• Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama biz fark edemedik. ....

    ALİ İHSAN YAVUZ. ..
  • tam olarak; " Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik "
  • Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • 250 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle bir konuda herkesle acil olarak anlaşalım. Bu soruların incelemesini 15 güne yakın bir sürede anca yazdım. Sonu nerede bu yazının, diyerek kontrol edilmeden önce, bu sitedeki en uzun inceleme bu olmuştur, diyebilirim. Kimseden bu Evren incelemesini komple okumasını beklemiyorum. Bu incelemenin 10/1 uzunluğuna sahip incelemeler bile genelde burada uzun olarak kabul ediliyor. Ama bu cidden uzun. O yüzden tek ricam, soru başlıklarını okumanız. Genelde 3 kelimeden oluşan soru cümleleri var. Eğer soru ilginizi çekerse altındaki cevabı okuyabilirsiniz.

    Bu inceleme kitabın bir özeti niteliğinde değil. Bazı sorularda verilecek bilgi sınırlı. Örneğin; Venüs bir cehennem gibidir. Yani Venüs hakkında söylenebilecekler benzerdir. Sıcaklığı, diğerlerine göre farkları vesaire. Farklı materyallerde de bilgiler bu şekildedir. Ama bu tarz sorularda bile bir kopyala-yapıştır durumu mevcut değil. Hepsi kendi cümlelerim. Astronomi, bende en fazla hayranlık uyandıran konulardan biridir. Diğer uzun cevaplı sorularda ise bazen tamamen kitapla alakasız olarak, farklı materyal ve bilgilerden gelen cevaplar verdim. Örneğin; 41. soruya verilen cevabı kitaptan çok daha geniş ele aldım. Kitapta bu sorunun sahip olduğu sayfa sayısı, benim incelemede verdiğim cevabın kaplayacağı sayfa sayısından daha azdır. Bu kitabın yetersizliğinden kaynaklı değil, kişisel tercihimdir. Olayı daha başından anlatmaya başladım diyebilirim. Kitap çok güzel bu arada. Ama 2011 çıkışlı ve astronomi çok hızlı gelişen bir dal. Bu kitap yazıldığında, Evren'de tahmini galaksi sayısı 100-125 milyar tahminleri arasındaydı. Ama sayı 2 trilyona çıktı. Ya da bu kitap yazıldığında en fazla uyduya sahip gezegen Jüpiter'di. Ama son keşiflerle beraber şu an en fazla uyduya sahip gezegen Satürn. Ben elimden geldiğince bu haberleri takip ettiğimden, değiştiğini bildiklerimi incelemeye yansıttım. Bu arada bazı soruların altında genelde aynı seriden konuyla ilgili belgesel tavsiyeleri verdim. Tek bir sorunun cevabını bile okusanız dâhi, şimdiden teşekkür ederim. İyi yolculuklar!




    1- Evren nedir?

    Geçmişte olmuş, şimdi var olan ve gelecekte olacak her şeyi kapsayan, madde ve enerji bütünüdür. 13.8 milyar yaşındadır. Bir başı, sonu, merkezi ya da kenarı yoktur. 92 milyar ışık yılı genişliğindedir ve gittikçe hızlanarak genişlemeye devam eder.

    13.8 milyar yıllık bir tarihe başlamadan önce Evren'in ilk saniyesini içeren bu belgeseli izlemekte yarar var. İlk saniye derken ölçülebilen en kısa zaman aralığı olan Planck Zamanı ile inceleniyor. Higgs Bozonu, antimadde, çoklu evren gibi konulara da değiniliyor:
    https://youtu.be/rvJXC4I9XXk


    2- Uzay nedir?

    Gökcisimlerinin atmosferlerinin ötesindeki bölge 'uzay' olarak kabul edilir. Her gezegenin atmosfer seviyesi farklılık gösterdiğinden geneli kapsayan bir sınır belirlemek imkansızdır. Gezegenimizde bulunan sınır ise Theodore von Kármán tarafından belirlenmiştir. Kármán hattı diye bilinir. Tam olarak şu noktada başlar ve biter diye belirlenen net bir sınır olmasa bile, deniz seviyesinden aşağı yukarı 100 km yüksekte bulunan hayali bir sınırdır. Bu kitapta da bahsi geçen, Carl Sagan'ın verdiği meşhur örneğe göre, arabanızı yere dik bir konuma getirip havada 100 km hızla ilerleyebilirseniz, bir saat gibi bir sürede uzaya çıkmış olursunuz. Bu kitabın yazılmasından aşağı yukarı bir yıl sonra Felix Baumgartner adındaki eski bir paraşütçü, dünyaca ünlü bir içecek firmasının sponsorluğunda ve özel bir helyum balonun içinde tam 39 km yükseğe çıkarak kendini aşağı bıraktı. Saatte 1342 km hıza ulaşarak ses hızını aştı ve bir insanın ulaşabildiği en yüksek hız rekorunu kırdı. Bu olay medyada bile "uzaydan atlayan adam" olarak servis edilse bile, atladığı yükseklik Kármán hattının yarısına bile tekabül etmediğinden, uzaydan atlayan herhangi bir insan hâlâ bulunmuyor.

    Kármán hattını, fotoğrafta görünen mavi ve siyah renkli bölgelerin karıştığı yer olarak kabul edebiliriz:
    https://i.hizliresim.com/anQBWO.jpg

    İzlememiş olanlar için Felix'in atlayışını da bırakayım buraya:
    https://youtu.be/6Wm45Vs7mcw


    3- Uzay ne kadar boştur?

    Uzayın baz aldığımız bölümüne göre değişir. Metreküp başına düşen atom sayısına göre hesaplanır. Çok az miktarda bulunduğundan dolayı kilometreküp başına göre hesaplanan toz parçacıkları da bulunur. Güneş Sistemi'miz içindeki boşluk metreküp başına 5 ila 100 milyon atom arasında değişir. Galaksiler arası ise kıyaslanamayacak şekilde daha boştur. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisi ile içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi arasında bulunan mesafede metreküp başına ancak 1 atom bulunur. Kitapta bu soru başlığı altında değinilmeyip ayrı bir soru başlığı altında anlatılan, gözlemlenemeyen ama varlıkları ve etkileri bilinen karanlık madde ve karanlık enerji konusu da var. Gözlemlenebilen maddeler evrenin ancak %4-5'ini kapsar. Gözlemlenemeyen karanlık maddenin oranının ise %20 civarı olduğu düşünülüyor. Geriye kalan evren ise karanlık enerjiden oluşuyor. Yani aslında bir yokluk ve boşluk var denilemez. Ama bu soru başlığında baz alınan uzay boşluğu tamamen gözlemlenebilen maddeler üzerindendir.


    4- Bulutsu nedir?

    Evrende bulunan gazlar ve tozlar belli bir düzen olmaksızın evrene dağılmıştır. Ama bazen belli bir noktada toplanmaya başlarlar. Belli bir nokta dediysem genellikle bu nokta birkaç ışık yılı genişliğinde oluyor. Evrenin genişliğini baz aldığımızda küçük bir alanı kaplasa bile insanlık açısından korkunç bir mesafe. Yayıldığı alanı katedebilmek için saniyede (saatte demiyorum dikkat ederseniz) 300.000 km hızla (yani ışık hızıyla) giden bir araçta birkaç yıl gidilmesi gerek. İşte bu çeşitli yerler ve şekillerde toplanan gaz ve toz bulutlarına bulutsu ya da daha sık görebileceğiniz Latince adıyla Nebula deniyor. Bu gazların %70'ini hidrojen, %28'ini helyum ve %2'sini diğer elementler oluşturur. Adeta görsel bir şölen sunan nebulalar, yıldızların ölümüyle ortaya çıkabileceği gibi aynı zamanda tüm yıldızların da doğum yerleridir. Bir yıldız olan Güneş'imiz ve buna bağlı olarak güneş sistemimizin oluşumu ve geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek adına nebulalar hakkında bilgiler edinmek oldukça önemlidir. İnsanlar ve diğer canlılar, üstünde yaşadığımız gezegen ve içinde bulunduğumuz güneş sisteminde ne varsa bir zamanlar gaz ve tozlardan meydana gelmiş bir nebulaydı. Hatta evrenin kendisi bile Bing Bang sonrası ilk başlarda bir gaz ve toz bulutuydu, yani bir devasa bir nebulaydı diyebiliriz.

    Güneş' büyüklüğünde 30 yıldız daha yaratabilecek kadar büyük olan Atbaşı nebulası ve diğer nebulaları da görebileceğiniz oldukça güzel, nebula odaklı bir evren belgeseli: https://youtu.be/rVdqxaz88Uc


    5- Güneş nedir?

    1859 yılında spektroskopun icadı sayesinde öğrendiğimiz gibi aslında gezegenimize en yakın yıldızdır. Yakın dediysem dünya genelinde ya da günlük hayatta kullandığımız bir yakınlık değil tabii ki. Yukarıda da bahsettiğim ışık hızı yakınlığıdır. Dünya ve Güneş arasındaki mesafe aşağı yukarı 150 milyon km'dir. Güneş'in yaydığı ışınlar, saniyede 300.000 km hızla ilerleyerek, 150 milyon km'yi ancak 8 dakikanın üzerinde bir sürede aşarak bize ulaşabilir. Yani güneşli bir günde gözlerinizi kısarak Güneş'e bakmaya çalıştığınızda (yapmayın) onun 8 dakika önceki hâlini görürsünüz. İşi biraz daha ilginç hâle getirirsek, Güneş, ülkemizin saatiyle tam 12:00'da birden yok olursa, ancak 12:08-09'da karanlığa gömülür ve yıldızımızın yok olduğunu anlayabiliriz. Gece vakitlerinde olan herhangi bir ülke vatandaşı ise haber ve ajans takip etmiyorsa ancak Ay'ı izlediği sırada, Ay'ın birden ortadan kaybolmasıyla Güneş'in yok olduğunu anlayabilir. Ay, Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan bir gökcismidir. Yansıtacak bir ışık kalmadığından artık görünmez olacaktır. 8 ışık dakikası etkileyici gibi gelmeyebilir. O zaman Güneş'ten sonra bize en yakın yıldızı birden ortadan kaldıralım. Yani 4.2 ışık yılı uzağımızda bulunan Proxima Centauri'yi. Bize en yakın yıldız olmasına rağmen ışık seviyesi oldukça düşük olduğundan çıplak gözle görülemeyen, ancak teleskoplar sayesinde gözlemlenebilen bir yıldızdır. Teleskobunuzu bu yıldıza çevirdiğinizde onun 2015 yılındaki hâlini görürsünüz. Şu an tamamen ortadan kalksa bile 2024 yılına kadar teleskobunuzun merceğini süslemeye devam edecektir. İlkokul sıralarına geri dönersek, Güneş'imiz yaşam, ısı ve ışık kaynağımızdır. Duygusal anlamda kullanılan hâlini bir kenara bırakırsak, 'sensiz yaşayamam' cümlesini onun kadar hak eden hiçbir şey yoktur.

