayı geçiyor feneri dolanıp arka yoldan girmeye çalışıyor. Oysa ordan giriş yok giriş ön tarafdan ama ancak o bölgede yaşayanlar bunu bilebilir. Çünkü açık denizden baktığınız da o kayalıklar adayı kapatmış gibi gözüküyor.
    Ertuğrul fırkateyni geri dönüş yolunun henüz başındayken sulara gömülür. Fırtına, yorgun bir gemi ve bilinmedik coğrafya mürettabatın sonunu birlikte hazırlar.
    Yüzyıllar öncesinde kushimato halkının bildiği hala kulaktan kulağa anlatılan bu efsane bana göre kaptan ali beyi yanıltıyor. Bizimkiler, ali bey, ertuğruldaki denizcilerimiz, bunu nerden bilsinler. Bu nedenle asıl girişi geçip fenerin arkasından adaya giriş olduğunu düşünüyorlar. Yüzlerce yıl önce ki bu masal belki de bizimkilerin sonu oluyor.
    Yaşanan facia da ölenlerin anısına kaşinozaki fenerinin yakınına ertuğrul fırkateyni mezarlığı yapılır. Ve anıtlar dikilir. Yürekli gemiciler sevdiklerine kavuşamazlar ama, dünyanın bir ucunda izleri kalır.
    Japonlar ertuğrulun anısına bir anıt dikiyorlar. Bu yapılan çalışmalar sırasında bir kemik bulunuyor. Orada ölen bir denizcimize ait bir kemik, ve anıtın içinde kum dolu bir kutuya koyuyorlar onu bizim geleneğimize göre toprağa gömüyorlar.
    Batan bir osmanlı gemisidir. Ölenler osmanlı vatandaşıdır. Ama acı hatıra iki ülkenin zihnine birden kazınır. Ve aradan bir asır da geçse silinmez.
    Ertuğrul battı haberi istanbula gelince saray burnunda bir yığın kadın görürüz. Onlarca kadın sarayburnun da marmara denizine bakıyorlar. Çünkü 69 kişi kurtuldu 500 kişi kayıp ya o bekleyen kadınlar ertuğrulda ki denizcilerimizin eşleri, anneleri, çocukları. Belki bir umut ne biliyorsun nerden biliyorsun belki baban bir adaya düşmüştür. Belki bir gemi onu bulur kurtarır. Yabancı bandıralı gemiler marmara denizine giriş yaptığı zaman herkes koşuyor tophane limanına belki sevdiklerini o gemi getirmiştir diye. Bakıyorlar kimse yok yeniden sarayburnuna gelip bir başka gemiyi umutla bekliyorlar. Kar, kış, soğuk, sıcak demeden bir yıl boyunca sarayburnunda yakınlarını ertuğrulda kaybeden kadınlar yabancı bandıralı gemileri bekliyorlar.
    Kazadan bir süre sonra japon hükümeti baş sağlığı dileklerinin osmanlıya iletilmesi için kongo ve hiei kruvazörlerini atar. 69 denizci ve ertuğruldan arta kalanlar istanbula gönderilir. İki ülke arasındaki bağlara bir düğüm daha atılır.
    Bekleyenlerden biri ayşe hanım kaptan ali beyin karısı. Kaptan ali beyin karısı ayşe hanımın 1894 depreminde evi yıkılıyor. Aksaray yangının da evi yanıyor. Çok yoksulluk çekiyor ayşe hanım bir kulübeye sığınıyor. Kızı nire. Ve bir de ali beyin hiç göremediği ikiz çocukları. Ayşe hanım hamileydi kaptan ali bey sefere çıktığında. İkiz çocukları dünyaya geldi ama kaptan ali bey onları hiç öpüp koklayamadı. Kızı nire, babasını hatırlıyor. Şöyle hatırlıyor diyor ki:
    -Anne, baba sözcüğü duyduğumda yüzümde hep bir yumuşaklık hissediyorum. Neden?
    Ayşe hanım şu yanıtı veriyor:
    -Evladım, baban japonya seferine çıkmadan önce sakal bırakmıştı ve her gece seni sabaha kadar öpüp kokluyordu.
    İstanbul da özlem büyük, bekleyiş derindir. Oysa beklenen japon sularına hapistir.