    Güneş Belgeseli: https://youtu.be/gYpO8grpBp4


    6- Güneş nasıl bir yıldızdır?

    Güneş orta boy bir yıldızdır. Hatta diğer yıldızlarla karşılaştırıldığında küçük bir yıldız bile denilebilir. Sıcaklığı da diğer yıldızlara göre pek yüksek sayılmaz. Yüzey sıcaklığı 5500°C’tır. Yüzey sıcaklığı bir yıldızın rengini belirler. Sahip olduğu yüzey sıcaklığı nedeniyle de sarı renkli bir yıldızdır. Merkezindeki çekirdeğin sıcaklığı ise 15 milyon derecedir. Burada saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Aradaki 4 milyon tonluk enerjiyi de uzaya saçar. Bize yaşam sağlar. Ne dedim? Onsuz olmaz.


    7- Güneş lekesi nedir?

    Çıplak gözle bakıldığında Güneş, gökyüzünde hareketsiz ve sakin bir küre gibi görünmesine rağmen aslında dinamik ve muazzam olayların yaşandığı bir yüzeye sahiptir. Yüzeyinde sürekli fokurdayan kabarcıklar vardır. Kabarcık denince akıllara ufak bir şeymiş gibi gelse bile bu kabarcıkların büyüklüğü aşağı yukarı ülkemiz kadardır ve sayıları milyonlarcadır. Yine Güneş'in yüzeyinde, genelde Dünya büyüklüğünde olan, bazen de Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter'den bile daha büyük lekeler oluşur. Koyu renk olarak gözükürler. Çünkü yüzeyin diğer alanlarına göre daha düşük sıcaklıklara sahiptirler. Manyetik alan şiddetinin en fazla yaşandığı yerlerdir. Çekirdek ve iç bölgelerden gelen enerji ve ısı bu lekelerden dışarı çıkamaz ve içe doğru batmaya başlar. Yüzeyde olan patlama ve püskürmelerin çoğu da lekeler nedeniyledir. Bu lekeler geçici yapılanmalardır. Güneş'in sakin ya da durağan olmadığı çok önceleri tahmin edilse bile bu lekeleri bularak bunu kanıtlayan kişi Galileo'dur. Geliştirdiği teleskobuyla Güneş'in görüntüsünü bir kağıdın üstüne düşürerek ortaya çıkan şekilde lekeler olduğunu görmüştür.


    8- Gezegen nedir?

    1802 yılında gökbilimci Herschel, büyük gezegenlerin uydularını ve oldukça küçük gezegenleri tanımlamak için yıldız benzeri anlamına gelen asteroit adını önerdi. Bu önerisi ancak 1851 yılında minik gezegenlerin sayısının 15'i bulması ve şu an gezegen olarak kabul edilen 8 büyük gezegenle birlikte gezegen sayısının 23'e çıkması sonrasında kabul edildi. Asteroit tanımının kabul edilmesiyle birlikte gezegen sayısı birden 8'e düştü. 1930 yılında Plüton keşfi sonrası gezegen sayısı 76 yıl boyunca 9 olarak kabul edildi. 2005 yılında Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede Plüton'dan daha büyük Eris adı verilen bir gökcisminin keşfedilmesi ve bu kuşaktaki gökcisimlerinin artmasıyla birlikte yeni bir tanım getirilmek zorunda kalındı. Ya Eris onuncu gezegen olarak kabul edilecek ya da Plüton gezegenlikten kovulacaktı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği gezegen olarak tanımlanmak için 3 şart koştu:
    1- Güneş'in ya da bir yıldızın çevresinde dönmek,
    2- Küre şeklinde olmasını sağlayacak kadar büyük bir kütleye sahip olmak,
    3- Yörüngesi civarındaki herhangi bir cisimden daha büyük kütleli olmak dolayısıyla daha büyük kütleçekime sahip olarak çevresini temizlemek.
    Aynı yörünge civarında bulunan Plüton ve Eris aşağı yukarı aynı kütleye sahip olunca Eris gezegenliğe kabul edilmedi, Plüton ise gezegenlikten çıkarıldı. Her ikisi de yeni tanımlanan cüce gezegen sınıfına sokuldu.

    https://i.hizliresim.com/M1GXOk.jpg
    Her zaman kalbimizdesin Plüton!


    9- Güneş Sistemi gaz ve toz bulutundan mı oluştu?

    Daha önceleri ortaya atılsa bile 18. yüzyılın sonlarında Pierre-Simon tarafından öne sürülen Bulutsu Varsayımı ilk başlarda mantıklı ve tutarlı görünse bile zaman geçtikçe hataların artmasıyla 20. yüzyılın başlarında tamamen terk edildi. Bugün yaygın olarak kabul gören model ise Sovyet gökbilimcisi Victor S. Safronov’un 1960’lı yıllarda geliştirdiği Güneş Bulutsusu modelidir. Güneş ve diğer gezegenlerin oluşumunu tutarlı olarak büyük oranda açıklar. Başka yıldızların çevresinde dönen gezegenler keşfedildikçe evrensel bir model olarak kabul edilmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji ve teleskoplar sayesinde gözlemlenen genç yıldızların çevresinde bulunan gaz ve toz bulutları yani gezegen oluşumları, Safronov'un modeliyle tutarlı şekilde uyuşuyor.


    10- Güneş nasıl oluştu?

    Bu soru için 'bulutsu nedir?' sorusu altında tavsiye ettiğim nebula belgeseli oldukça aydınlatıcı. Bir yıldız olan Güneş, diğer tüm yıldızlar gibi nebuladan oluşmuştur. 4.6 milyar yıl önce Güneş, 50-100 ışık yılı büyüklüğünde bir hammadde nebulasıydı. Bu dev gaz bulutu çevreden gelen bir itme ya da çekme kuvveti nedeniyle hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenme nebulanın bir yıldızın yanından geçmesi ile kütleçekim etkisine maruz kalması ya da bir süpernovanın şok dalgasıyla itilmesi sonucu başlamış olabilir. Bu sayede gaz ve toz bulutu daha büyük kütlelerle belli yerlerde toplanmaya başlamıştır. Bu kütleler büyüdükçe diğer gaz ve toz parçacıklarını kütleçekim etkisi altına alarak çevreyi temizlemeye ve büyümeye başladı. Yaklaşık iki milyon yıl sonra bu kütleler iyice birleşerek çekirdek bulutlarını oluşturdu. Bu çekirdek bulutlarının diğer nebulalarda da gözlemlendiği gibi kendi eksenlerinde bir dönüş hızı vardır. Bulutlar küçüldükçe yani kütleler oluşmaya başladıkça bu dönme hızlanır. Daha hızlı dönen ve çevresindekileri daha kuvvetle çekmeye başlayan çekirdekler merkezlerine daha çok madde çektikçe, atom ve moleküllerin sürtünmeye başlaması nedeniyle ısınmaya başlar. 50-100 ışık yılı genişliğinden giderek küçülmeye başlayan nebula, sonunda Güneş'ten Plüton mesafesine sahip dev bir küre yapısı hâline geldi. Sıcaklıkla birlikte dönme hızı ve yoğunluğu da artan Güneş ise sonunda bir önyıldız aşamasına geçti.


    11- Güneş’in sonu nasıl olacak?

    Yıldızlar bulundukları kütlelere göre bir yaşam sürerler. Büyüklükleri ve ömürleri ters orantılıdır. Ne kadar büyüklerse o kadar kısa ömürlü olurlar. Güneş orta boylu hatta sarı cüce olarak kategorilendirilen bir yıldızdır. Diğer tüm yıldızlar gibi, bizim yıldızımız olan Güneş'in de bir ömrü ve sonu var. Güneş, 4.5 milyar yıldır pek değişmemiş şekliyle bir ana kol yıldızıdır. Ana kol yıldızları bir yıldızın en uzun evresidir. Güneş, merkezinde yakıt olarak kullandığı hidrojenin ancak yarısını yakmış orta yaşlı bir yıldızdır. 5-6 milyar yıl daha merkezinde hidrojen yakıp helyum üreterek çıkan enerjiyi uzaya saçmaya devam edeceği düşünülüyor. Ömrünün sonlarına doğru hidrojen tükenmeye yüz tutarken, helyum ortamı ele geçirerek Güneş'in içine doğru çökmesine neden olacak. Dış katmanların büyümeye başlamasıyla birlikte yüzeyi genişleyen ve buna bağlı olarak sıcaklığı düşen Güneş'in rengi turuncu, kırmızı gibi renklere bürünecek. 600-700 yıllık bir zaman diliminde tamamen kırmızı bir hâle büründükten sonra, 500 yıllık bir süreçle iyice küçülerek rengi maviye dönüşecek ve hızlı bir büyüme sürecine girecek. Bugünkü hâlini çap olarak 150 katına, sıcaklık olarak da 2000'e katlayarak 'kırmızı dev' formunu alacak. Ancak şiddetli güneş rüzgarları nedeniyle Güneş, çap olarak inanılmaz genişlemeye başlamasına rağmen kütlesinin yarısına yakınını kaybedecek. İşler bu noktada daha da ilginçleşmeye başlıyor. Güneş'in, kütle kaybına bağlı olarak kütleçekim oranı da gittikçe azaldığı için, gezegenlerle arasındaki bağ giderek zayıflayacak ve gezegenler Güneş'ten uzaklaşmaya başlayacak. Kitapta Venüs'ün bu sıralarda Dünya'nın şu anki yörüngesine gelirken Dünya'nın ise Mars'ın yörüngesine doğru kayacağı söyleniyor. Ama Venüs'ün ya da Dünya'nın başka yörüngelere çekilebilecek zamanı olabilecek mi sorusu oldukça sık tartışılıyor. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün, bu kırmızı devden kurtulması imkansız. Güneş sisteminde bir sonraki gezegen olan Venüs'ün de aynı akıbete uğrama ihtimali çok yüksek. Acaba gezegenimiz bu alev topundan kurtulabilir mi? Görüşler genelde kurtulabileceği yönünde olsa da net bir şey yok. Yaşam milyonlarca yıl önce ortadan kalkmış olacağı için, duygusallığı bir kenara bırakarak cevap verirsek, hiçbir şey fark etmiyor. Kırmızı dev formunda olan Güneş'in çekirdeği bir süre sonra 100 milyon dereceye ulaşacak ve bu sıcaklık sayesinde çeşitli elementlerin birbirleriyle tepkimeye girmesi sonucu enerji üretimi tekrar başlayacak. Birkaç milyon yıl sonra şu an bulunduğu çapın on katı çapa ulaşacak. Dengesini tekrar sağladığı için bir süre daha ışımaya devam edecek. 600-700 milyon içinde ikinci kez dengesini yitirerek bir süper kırmızı dev formuna dönüşecek. Tekrar dengesini sağlayıp üçüncü ve son kez dengesini yitirdiğinde ise yine kütlesinden büyük bir kısmı kaybedecek. En sonunda merkezdeki çekirdeğin çapı, şu an sahip olduğu çekirdeğin ancak %1'ine denk gelerek bir beyaz cüceye dönüşecek. Kütle ve sıcaklık iyice düşecek ve 100 milyar yıl içinde sıcaklığı artık ışıma yapmaya yetmediğinden bir siyah cüceye dönüşecek ve hiç görünmeyecek. Kesinlikle çalkantılı ve şiddetli bir ölüm.


    12- Gezegenler nasıl oluştu?

    Güneş nebulası içindeki gaz ve toz bulutlarından oluşmuştur. Tüm gezegenler, uydular ve asteroidlerin neredeyse hepsi Güneş kadar yaşlıdır. Güneş daha önyıldız aşamasındayken oluşmaya başlamıştırlar. Güneş'e olan uzaklıkları ve yörüngelerinde büyümelerini sağlayan hammadde miktarı ve çeşidine göre büyüklükleri ve yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin; Güneş'e yakın bölgelerde metal ve kayalar daha fazlaydı. Güneş'e daha uzak olan Jüpiter ve sonrasındaki kar hattı bölgesinde ise gaz ve buzlar daha fazlaydı. İlk başta kaya ve buz şeklinde olan Jüpiter, kütlesi büyüdükçe hızla gazları kendine çekmeye başladı ve bir gaz devi hâline geldi. Satürn'e ise daha az miktarda gaz kaldığından kütlesi çok daha düşük oldu. Neptün ve Uranüs bu gaz ziyafetine çok geç kaldığından ve yeteri kadar gaz toplayamadıklarından birer buz devine dönüştüler. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi Güneş'e en yakın gezegenler ise o bölgede kaya ve metallerin daha çok bulunması nedeniyle karasal birer gezegen oldular. Bulundukları bölge ise kar hattına göre çok daha az miktarda hammadde içerdiği için, o bölgedeki gezegenlere göre çok daha küçük gezegenler olarak kaldılar.


    13- Gezegenlerin temel özellikleri nelerdir?

    Diğer sorulara bakınca temel olarak ilkokul bilgisiyle cevap verilebilecek soru. Johannes Kepler'in bulduğu ve kendi adıyla anılan Kepler yasaları ve Newton'un bulduğu Kütleçekim yasası.


    14- Merkür nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ve en ufak gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Merkür'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Hermes'dir. Tanrıların habercisi olduğundan en hızlı tanrıdır. Merkür de en hızlı gezegen olduğundan bu isim kendisine layık görülmüştür. Güneş'in çevresindeki dönüşü 88 gün, kendi eksenindeki dönüşü ise 58 gün sürer. Bu yüzden Merkür'ün iki yılında sadece üç gün vardır. Deli gibi hareket etmesine rağmen, jeolojik açıdan ölü bir gezegendir. 4880 km çapına rağmen, merkezindeki demir çekirdeğin çapı 3600 km'dir. Çekirdeğinde muazzam büyüklükte demir bulunmasına rağmen, yüzeyinde demir yoktur. Bunun nedeni de tam olarak açıklanamamaktadır. Böyle de manyak bir gezegendir. Herhangi bir uydusu ya da kâle alınacak bir atmosferi yoktur. Aydınlık tarafında sıcaklık 430 derece, karanlık tarafında ise -170 derecedir. Gece ve gündüz farkının en yüksek olduğu gezegendir.

    Merkür belgeseli: https://youtu.be/G1CIngx58qk


    15- Venüs nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ikinci gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Aşk ve Güzellik tanrıçası'ndan alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir. Köken olarak bir kadın ismi alan tek gezegendir. Yüzeyinde bulunan kraterlere de birkaç istisna dışında tarihteki ve mitolojilerdeki kadınların isimleri verilmiştir. Erkek kökenli isimlere sahip diğer tüm gezegenlerden farkını ortaya koymak istermiş gibi değişik özelliklere sahiptir. En parlak gezegendir. Geceleri parlaklığı birçok yıldızı bile geride bırakır. Güneş'in etrafında dönme süresi 225 gün, kendi ekseninde ise 243 gündür. Venüs'ün bir günü, gezegenin yılından daha uzundur. Tüm gezegenler saat yönünün tersine dönerken saat yönünde dönen tek gezegendir. Gerçi Uranüs de saat yönünün tersine dönmez. Ama onun durumu bayağı karışık. Uranüs, kendini adeta deliye vurmuştur. Venüs'ün bu tersliği sebebiyle Güneş doğudan batar, batıdan doğar. Bu tersliğin nedeni tam olarak bilinmese de en yaygın görüş kuvvetli bir çarpışma sonrasında dönme yönünün değişmesidir. Ayrıca en sıcak gezegendir. Yüzey sıcaklığı 470 derecenin üstündedir.

    Dünya: Venüs'ün kötü ikizi belgeseli: https://youtu.be/HVha3DMlklo


    16- Dünya nasıl bir gezegendir?

    Talihsiz bir gezegendir.


    17- Ay nasıl bir gökcismidir?

    Biricik uydumuz. Uydusu olan diğer gezegenlerin uydu sayıları çok fazladır. Güneş Sisteminin 5. büyük uydusudur. Uydusu olduğu gezegene bu kadar yakın ve sevecen başka bir uydu yoktur. Bu yüzden gezegen-uydu ikilisinden çok 'gezegen çifti' olarak gören gökbilimciler de mevcuttur. Sesi iletecek bir atmosfer olmadığından yüzeyinde mutlak bir sessizlik hâkimdir. Jeolojik olarak uzun süredir ölüdür.

    Ay belgeseli: https://youtu.be/CyonPKPZXE8


    18- Ay nasıl oluşmuştur?

    Ay'dan örnekler gelmeden önce yaygın olan iki teori vardı. İlk teoriye göre Ay, şu an bulunduğu konumda, gaz ve toz bulutundan oluşmuştu. İkinci teoriye göre de hiçbir gezegenin kütleçekimine maruz kalmadan ortalıkta deli divane gezerken Dünya'nın yörüngesine girerek ve gezegenimizin kütleçekimine maruz kalarak şu an bulunduğu yörüngeye oturmuştu. İkinci teori aslında örnekler gelmeden önce zaten çürüktü. Çünkü; Dünya, yakınlarından geçen Ay'a "gel, otur şuraya soluklan yeğenim" diyebilecek bir kütleye sahip değildir. Gelen örneklerden sonra Ay'ın, Dünya gibi demir bir çekirdeğe sahip olmadığı anlaşıldı. Şimdi oldukları bölgede kendi hâllerinde oluşmuş olsalardı, aynı oluşum şartlarına ve hammadde ortamına sahip oldukları için, Ay'ın çekirdeğinde de demir bulunması gerekirdi. Ama alınan kaya örnekleri de gezegenimizdeki kayalarla birçok yönden benzeşti. Bu da ortak bir geçmişe sahip oldukları anlamına geliyordu. Dolayısıyla gelen örneklerle soruların yanıtlanması beklenirken kafalar iyice karıştı. Gelen kaya ve toprak örneklerinde, Ay'ın bir zamanlar eriyik şekilde ve lavlarla kaplı olduğu belirlendi. Bu sıcak dönemde çekirdeğinde bulunan demirin erimiş olması muhtemeldi. Ancak diğer yandan bu kadar küçük bir gökcisminin bu derece ısınması da imkansızdı. Gezegenler hakkında bilgi arttıkça üstlerinde oluşan büyük kraterlerin tarih olarak genelde tek bir zaman diliminde toplandığı anlaşıldı. Bu 4.6 milyarlık tarihin ilk bir milyar yılını kapsayan bir zaman dilimiydi. Etraftaki gaz ve tozları toplayarak oluşan gezegenler haricinde, ortalık da gaz ve tozdan geçilmediği için, kütle edinmiş gökcisimleri oldukça boldu. Bunlar daha büyük kütlelerin yani gezegenlerin kütleçekimine girdikleri an doğal olarak gezegenlere doğru yol almaya başladı ve buuuuum. O zamanlar bu oldukça sık gerçekleşen sıradan bir olaydı. Bu evreye 'bombardıman evresi' adı verildi. Şu an bu olaylara tanık olmayışımızın nedeni hem hammaddenin yok denecek kadar az olmasından dolayı büyük kütlelerin oluşamaması hem de geriye kalan küçük kütleli meteorların gezegenlerin atmosferleri tarafından imha edilmeleridir. Atmosferler tarafından imha edilemeyecek kadar büyük kütleli gökcisimleri, bombardıman evresinde patır patır gezegenlere çarptığı için zaten tükenmişti. Yani çok büyük oranda tükenmişti. Yoksa hepimizin bildiği, dinozorların soyunu tüketen ünlü meteor gibi örnekler de vardı. Bu meteor çok büyük ihtimal Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında ortaya çıkan bir gökcismiydi. 4.6 milyar yıl boyunca kendisinden daha büyük bir gökcisminin yörüngesine girmeden ortalıkta dolaştı ve günün birinde Dünya'nın yörüngesine girip kütleçekim etkisiyle gezegenimiz tarafından kendine çekildi. Dinozorlar için film sona ermişti. Peki bombardıman evresinde, gezegen büyüklüğündeki iki cisim çarpışmış olabilir miydi? Evet. Hem farkları ve benzerlikleri hem de Ay'ın bir zamanlar lavlarla kaplı olmasını tutarlı şekilde açıklayan ve günümüzde yaygın şekilde kabul gören teori budur. Ay'ın çapını baz alarak yapılan hesaplamalar sonucu, Dünya, Mars büyüklüğünde bir gökcismiyle çarpışarak kütlesinin bir bölümünü kaybetti. Yani bugün Ay olarak isimlendirdiğimiz gökcismi, bu çarpışma sonucu gezegenimizden kopan bir parçadan başka bir şey değildi.


    19- Mars nasıl bir gezegendir?

    Kızıl gezegen. Romalılar kan rengindeki bu gezegene, Savaş Tanrısı olan Mars'ın adını vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Ares'tir. İki tane uyduya sahiptir. Bu uydular da Ares'in savaşlarda yanında götürdüğü iki oğluna hitaben isimlendirilmiştir. Phobos (korku) ve Deimos (dehşet). Kan rengine sahip olmasını toprağında bol miktarda bulunan demiroksite borçludur. Yani günlük hayatta da sıkça gördüğümüz demirin çürümesine neden olan, pas'tır. Dünya'dan oldukça ufak olan Mars'ın kendi ekseninde dönüş süresi, bize benzer şekilde 25 saate yakındır. Ama Güneş'e bizden daha uzak olması nedeniyle Güneş etrafındaki dönme turu 687 gün sürmektedir. Bilim insanlarının ilgi odağı olmasının ve özellikle 21. yüzyılda artan koloni kurulma planlarının yapılmasının nedeni, bizim de dahil olduğumuz karasal gezegenlerin sonuncusu olması ve yüzeyinin yeryüzüne çok benzemesidir. Sıcaklığı da bizden sonra koloni kurmaya en uygun sıcaklığa sahiptir. Diğer karasal gezegenlerden Venüs ve Merkür'ün yüzey sıcaklıkları 400 derecenin üstünde gezdiği için, oralara koloni kurma düşüncesi bile şu an oldukça komiktir. Mars'ın yüzey sıcaklığı Antartika'nın kış günlerine benzer şekilde -60 derecedir. Yaz aylarında ise sıcaklığı 0 derecedir.