    Bir kulübeye sığınıyor ayşe hanım çocuklarıyla, eş, dost, yakın akraba para toplayıp getiriyorlar yardım için.
    -Ya ayşe sana bir miktar yardım getirdik.
    -Ne bunlar?
    -Bir miktar para topladık.
    -Almam!
    -Ya lütfen muhtaçsın.
    -Hayır ne muhtacı benim hazinem var.
    -Ya ne hazinesi ayşe al şunu.
    -Getireyim mi hazinemi?
    -E getir hadi.
    Ayşe hanım içeri gidiyor. Bir bohça getiriyor. Hani kadınlar ziynet eşyalarını kolyelerini, küpelerini, yüzüklerini, takılarını bohçaya sararlar ya, bir bohçayla geliyor ayşe hanım. Yardım toplayıp ona acıyıp parayla gelenler diyorlar ki:
    -Ya biz para topladık ama ayşede de altın varmış.
    Ayşe hanım itinayla bohçayı açıyor. İçinden, kocası kaptan ali beyin japonya seferi sırasında gemisi ertuğrulun uğradığı 32 limandan hiç aksatmadan gönderdiği aşk mektupları çıkıyor. Ayşe hanım diyor ki:
    -İşte benim hazinem bunlar. Alın o paralar sizin olsun.
    Ertuğrul fırkateyninden geride kalan parçalar kushimato da 1890’ın kara gecesine mühürlenmiş şekilde sergilenir. Mürettebattan yadigar kalanlar ise yaşadıkları çağa iz bırakır.
    Kaptan ali beyin kızı Nire’nin de zaman içerisin de bir oğlu dünyaya gelir. Bu çocuk büyüyecek Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel olacaktır. E Hasan Ali Yücel denilince de akla elbette oğlu Can Yücel gelir. Can Yücel neden ertuğrulu yutan dalgalar gibi öfke dolu böyle büyük devasa şiirler yazdı şimdi anlaşıldı mı. Can Yücel’in şiirlerinde ki öfke sanki ertuğrulu yutan o dalgalara gibi gelir bana ne zaman onun şiirlerini okusam.
    Ertuğrul fırkateyni faciası japon türk diplomasisini yakınlaştırır. Ama daha da önemlisi kushimato halkını o gemicilere ve onların güzel ülkesine bir daha çözülmeyecek şekilde bağlar.
    İki ülke bir kaza. Hafızalarda aynı hikaye aynı hüzün. Ertuğrul şanssız, ama efsane olmuş bir gemidir. Çürük olduğu bilinirken sefere gönderilir. Kaygılanıldığı gibi derinliklere savrulur. Ama efsanesi yine o derinliklerde zamandan uzak yaşar.
  • Gerçekliğin tek mi yoksa çoğul mu olduğunu bilemeyiz. Açıkçası bu noumenal dünya hakkında hiç ama hiçbir şey bilemeyiz; en azından onun hakkında doğrudan bilgi edinemeyiz.
  • Bildiğin,deneyimlediğin şeyleri yeniden yaşamak güvenlidir,korkulara kalkandır.Deneyimlediğini,bildiğini sürekli kılmak ise rutindir,kendi sınırlarının içinde kalmaktır,eşiği atlayamamaktır.Yaşadığını hissetiğin ve öğrendiğin anlar bilinmeyenler buluştuğun anlar olacak.Bunun için diyorum ki,yeni şeyler dene,alternatiflere bak,kabuğunun dışına çık.Sonuçlarını düşünüp uzun uzun hesaplar yapmadan,özgüvenle..Suya hiç atlamasaydın,yüzmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu,su tenine değdiğinde neler hissettiğini,denizin tuzlu tadını hiçbir zaman bilemeyecektin.
    Bilinmeyen,karşına bilinenden daha kötü sonuçları getirebilir.Ama bir o kadar da iyilerini getirebilir.Bilemeyiz.Bildiğimiz şu:her zaman yeni olanı seçtiğinde,bir şeyleri denediğinde büyüyecek gelişeceksin. Bir yol ayrımına geldiğinde,dar kapıyı,bilmediğini,daha riskli,güvencesiz görüneni seçebilirsin.Seçimin uğrunda acı çeksen bile,her defasında daha güçlenmiş daha büyümüş olacaksın,iki kere iki dört eder