    Mars belgeseli: https://youtu.be/MBLPu_HQDQY


    20- Mars’ta yaşam var mı?

    Yüzey üstünde hareket edebilen araçlar ve uydular herhangi bir canlı izine ya da fosiline rastlamadı. Ancak milyarlarca yıl önce, sıcaklığı tıpkı bizim atmosferimiz gibi tutabilecek daha yoğun bir atmosfere sahip olduğu biliniyor. Şu an donmuş şekilde yüzeyinde bulunan buz kütleleri, bir zamanlar su şeklindeydi. Dünya üstünde sadece Antartika'nın derinliklerindeki soğuk ortamda yaşayan bakteriler mevcut. Yüzey sıcaklığı da Antartika'ya çok benzediğinden bu donmuş su kütlelerinin derinliklerinde, bakterilerden öteye gitmese bile yaşam olma ihtimali çok yüksek. Mars'a koloni kurulması başarıldığında eğer canlı izine rastlanırsa bir DNA temeline sahip olup olmadığı araştırılacak. Eğer DNA temeline sahipse ya meteor çarpışmaları nedeniyle bizden oraya gitti ya da Mars'tan buraya gelerek daha uygun bir ortamda yaşam oluşmaya başladı. DNA temelli değilse de evrende farklı biçimlerde ve çok yaygın şekilde yaşam oluşabileceğinin büyük bir kanıtı olacak.


    21- Asteroit nedir?

    Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında, gezegen olabilecek kadar kütle toplamayı başaramamış döküntülerdir. Sayıları milyarlarcadır. Büyüklükleri birkaç metre çapında ya da minik bir gezegen boyutunda olabilir. Teleskobun icadıyla keşfedilen asteroitlerin, büyük kütleye sahip olanları bir zamanlar gezegen olarak kabul ediliyordu. Ama her yıl yenileri ortaya çıkmaya ve sayıları fazlalaşmaya başlayınca asteroit tanımı getirildi ve rütbeleri düşürüldü. Asteroitler, gezegenler ve dolayısıyla bizim için büyük tehlikeler oluşturur.


    22- Jüpiter nasıl bir gezegendir?

    Ortamın kralı olan en büyük gezegen. İsmini Roma mitolojisinde Tanrıların Kralı olan Jüpiter'den alır. Yunan mitolojisinde karşılığı Zeus'tur. Bir gaz devidir. Oluşum sırasında çevresinde ne kadar gaz varsa hepsini silip süpürmüş bir oburdur. Güneş Sistemi'nin elektrikli süpürgesidir. Büyüklüğü de bundan kaynaklanır. Jüpiter'in içine 1300 tane Dünya sığdırılabilir. Kütlesi de muazzam derecededir. 7 gezegenin toplam kütlesinin 2.5 katı gibi bir kütleye sahiptir. Bu kütleden dolayı çok güçlü bir kütleçekime sahip olduğundan, yeryüzünde 80 kg olan biri orada 187 kg gelir. İlk başlarda çapı bugünkü Jüpiter'in tam iki katıydı. Ama her yıl 2 cm küçülme yaşadığından gittikçe küçülmeye başlamıştır. Eğer ortamda Jüpiter gibi devasa bir elektrikli süpürgemiz bulunmasaydı, diğer gezegenler asteroitlerden kafalarını kaldıramazdı. Ayrıca tam 79 uydusu vardır. Kitapta 67 olarak yazılsa bile 2011 yılından sonra 12 yeni uydu daha keşfedilmiştir. En büyük 4 uydusunu ise Galileo keşfetmiştir. Bu nedenle bu 4 uydusuna Galileo Ayları denir.

    Jüpiter belgeseli: https://youtu.be/FIjSDm87IiU


    23- Jüpiter’in büyük uyduları neden önemlidir?

    Cevap çok basit. Bu uydular, Jüpiter'in muazzam kütleçekimine maruz kalmayarak Jüpiter'in değil de Güneş'in çevresinde dönebilseydi, bugün gezegen sayısı 12 olacaktı. Hepsi de Merkür'den daha büyüktür. Aynı zamanda ilginç özelliklere sahiptirler. Örneğin; Io'nun üstünde 300'den fazla etkin yanardağ vardır ve bu yüzden rengi turuncudur. Volkanik olarak tüm sistem içindeki en aktif gökcismidir. Europa'nın ise pürüzsüz bir buz yüzeyi vardır. Bu buzdan tabakanın 10-20 km arası olduğu ve tabakanın altında derinliği 100 km'yi bulan bir okyanus olduğu tahmin ediliyor. Eğer tahminler doğruysa Europa'da Dünya'daki su miktarının tam iki katı su var demektir. Su demek de yaşam ihtimali demektir.


    24- Satürn nasıl bir gezegendir?

    Fotoğrafların yıldızı olan oldukça güzel gezegen. En dikkat çekici yönü halkalarıdır. En büyük ikinci gezegendir. Tıpkı Jüpiter gibi bir gaz devidir. Ama onun kadar gaz sömüremediğinden daha küçük kalmıştır. İsmini Roma mitolojisinde Jüpiter'in babası olan Satürn'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Kronos'tur. Kronos ikincil tanrı olarak adlandırılan Titan Tanrılardandır. Bu yüzden Satürn'ün en büyük uydusu da Titan olarak isimlendirilmiştir. En büyük ikinci gezegen olmasına rağmen yoğunluğu en düşük gezegendir. Yoğunluğu o kadar azdır ki su dolu dev bir kabın içinde batmaz, yüzerdi. Bu kitabın yazıldığı 2011 yılından sonra uydu sayısına 20 tane uydu daha ekleyerek 82 uyduya ulaşmıştır. Kitabın yazıldığı tarihte en çok uyduya sahip olan gezegen Jüpiter olsa da şu an uydu sayısında Jüpiter'i geride bırakmıştır. Zaten kitapta da keşfedilmemiş yüzlerce uydusu olduğu tahmin olarak belirtiliyor. En büyük ve meşhur uydusu olan Titan yoğun bir atmosferi olan tek uydudur. Gezegenimizden sonra yüzeyinde sıvı olan tek gökcismidir. Ama bu sıvı, su değil metandır.

    Satürn belgeseli: https://youtu.be/b3MKyGHAFz4


    25- Güneş Sistemi’nin buz devleri nelerdir?

    Geldik son iki gezegene. Uranüs ve Neptün. Aslında bunlar da gazsal gezegenlerdir. Ama Güneş'e en uzak iki gezegen olduklarından ve merkezlerinde de Jüpiter ve Satürn kadar ısı üretemedikleri için, buz devlerine dönüşmüşlerdir. Uranüs en büyük üçüncü gezegendir. Uranüs, ismini Roma mitolojisi yerine Yunan mitolojisinden alan tek gezegendir. Bunun nedeni de çok uzak ve çok yavaş hareket eden bir gezegen olduğu için, açık bir gökyüzünde çıplak gözle fark edilebilmesine rağmen gezegen yerine muhtemelen bir yıldız sanılmasındandır. Gezegenlere kendi tanrılarının isimlerini veren Romalılar, bu gezegenin varlığından habersiz oldukları için, Uranüs'ü isimlendirmek teleskobun icadıyla birlikte gökbilimcilere düşmüştür. Onlar da yeni keşfedilen bu gezegene, hiyerarşiyi bozmayacak şekilde, Satürn'ün (yani Kronos'un) babası olan Uranüs'ün ismini vermişlerdir. Uranüs'ün diğer gezegenlere göre ilgi çekici yanı pek yoktur. En ilginç özelliği dönüş şeklidir. 6 gezegen saat yönünün tersine, Venüs ise saat yönünde dönerken Uranüs'ün kutbu Güneş'e bakar. Yani diğer gezegenleri ayakta dönen bir insan olarak kabul edersek Uranüs çimenlere yatarak yuvarlanan birini andırır. Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarındaki şiddetli bir çarpışma sonucu bu hâle geldiği en yaygın görüştür. Neptün ise Güneş'e uzak gezegendir. Çıplak gözle görülme şansı yoktur. Neptün'ün keşfi için, Newton'un kütleçekim yasası kullanılmıştır. Gökbilimciler, Uranüs'ün yörüngesini belli zaman dilimlerinde etkileyen bir gezegen olması gerektiğini fark edince, kütleçekim yasasını baz alarak hesaplamalar yaptılar. Hesaplanan nokta ile Neptün'ün yörüngesi arasındaki fark sadece 1° oldu. Bu kütleçekim yasasının büyük bir zaferiydi. Keşfedilen bu yeni ve mavi gezegene Roma mitolojisinde Denizlerin Tanrısı olan Neptün adı verildi. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Posedion'dur. İsmini mitolojiden almayan tek gezegen Dünya'dır. Dünya, ismini mitolojiden alsaydı Neptün adını bu mavi gezegene bırakmazdık sanırım. En büyük uydusuna da Poseidon'un oğlu Triton'un adı verilmiştir.

    Uranüs ve Neptün belgeseli: https://youtu.be/QiCr3CyyvEQ


    26-Cüce gezegen nedir?

    'Gezegen nedir' soru başlığının altında yazdıklarım bu sorunun cevabını veriyor zaten. Tekrar uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Plüton'un dahil olduğu gezegen sınıfı. Bir zamanlar gezegen sayılmasının hatrına, isminin nereden geldiğini anlatayım. İsmini Roma mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Plüton'dan almıştır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Hades'tir. Diğer tanrıların hepsinden uzak bir yerde yaşadığından, gezegen olarak kabul edildiği dönemde Güneş'e en uzak gezegen olmasından dolayı, bu isim ona çok yakışıyordu. Bu arada Plüton ismini gökbilimciler vermemiştir. Plüton'un keşfedildiği 1930 yılında, Oxford'da okuyan 11-12 yaşlarındaki minik bir kız çocuğunun önerisi üstüne bu isim verilmiştir. Mitolojiye ilgi duyan Venetia Burney, Oxford'da kütüphane görevlisi olarak çalışan dedesine laf arasında bu fikrini söylemiş, dedesi de Oxford profesörlerinden birine Venetia'nın önerisini aktarmıştır. Profesörün bu öneriyi meslektaşlarıyla paylaşmasının ardından, isimlendirme için yapılan toplantıda, 3 isim önerisinden biri olan Venetia'nın önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Venetia, Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasından üç yıl sonra hayata veda etti. Kimsenin bu duruma onun kadar içerlemediğini düşünüyorum. Keşfedilen uydularına ise yine isimlendirildiği tanrıyla alakalı isimler verildi. En büyük uydusu olan Charon, mitolojide ölü ruhları taşıyan yeraltı dünyasının kayıkçısıdır. Bir diğer uydusu olan Nix, ismini Yunan mitolojisindeki Gece Tanrıçası'ndan almıştır. Charon'un annesidir. Aslında mitolojide Nix diye bir isim yoktur. Nyx olarak geçer. Nyx ismi başka bir gökcismine verildiği için, Nix olarak değiştirilmiştir. Plüton da dahil olmak üzere bilinen 5 cüce gezegen vardır. Bunların dördü Neptün'ün yörüngesinden sonra başlayan ve Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede bulunur. Mars ve Jüpiter'in arasındaki cüce gezegen Ceres ise o kadar küçüktür ki aynı zamanda asteroit sınıfına da sokulur. Yani bu Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede arka arkaya cüce gezegenler keşfedilmesinden sonra, bu bölgenin cüce gezegen doğumhanesi olma ihtimali çok yüksek. Bu bölgenin uzaklığı nedeniyle tam olarak bilgi sahibi olunmasa da bu bölgedeki cüce gezegen sayısının 200'ü bulabileceği tahmin ediliyor. Kuşağın ötesini de hesaba katarsak 2000 gezegen sayısı gibi tahminlerde bulunuluyor. Bu yüzden Plüton'a maalesef veda etmek zorundaydık.

    Plüton belgeseli: https://youtu.be/78-X9IZ85Ic
    Cüce gezegenler: https://youtu.be/kkWQzXeJxR4


    27-Yıldız kayması nedir?

    Aslında olmayan şeydir. Bunlar Güneş gibi yıldızlar değil, küçük meteorlardır. Öyle çok uzak bir bölgeyi geçtim, uzayda olan bir olay bile değildirler. 'Uzay nedir' sorusu altında belirttiğim gibi, 100 km altı uzay olarak kabul edilmez. Hepsi de 100 km'nin altında gerçekleşen olaylardır. Atmosfere giren küçük meteorlar tıpkı bir kibrit gibi yanar ve buharlaşır. Bu yanma sırasında da bir ışık gösterisi sunarlar. Kuyruklu yıldızlar da bir göktaşından başka bir şey değildirler. Meşhur Halley Kuyruklu Yıldızı da büyük bir göktaşından ibarettir. Attığı tur sırasında her 75 yılda bir Dünya'nın çok yakınından geçer.


    28-Güneş Sistemi’ni araştırmak için kaç uzay aracı gönderildi?

    2019 yılının sonlarında cevaplaması çok zor bir soru. Üstelik ucu da çok açık. Hubble gibi uzay teleskoplarını da dahil edersek net bir rakam vermek zor. 2011 yılında basılan bu kitapta da gönderilen uzay araçlarına dair net bir sayı verilmemiş. Genelde gezegenlere gönderilen araçlar listelenmiş.


    29-Evren’de başka yaşam var mı?

    En merak edilen soru herhalde budur. Evren'de başka yaşam var mı? Bu koskoca Evren'de yalnız mıyız? Bu konuda araştırmalar iki koldan ilerliyor. Herhangi bir gökcisminde, mikroorganizma ya da daha üst düzey canlılara yönelik araştırmalar ve Evren'in herhangi bir yerinde iletişim kurabileceğimiz akıllı canlılarla temasa geçebilme amacıyla onlardan gelebilecek radyodalgalarını yakalamaya yönelik araştırmalar. Radyonun icadından sonra radyodalgaları ismini almışlardır ama aslında elektromanyetik dalgalardır. Cep telefonları, radyolar ve televizyonlar bu dalgalar sayesinde veri taşır. Radyodalgalarının hızı saniyede 300.000 km'dir. Yani ışık hızı. Hiçbir şey ışıktan hızlı olamaz. Yani radyodalgaları özlerinde birer ışıktır. Bu dalgalar atmosferlerden bile etkilenmez. Başka gezegenlere gönderilen araçlardan bilgi ve görüntüler de bu dalgalar sayesinde alınır. Mükemmel iletim kaynaklarıdır. Bunlarla iletilen veriler yok olmaz. Yani 5 yıl önce yaptığınız bir telefon görüşmesi aslında uzayda 5 ışık yılı ötede olabilir. Evren'e bu dalgalarla, radyonun icadıyla ses göndereli 118 yıl, görüntüler saçmaya başlayalı da televizyonun icadıyla beraber 83 yıl oldu. Yani bugün bir televizyon programı, radyo yayını ya da cep telefonu görüşmesi bizden 500 ışık yılı ileride yaşayan ve bizim gibi bu dalgaları keşfedip kullanmaya başlayan, akıllı bir canlı türü tarafından yakalanabilir. Ama 2500 yılı dolaylarında bunu yakalayabilirler. İletişime geçmek için gönderecekleri radyodalgaları ise ancak 3000 yılında bize ulaşır. Ama Evren'in büyüklüğü ve içinde bulunan gezegen miktarını (bir sonraki soru) baz alırsak çok daha yakın bir zamanda bu iletişim gerçekleşebilir. Başka akıllı canlıların uzaya gönderebileceği radyodalgalarını yakalamak için, kulaklarımızı pür dikkat diktiğimiz bazı aletlerle Evren'i dinlemeye başladık bile. Bu arada Drake Denklemi olarak bilinen ve Evren hakkındaki bildiğimiz tüm bilgileri içeren bir denklem var. Bu denklem bizim gibi uygarlıkların sayısının kaç olabileceğini hesaplamak için kurulmuş bir denklem. Tabii ki kesin değil ve denklemdeki çoğu değişkene dair bir fikrimiz yok. Ama bu denkleme göre cevap 10.000. Hadi canım o kadar da olmaz, diyorsanız bir sonraki sorunun cevabını dikkatle okuyun.


    30- Kaç gezegen var?

    Genel olarak astronomi ile ilgili en ufak bilgi ve merak taşımayan kişilerde, çok sık düşülen bir yanılgı var. Evren'i sadece içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nden ibaret sanmak. Yani Evren, gezegenimiz ve sürekli adını duyduğumuz diğer gezegenlerden ibaretmiş gibi bir algı var. Ama bu büyük bir yanılgı. Güneş Sistemi olarak adlandırdığımız ve içinde 8 gezegen ve cüce gezegen bulunan sistem, sadece tek bir oluşum. İçinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, Milky Way yani Türkçede bilinen ismiyle Samanyolu Gökadası'nda bulunan yıldız sistemlerinden sadece bir tanesidir. Peki, içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi'nde Güneş'imiz gibi kaç yıldız var? Tahmini olarak en az 200 milyar. İçindeki yıldız sayısının 400 milyar olma ihtimali de var. Bir yıldızın çevresinde dönen gezegen sayısını 1 olarak alırsak bile, ortaya en düşük ihtimallerde 200 milyar gezegen çıkar. Ama ortalama olarak 1'den çok daha düşük olabilir. Her yıldız gezegen sistemi yaratamıyor. Yıldızlarda olduğu gibi toplam bir gezegen tahmini yapılamamasının nedeni, hem yıldızların yanında toz tanesi gibi kalmalarından hem de yıldızlar gibi güçlü bir ışık yaymamalarından kaynaklı. Peki belirlenen gezegenlere göre yapılan tahminlerde, kaçında yaşam olabilme ihtimali var? 2009'da fırlatılan ve geçen sene emekli olan Kepler Uydusu'nun gönderdiği bilgilerle yapılan hesaplamalara göre, aşağı yukarı Dünya büyüklüğünde ve etrafında döndüğü yıldıza uzaklığı Dünya kadar olan, dolayısıyla da herhangi bir canlı yaşamına ev sahipliği yapabilecek gezegen sayısı 100 milyon olarak tahmin ediliyor. Peki Evren içinde 200 milyar yıldız ve milyarlarca gezegen bulunan Samanyolu'ndan mı ibaret? Bu da büyük bir yanılgı. İçinde 200 milyar yıldız barındıran Samanyolu gibi galaksilerin sayısı, yapılan hesaplamalara göre 125 milyar gibi bir sayıyı buluyor. Yani Evren'deki yıldız sayısı 200 milyar x 125 milyar. Bu da 22 tane sıfır eklenerek ortaya çıkan 10 sekstilyon rakamını veriyor. Carl Sagan'ın meşhur örneğine göre, bu rakam Dünya'da bulunan tüm kumsallardaki kum tanelerinden bile çok daha fazla. Ama, Carl Sagan ve bu kitabın baz aldığı sayı 90'larda yapılan tahminleri içeriyordu. Birkaç yıl önce Hubble'dan gelen bilgilerle galaksi sayısı 2 trilyona fırladı. Tabii yıldız sayısına falan hiç girmeyelim artık. Tüm bu sayıları baz alarak Evren'de kapladığımız alana bakalım hadi. Güneş'imizin içine tam 1.300.000 tane Dünya sığabilir. Ama Güneş, Evren'in büyüklüğünü baz alınca bir kum tanesi bile değil. Biz o kum tanesi bile olamayan yapının içini, ancak 1.300.000/1 oranında doldurabilen bir yapının, üstünde yaşayan yok seviyesindeki canlılarız. Bu kadarla da sınırlı değil. Bu konuştuğumuz rakamların hepsi gözlemlenebilen Evren. Sayılar çok daha korkutucu rakamlara ulaşabilir ve şu anki sayıları aratabilir. Bu bahsettiğimiz sadece yıldız sayısı. Gezegen sayısının bunun çok üstünde olduğu kesin. Bizim gibi 10.000 uygarlık bulunabilir, cevabı hâlâ çok geliyor mu? Peki, bu Evren'de kesin olarak sadece biz varız, cevabı aslında ne kadar komik değil mi?


    31- Kahverengi cüce nedir?

    Yıldız olayım derken gezegen olan gökcisimleri. Oluşumları sırasında yıldız olmak için gereken evrelerden geçerken merkezlerindeki nükleer faaliyetlerin durması nedeniyle varlıklarına gezegen olarak devam eden gökcisimleridir. En küçük yıldızlardan bile daha küçük ama gezegenlerden çok daha büyüktür. Bu sınıfa girmek için, bizim ortamın kralı olan Jüpiter'den en az 13 kat daha fazla kütleye sahip olmaları gerekmektedir. Jüpiter'in kütlesini 70-80'e katlayanları bile vardır. Yüzeyleri çok sıcak olsa da parlamazlar ve kızılötesi ışın yayarlar. Bazıları bir yıldızın etrafında dönerken bazıları ise etrafta gezer. İlk keşfedildiğinde çok garip olsa da şu an sayıları yüzlerce olan ve normal kabul edilen bir gökcismi hâlini almıştır. Keşfedilen en ilginç kahverengi cücelerden birinin, çevresinde dönen bir gezegene sahip olduğu saptanmıştır. Bu keşif sonrasında da gezegen sistemleri bile olabilecek kahverengi cüceler ihtimali belirmiştir.


    32- Yıldızların yaşamı nasıldır?

    Doğar, büyür ve ölürler. Çok uzak gökcisimleri olduğundan, en güçlü teleskoplar bile onları ışık şeklinde bir nokta olarak görür. Yüzeylerine ait elimizde bulunan herhangi bir görüntü yok. Ancak bir ışının kaynağı belirlenebilir ve oldukça veri içerir. Bu sayede onlardan gelen bir ışın tayfı incelenerek kütleleri, parlaklıkları, büyüklükleri, yüzey sıcaklıkları ve hangi yaşam evresinde olup ne zaman ölecekleri bile belirlenebiliyor. Yüzey sıcaklıkları bir yıldızın rengini belirler. En sıcak yıldızlar mavi-beyaz karışımı bir renkte, düşük sıcaklığa sahip olanlar sarı, turuncu ve kırmızı renklere sahip olur. Güneş'imiz sarı renkli hâliyle büyük akrabalarına göre düşük sıcaklığa sahip küçük bir yıldızdır. Bir gökcisminin yıldız olabilmesi için olması gerek kütle, Güneş'in kütlesinin %8.5'una tekabül eder. Ancak bu kütleye ulaşabilen gökcisimlerinin merkezlerinde bulunan çekirdekte nükleer reaksiyon başlar ve uzaya enerji saçmaya başlayabilirler. Bir önceki soruda bahsedilen kahverengi cücelerin yıldız yerine gezegen olmalarının sebebi yeterli kütleye erişememeleridir. Evren'in başından beri en çok bulunan hidrojen ve helyum elementlerinden oluşurlar. Yakıtları tükendiğinde de ölümleri gerçekleşir.


    33- Yıldızlar nasıl ölür?

    'Güneş'in sonu nasıl olacak' sorusunda uzun uzun anlattım. Ama her yıldız aynı ölüm süreçlerinden geçmez. Bu süreçler kütlelerinin büyüklüklerine göre değişir. Çok büyük kütleli yıldızlar küçük kardeşlerine göre çok daha hızlı ölür. Yani, ben çok büyüğüm, cehennem gibiyim, alayınızı yakarım, diyen bir yıldızın gazı hemen söner. Yıldızlar büyük kütlelere sahip olduğundan gezegen gibi gökcisimlerini bile kendilerine çeker. Ama merkezlerindeki bu muazzam kütleçekimi diğer cisimlere uyguladıkları gibi, kendilerine de uygularlar. Bu muazzam kütleçekime kendi yüzeyleri bile dayanamaz ve yüzeyleri içeri doğru çökmeye başlar. Bu çökmeyi durdurmak için merkezlerinde hidrojen yakıp helyum üretirler. Astronomik boyutlardan çıkarıp anlaşılabilecek bir örnek verirsem, saniyede 10 hidrojen yakıp 9 helyum üretirler. Kaybolan bu 1 tane hidrojen ortaya muazzam bir enerji çıkarıp dışarıya doğru ilermeye başlar ve çökmeyi durdurur. Bu bir dengedir. Güneş'imizden bize ulaşan ısı ve ışık enerjisinin sebebi işte bu '1' hidrojen farkıdır. Gerçi o, saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Çıkan enerji farkıyla çökmesini durdurur ve bu enerjiyi saçar. Peki büyük kütleli yıldızlar neden daha çabuk ölür? Bunu da insana uyarlayayım. Eğer küçük bir mideye sahipseniz daha az besin yakarak kendinize yeterli enerjiyi sağlarsınız. Ama büyük bir mideye sahip olursanız sürekli daha çok besin yakmaya ihtiyaç duyarak gittikçe kilo alırsınız ve bu oldukça sağlıksız ve kısa bir ömür anlamına gelir. -kamu spotu- Sağlıklı ve yeterli beslenin ve çok yaşayın, büyük kütleler yıldızların bile sonunu getirir -kamu spotu- Büyük kütleli yıldızlara geri dönersek büyük kütle demek doğal olarak daha büyük kütleçekim demektir. Dolayısıyla bu yıldızlar yüzeylerini çok daha büyük bir güçle çekmeye başlarlar. Dengeyi sağlamak için de daha fazla yakıt yakmaları gerekir. Tabii bu yakıtın bir sınırı olduğu için yakıtlarını çok çok daha çabuk tüketir ve nalları dikerler. Ölümleri esnasında artık dengeyi sağlamak için yakıt kalmadığından merkezleri içeri göçer ve süpernova denilen muazzam bir patlama gerçekleşir, parçalar uzaya saçılır. Ölmekte olan yıldızın ilk kütlesi 8-20 Güneş kütlesinden daha büyükse süpernova patlaması sırasında ortaya nötronlardan oluşan küçücük bir yıldız kalır. Buna nötron yıldızı denir. Ama ilk kütlesi 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız, süpernova patlamasıyla ömrünün sonuna geldiğinde, herkesin adlarını bildiği ama genel olarak ne olduğunu pek bilmediği bir şey ortaya çıkar: Karadelik!


    34- Karadelik nedir?

    Üstte nasıl ortaya çıktığı yazıyor. Şimdi, nedir, neyi kanıtlar, neleri etkiler? Öncelikle Newton'un kütleçekim teorisinden bahsetmek şart. 'Güneş nedir' sorusunda, eğer Güneş yok olsaydı karanlığa gömülmemizin 8 dakikadan biraz fazla bir süre alacağını söylemiştim. Newton'un teorisine göre ise Güneş birden yok olursa biz bunu kütleçekimsel olarak anında hissederiz ve yörüngeden çıkarız. Anında. Ancak Newton'dan yıllar sonra doğan, bir patent ofisinde çalışan ve sonradan dili dışarıda pozlar veren bir memurun bu konuyla ilgili sorunları vardı. Bu sorunun çözümünün adı Genel Görelilik olacaktı. O memur da hepimizin bildiği gibi Einstein'dan başkası değildi. Einstein'a göre ve sonradan kanıtlandığı üzere hiçbir şey ışıktan daha hızlı olamazdı. Buna kütleçekim etkisi de dahildi. Işığın bile 8 dakikadan fazla bir sürede katettiği yolu, kütleçekim etkisini nasıl anında katedebilirdi? Newton bazı konularda yanılıyordu. Bunu en basit şekliyle şöyle anlatayım, hatta sürekli paylaşılan bir film sahnesi de görmüşsünüzdür bununla ilgili anlamak için daha kolay bir örneği yok: İki arkadaşınız bir çarşafı alarak iki yandan tutsun, çarşafı ise uzay-zaman olarak kabul edelim. Uzay ve zaman olguları ayrı ayrı ele alınamaz. Siz de bu çarşafın tam ortasına küçük bir karpuz bırakın. Bu karpuz da Güneş olsun. Ne olur? Karpuz, çarşafı aşağı doğru çökertir ve kütlesiyle kendi etrafında bir şekil oluşturur. Şimdi bir mandalinayı çarşafın üstüne bırakın. Mandalina da Dünya olsun. Bu sefer ne olur? Mandalina, karpuzun çarşafta oluşturduğu eğrilere göre yol alır. Yani kütleçekim dediğimiz şey Güneş'in, kendi Güneş sistemimiz içinde en büyük kütleye sahip gökcismi olmasından dolayı uzay-zamanı diğer cisimlere göre çok daha bükmesi ve diğer gökcisimlerinin de bu bükülmenin oluşturduğu eğrileri takip etmesidir. Einsten'in teorisinden sonra bakış açısı tamamen değişmiş ve bazı sorulara cevap verilebilmiştir. Genel Görelilik teorisinden hemen sonra karadeliklerin varlıkları kuramsal olarak öngörüldü. Mesela Samanyolu içindeki milyarlarca yıldızın takip edeceği bir eğriyi yaratabilecek kadar, yani uzay-zamanı bu derece bükebilecek kadar muhteşem kütleli bir yapı olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda hacminin çok küçük olması gerekiyordu. Çünkü uzay-zamanda bu derece bükme yaratabilecek bir kütleye sahip olan nesne, eğer kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı onu hemen keşfedebilirdik. Mesela Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelik 4 milyon Güneş kütlesine sahiptir. Oha çekenler için, aşağıya bıraktığım karadelik belgeselinde 10 milyar Güneş kütlesine sahip karadeliklerin bile anlatıldığını belirteyim. Eğer 4 milyon Güneş kütlesine sahip bir yapı, kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı ilk fark edeceğimiz şey bu olurdu. Ama hayır, bildiğimiz en büyük yıldızlar bile böyle bir kütlenin, ufacık denebilecek bir oranını asla sağlayamazdı. Bu yapı, çok küçük bir hacmin içinde inanılmaz bir kütleye sahip olmalıydı ve bu yüzden de uzay-zamanı bükmeyi geçin, çarşaf örneğindeki çarşafı delip geçmeliydi. Karadeliklerin yaptığı şey budur. Uzay-zamanda bir delik açılan yerlerdir. İçlerine dair sadece teoriler var. Pratikte ne olduğunu bilmemizin imkanı hiç yok. O yüzden karadelikler, uzay-zamandan bağımsız yerlerdir. Orada bilinen kanunların hiçbiri işlemez. Tıpkı Bing Bang gibi tekilliktirler. Filmlerle birlikte oluşan yanlış algıdaki gibi korkunç şeyler değildir. Aksine yıldız üretimine en büyük katkıyı sağlarlar. Öyle ne var ne yok içine çekmezler. Olay ufku denilen bir sınırları vardır. Bu sınıra girmedikçe problem yok. Olay ufku, karadeliği bir küre gibi sarar. Bu 'olay ufku' çok geniş değil. Örneğin; Güneş'in yerine 10 Güneş kütlesine sahip bir karadelik koyduğumuzu düşünelim. Bu karadeliğin olay ufku anca 30 km falan oluyor. Isı veya ışık gibi faktörler olmasa hiçbir şey anlamadan, sorunsuz bir şekilde bu karadeliğin çevresinde dönmeye devam ederdik. Ancak bir karadeliğin olay ufkuna girilirse ne olur? Bir kütlenin kütleçekim etkisinden kurtulabilmek için sahip olunması gereken bir hız vardır. Bu hıza 'kaçış hızı' denir. Örneğin; Dünya'dan kaçış hızı saniyede 11,2 km'lik bir hızdır. Güneş'in kütlesinden kaçış hızı saatte 2,2 milyon km'dir. Kütle büyüdükçe kaçış için gereken hız da artar. Ama karadelikler muazzam kütlelere sahip olduklarından, kaçış hızı için en yüksek hıza, yani ışık hızına sahip olsanız bile onlardan kaçamazsınız. Zaten ışık bile karadeliklerin olay ufkundan kaçamaz. Adı üstünde karadelik. Gözlemlemek aşırı zordur. Hatta bir ara imkansız olduğu düşünülüyordu. Ama 2019 yılında çekilen ilk karadelik fotoğrafları kamuoyuna sunuldu. Dalga geçenleri hiç sallamayın. O flu fotoğraf muhteşem ötesi bir şey! Muhteşem ötesi!

    Süper kütleli karadelik belgeseli: https://youtu.be/bXgLUx8DT7A
    Karadelikler belgeseli:
    https://youtu.be/hocG9_ImTv4


    35- En yakın yıldızlar hangileridir?

    Soru yakın kelimesi içerse de tabii ki astronomik olarak yakın. Güneş'imizle bile aramızda 150 milyon km vardır. Saatte 1000 km hızla giden bir uçakla 150 milyon km'yi katetmek, bir an bile hız kesmediğiniz takdirde 17 yıl sürer. Güneş'ten sonra en yakınımızdaki yıldız, 'Güneş nedir' sorusunda ortadan yok ettiğim Proxima Centauri’dir. 4.2 ışık yılı uzaklıktadır. Bulunduğu noktaya aynı uçakla gitmeye kalkarsanız zaten gidemezsiniz. Bu yıldızla aramızdaki mesafeyi uçakla katetmek 4.5 milyon yıl sürer. Hızı saatte 250.000 km olan bir araçla bile ancak 18.000 yıl sonra varırsınız. Bizden 10 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen ve hızla bize yaklaşan Ross 248 isimli yıldız, yolda başına bir şey gelmezse 33.000 yıl sonra bize Proxima'dan daha yakın olacaktır. Samanyolu'nda yıldızlar arasındaki mesafe ortalama 5-10 ışık yılıdır. Güneş'imiz gibi yalnız yıldızlar çok azdır. Yıldızlar genelde çift, üç ya da daha fazla sayıdaki gruplar hâlinde takılırlar. Örneğin; Proxima'dan sonra bize en yakın yıldız ikili bir yıldız sistemidir. Alfa Centauri sistemi olarak A ve B diye adlandırılırlar. Proxima da bu ikisinin çevresinde döner zaten. 10 ışık yılı yarıçapındaki bir küre içini baz aldığımızda çevremizde sadece 11 tane yıldız vardır.


    36- Gökada nedir?

    'Kaç gezegen var' sorusu altında bu sorunun cevabından bahsettim. Gözlemlenebilir Evren'de sayılarının, 2011 yılında yazılan bu kitapta 125 milyar olduğu yazıyor. Ama Hubble'dan alınan son verilerle yapılan hesaplamalara göre gökada sayısı 2 trilyona fırladı. O da gözlemlenebilir kısmı olarak tabii ki. Sayılar iyice manyak bir hâl almaya hiç şüphesiz devam edecek. Gökadalar farklı büyüklüklerde bulunuyor. Dolayısıyla içlerinde farklı yıldız sayıları barındırıyorlar. Birkaç milyon yıldız içeren oldukça küçük gökadalar bulunduğu gibi, içlerinde trilyonlarca yıldız barındıran gökadalar da mevcut. Samanyolu'nun çapı 100.000 ışık yılıdır. Aslında cüce kategorisinde bir gökadadır. Geçen yıl, Samanyolu'nun, hesaplamalardan en az 2 katı büyüklükte olabileceği anlaşıldı. Samanyolu'nun büyüklüğü hesaplanırken sadece en parlak yıldızların dizildiği disk şekli baz alınarak hesap yapılıyordu. Ama dümdüz bir disk yerine buruşuk bir yapı içerdiği anlaşıldı. Yani bizim göremediğimiz karanlık bölgelerinin olma ihtimali çok fazla. Ama iki katına çıksa bile yine cücelikten kurtulamıyor. Daha büyük galaksilerin çapı 6.000.000 ışık yılını bile buluyor. Gerisini siz hesaplayın. Bir çoğunun merkezinde bizim gökadamızda olduğu gibi, süper kütleli bir karadelik bulunur. Gökadanın içindeki cisimler de bu karadelik çevresinde döner durur. Gökadaların şekilleri de birbirinden farklı. Üç çeşidi var: elips, sarmal ve düzensiz. Sarmal gökadalar da kendi içinde normal ve çubuk olarak iki çeşittir. Samanyolu'muz çubuklu sarmal bir gökadadır. Daha önce birleşen gökadalar olduğu biliniyor. Bize en yakın galaksi, 2 milyon ışık yılı civarlarında bulunan Andromeda gökadası. Birbirlerine büyük bir hızla yaklaşıyorlar. Tahmini 4 milyar yıl sonra çarpışacaklar. Bu çarpışma da 4 milyar gibi bir süre boyunca devam edecek. Bu kitap yazılırken Andromeda Galaksisi tahminlerde bizden birkaç kat büyüktü. Ama buruşuk bir yapıda olduğumuzun ortaya çıkması ve Andromeda hakkındaki son hesaplamalardan sonra, iki galaksinin çok yakın büyüklüklerde oldukları ortaya çıktı. Ama bizim merkezimizdeki süper kütleli karadelik 4.4 milyon Güneş kütlesine sahipken Andromeda'nın karadeliği ise 100 milyon Güneş kütlesine sahip. Andromeda çok daha ağır ve büyük olduğu için hüüüüp diye içe çekilen bizim galaksimiz olacak. İki karadelik birleşip tek bir karadelik hâline gelecek. Yıldızlar arası boşluk çok olduğu için, bu ilk akla gelen düşünce gibi, her iki galaksideki tüm yıldız ve gezegenlerin toz duman olacağı anlamına gelmiyor. İki galaksinin iç içe geçmesi şeklinde bir çarpışma olacak. İki galaksi de milyarca yıldız ve gezegen kaybedecek ve canlıların hayatta kalamayacağı ışınlar yayılacak. Ama her iki galaksinin içindeki tüm cisimlerin infilak edeceği ve toz hâline geleceği yok. Zaten bu zaman dilimine gelmeden insanlar başka bir gezegene kaçamazsa bunları dert etmelerine gerek de olmayacak. Güneş'imiz ölüm evresine çoktan girmiş olacağı için, bu çarpışmadan çok önce Dünya'da yaşam zaten çoktan bitmiş olacak. Bu birbine yaklaşan iki gökadaya bakarak gökadaların sabit olmadığı zaten anlaşılabilir. Birbirlerini çekerler ve küme gökadaları denilen ve birçok gökada barındıran bölgedeki gruplar birbirlerini etkilerler. Birçok gökada kendi ekseninde döner ve evrenin sürekli genişlemesinden dolayı uzay tarafından ileri taşınır. Yani ileriye doğru bir hareketleri de mevcut.


    37- Samanyolu nasıl bir gökadadır?

    Çubuklu sarmal bir gökadadır. Bu kitapta büyüklüğünü anlatmak için verilen örnekte; Güneş Sistemimiz (yani Güneş'imizin etrafında dönen, 8 gezegen ve diğer ne kadar gökcismi varsa hepsi dahil) bir müzik CD büyüklüğündeyken Samanyolu bir Dünya büyüklüğündedir. Tabii bu kitaptan sonra keşfedilen buruşuk yapının ardından iki dünya büyüklüğündedir. İçerisinde keşfedilen en yaşlı yıldız 13,2 milyar yaşındadır. Yani gökadamız, Evren'den sadece 600 milyon yıl daha genç. Samanyolu'nu 130.000 ışık yılı çapında hale denilen bir yapı kuşatır. Bir de karanlık hale vardır ki o çok gizemli ve çok büyüktür. Karanlık hale'nin kütlesi, Samanyolu'nun toplamından 10 kat daha fazla kütleye sahiptir. Merkezindeki karadeliğin çevresinde tüm gökcisimleri döner. Güneş Sistemimiz de dahil. Üstelik saniyede 250 km hızla döner. Bir tur 250 milyon yıl kadar sürer. Bu karadeliğin çevresinde bu zamana kadar 20 tur falan attık.


    38- Yerel grup nedir?

    Samanyolu'nun dışına çıkınca karşılaşılan bölge artık Evren denilen yerdir. Gökadalar, kütleçekim sayesinde başka gökadalarla birlikte gruplar oluşturur. Küçüklerine grup, büyüklerine küme denir. 50 gökada altına grup, 50-1000 arasında gökada birlikteliklerine de küme denir. Biz 46 gökada içeren ve içinde bulunduğumuz için 'yerel grup' olarak adlandırılan bir gökada grubunun içindeyiz. Yerelliğe bak.


    39- Evren’in büyük ölçekli yapısı nasıldır?

    'Büyük resmi' görebilmek adına oluşturulan, en küçük parça olarak gökadaların kabul edildiği ve içinde trilyonlarca yıldız bulunan gökadaları sadece birer nokta şeklinde gösteren harita ve modellemeler oluşturuldu. Ama bu kitap yazıldığında tahmini gökada sayısı 125 milyar civarıydı. Şu an 2 trilyon. O yüzden büyük ölçeği daha küçük bir bölgeye (birkaç milyar ışık yıllık) indirirsek süper küme gökadalar, küme gökadalar ve gökada grupları ipliksi bir yapıyla sanki birbirine bağlıymış gibi, zincir ya da yaprak şeklinde bir görüntü ortaya çıkarıyor. Merkez olarak belirlenecek bir yapı yoktur. Her yere de eşit dağılmış homojen bir görüntü ortaya çıkar.

    Diğer soruları uzunluktan dolayı site kabul etmediğinden yoruma bırakıyorum.
  • 560 syf.
    Şu an bu incelemeyi yazarken ne kadar zorlandığımı kimse anlayamaz sanırım. Bundan yaklaşık beş sene önce Wattpad'i ilk defa duyduğum zamanlarda siteye girip üye olmuştum ve Kiraz Mevsimi isimli bir hikayeyle karşılaşmıştım. O zamanlar bitmiş hikayelerin bile 2-3 milyon okunması büyük olaydı çünkü daha yeni yeni yayın evleri işin içine karışmıştı. O zamanlar henüz tamamlanmamasına rağmen Kiraz Mevsimi'nin 30 milyon üzerinde okunması vardı ve giderek artıyordu. Kitap bitmeden önce basılacağına emin olduğumdan yarım kalmasın diye okumayı reddettim uzun bir süre ve satın alıp okurum diye düşündüm. Tabii o gün bir türlü gelmeyince ve sabırsızlıktan öleceğimi fark edince Wattpad'in altını üstüne getirdim ama kitabı bulamadım. Çünkü adı Benimle Yan olarak değiştirilmişti ve 60 milyonun üzerinde okunması vardı. (Şu an ise 146 milyonun üzerinde okunmayla Wattpad Türkiye'nin en çok okunan kitabı.) Heyecanla kitabı milyonlarca kez okurken benim yaşlarımda bir genç kızın bu kadar iyi bir mizah anlayışına sahip olması ve bunu başkaları üzerinden bu kadar iyi yansıtabilmesine hayran oldum hala da çevredeki tek Grinch ben olduğumdan hayran kalmaya devam ediyorum.

    Benimle Yan, ya da Kiraz Mevsimi, hayatımı kurtardı diyebilirim. Tek bir bölümü ile bile beni kahkahalarla güldüren başka bir kitap okumadım bu güne kadar ve okuyabileceğimi de zannetmiyorum. Tabii Beyza Özaydın daha komiğini yazmazsa. Gerçekten bu kitap olmasaydı lisede hayatta kalamazdım sanırım ve son dört-beş yılda okuduklarıma eklediğim kitapların sayısı da bu kadar büyük olmazdı muhtemelen. Oda arkadaşlarım, öğretmenler ve öğrencilerden gördüğüm zorbalıklara rağmen akıl sağlıma hala sahipsem bu Benimle Yan sayesinde oldu ve ne kadar büyük kusurları olursa olsun bu kitap her zaman gözümde en kusursuz olan kitap olarak kalmaya devam edecek bu nedenle.

    Yazar her ne kadar kitabı ilk yazdığında çok genç olduğundan dolayı kitap olarak çıkarmayı reddettiğini söylese de bir gün kitabı ellerime alıp okuyacağımı biliyordum ve beş yıl gecikmeli de olsa sayfalarını çevire çevire, altlarını çize çize okumak çok iyi geldi. En güzel yerinde kesilmiş ama ikinci kitap ne zaman çıkarsa çıksın onu da aynı heyecanla sanki hiç okumamışım gibi okuyacağım. Umarım Beyza Özaydın bunun gibi güzel hikayeler yazmaya devam eder, çünkü ben kesinlikle yazdıklarını okumaya devam edeceğim.

    Bu kadar kitabın benim için öneminden bahsettim ama biraz da tabii ki gördüğüm kusurlara değinmek istiyorum. Daha sonrasında bol bol sevdiğim yerlerden de bahsedeceğim.

    Kitapta Selin'in babasının hastanede olduğu öğrenilen bölümde Selin'in daha önce geçirdiği kazadan bahsediliyor. Wattpad'deyken Masal'ın Selin hakkında bilgi topladığı bölümler vardı ancak kitaba eklenmemiş bu bölümler. Bu nedenle Selin karakteri biraz içi boş kaldı kitap boyunca. Bu kitap için pek sorun olmasa da gelecek kitaptaki önemi göz önünde bulundurulursa biraz sorun çıkacakmış gibi geliyor. Aynı zamanda bu Egemen'le ilgili de geçerli. Masal'ın ortadan kaybolduğu bölümlerin Masal'ın ağzından olduğu kısımlar da vardı yine Wattpad'de ve kitapta sadece Ayaz'ın ağzından olan kısımlar eklenmişti. Egemen'in sonraki kitaptaki önemi ve Masal'ın Ayaz'a tepkileri ile ilgili oldukça önemli bölümlerdi. Umarım diğer kitapta bu boşluklar doldurulur. Ayrıca bu kitapta da Wattpad'de de Ayaz'ın ölen kardeşi, Anıl'ın deyimiyle İrem bacı ve Atalay'ın atılanların atıldığı okuldan atılması ile ilgili hiçbir şey anlatılmamıştı. Umarım ikinci kitapta bu boşlukların hepsi dolar ve beş yıllık merakım son bulur.

    Kitapta yapılan en sevdiğim değişiklerden biri Anıl'ın çok daha önce kurguya eklenmesi oldu. Belki gıybet çıkar diye cebinde çekirdek taşıyan bir kanki tabii ki de bu kitapta bolca yer almalıydı. Ayrıca Alev'in tatil bölümlerinde çok bulunmamasını sevdim, karakterin geleceğini düşündüğümde böyle olması çok daha mantıklı. Ama tatil bölümleri bu nedenle oldukça kısalmış ve bunun kurgu açısından kötü olduğunu düşünüyorum, başka bir şeylerle doldurulmuş olsaydı keşke o kısımlar çünkü Ayaz olması gerekenden çok daha kısa sürede yola gelmiş oldu bu yüzden.

    Ayrıca yazarın bazı komik olmak yerine kırıcı olan esprileri de çıkarmasına memnun oldum. Kitaba yakışmıyordu. Kitapta yine de bolca küfür ve argo olduğunu da belirtmeliyim ancak. Kurguda bu tarz ifadelerden hoşlanmıyorsanız kitaptan uzak durmanızı tavsiye ederim.

    Başka nelerden bahsedebilirim diye düşünürken yine Masal'ın ortadan kaybolduğu anlardan sonrası aklıma düştü. Olayı çok çabuk es geçti yazar, sonraki bölümlerde Masal'ın o korkusundan bahsedilmeliydi. O kadar çabuk unutulmamalıydı. Ayrıca Hande'den de sürekli en yakın dost diye bahsedilmesine rağmen kendisine kitapta pek rastlanmaması mantıksızdı. Umarım ikinci kitapta bol bol Hande'li kısımlar olur.

    Ama her şeye rağmen benim için oldukça eğlenceli ve güzel bir okuma oldu. Yeniden ergenlik zamanlarıma dönüş yapmış oldum ve ne kadar uzun zamandır Damon hakkında bir şey duymamış ya da flappy bird oynamamış olduğumu fark ettim. Bolca nostalji yaptım yani okurken, oldukça eğlenerek.

    Kapaktaki illüstrasyona bayıldığımı belirtmeliyim ayrıca, turuncu bir şeyler görmeyi beklesem de harika olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Aklıma Ayaz'ın Wattpad'deki bölümlerde söylediği "Aşkımızı anlatan bir kitap yazmaya kalkışsam kesinlikle her sayfa otuz birinci sayfa olurdu, cildi turuncu renkte olurdu ve her cümlenin sonunda 'öpüşelim' yazardı. Ayrıca muhtemelen cümlenin tek kısmı sonu olurdu." kısmı geldi. İkinci kitapta yanına hediye olarak böyle küçük bir kitapçık yapsalar poster yerine çok daha güzel olur diye düşünüyorum. Umarım bu tarz bir şey yaparlar.

    İkinci kitapla ilgili son birkaç şey söyleyerek incelemeyi bitireceğim çünkü yazmak istediğimden çok daha uzun bir inceleme oldu.

    Kitap 2013'te yazılmaya başlandığı için o zaman popüler olan şimdi popülaritesi çoktan geçmiş olan pek çok şeyden bahsediyor. Yazarın fazladan özel bölümler ekleyeceğini de biliyorum ikinci kitaba. Umarım bu özel bölümleri eklerken aslında hikayede bir ay geçmiş olmasına rağmen 5-6 yıl sonrası ile ilgili şeyler eklemez. Ama eklese bile yine gülerek ve eğlenerek okuyacağıma eminim. Çünkü beş yıl sonra hayallerim gerçekleşerek elime alıp okuma imkanı bulabildim Benimle Yan'ı sonunda. Kurguda argodan ve küfürden rahatsız olmuyorsanız ve hızlı bir şekilde okunan oldukça eğlenceli ve badboy'u olmayan bir gençlik kitabı arıyorsanız Benimle Yan'ı okumanızı tavsiye ederim.
  • 384 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İyiki okudum dediğim kitaplardan oldu ve en'lerim arasına hızlı bir giriş yaptı.
    Kesinlikle her anne baba okumalı..

    Hatta size bu konuda ufak bir önerim var, tabiki öncelikle siz alın ve okuyun.
     Sonra hani yeni evlenen yada hamile bir arkadaşınıza,hayırlı olsuna giderken yada bir davete  'aman elim boş gitmeyeyim şuradan bir kilo tatlı yada mutfak eşyası alayım'cılardansanız artık tatlı,hediyelik eşya yerine şu kitabı götürün derim...

    Belkide o evdeki yavrucağın namazların da sizinde iziniz olur

    Ne demişti Efendimiz(sas);
    “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir.”


    Gelelim uzuuunn özetime(kitap 383 sayfa olunca o kadar uzun değil aslında)


    Namazla büyüyen bir çocuk istiyorsak;








    DAHA ÇOCUĞUMUZ OLMADAN ÖNCEKİ NAMAZ EĞİTİMİ


    Ilk namaz eğitimimiz duamızdır.

     Daha doğmamış olan çocuğun ibadet terbiyesi önceki neslin duası ile başlar.



    Hatta eş seçerken dindar ve ahlaklı olanını seç diyen Resulullah'ın dediği gibi taa eş seçiminde dikkat etmeliyiz..



    Unutmayalım neslimizi ya namaz nesli olacak ya da namazı zayi edip şeytanın ve arzularının peşi sıra giden bir nesil olacaktır.



    Bir namaz kahramanı yetiştirmek istiyorsak daha o bebeği taşırken seccade başındaki zamanlarınızı kıymetini bilmeliyiz. Onun ilk tanıştığı namaz; bizim karnımızda yaptığımız Rüku ve secde ile başlar ve bu ölene kadar devam eder.

    Sonra her Yaşın Ayrı ayrı terbiyesi vardır.


    Neyi nasıl öğretmeliyiz önce  bunu öğrenmemiz gerekir;

    İlk olarak inanç eğitimi.

    (Çocuğa inanç eğitimi verirken kısa net cevaplar, ilimden çok inanç içerikli cevaplar vermeli, daha soru oluşmadan önce, çocuğa Allah'ı doğru bir şekilde tanıtmaya çalışmalıyız.) Bunu için önce kendi heybemizi doldurmaliyiz..



    Unutmayalım;Allah hakkında doğru bilgileri biz öğretmezsek, çevremizdeki herhangi biri ona inanç hakkında yanlış bilgiler öğretmekte gecikmeyecektir. 

    (Yeter ki koyunun başı başı olsun çobanlık için herkes sıraya girer)



     Ve unutmayalım ki örnek biziz. Eğer bizim gözlerimiz Allah dendiğinde parlamıyor da, para dediğinde ya da şöhret dendiğinde parlıyorsa çocuğun Allahı tanıması çok zordur. Daha evladımız doğmadan gözlerimizin neye parladığını kontrol etmeliyiz?



    Ebeveyn olarak doğru hedef koymalıyız. Hem kendimize hem de çocuğumuza…



    Dikkat etmemiz gereken husus; çocuktan önce kendimize düzeltmek olacak yoksa Allah'ı yanlış tanımaya sebep olabilecek bazı unsurlara onları itebiliriz. Bunlar aşırı zenginlik hayalleri, Şöhret akıntısı ve bitmek bilmeyen-olmadık isteklerdır. Çünkü vaktinde çocuğun içindeki Allah'ı arayan manevi açlığı doldurmazsak ilerde cocuk bu açlığı aşırı zenginlik veya şöhret hayalleri ile doldurmaya çalışılır.



    Sözlü akait eğitimi için çocuğa Rabbin kim? Dinin ne? Seni kim yarattı? niçin yarattı? bu soruları sorup cevaplamalıyız.(Bu konularda olası sorulara hazırlık yapmalıyız)



    Akaid eğitiminden sonra ibadetler ve namaz geçmeliyiz.



    Namaz eğitimi sırasında aşırı serbest ve ihmalkar olmamalıyız.

    Unutmayalım  anne-babalar olarak biz hayatımızda neyi eksik bırakmışsak, çocuğumuz o konuda eksik kalacaktır.

    Sonrasında ise bu çocuk niye böyle diye yakınmak hiçbir şeyi değiştirmez… çünkü bunun kaynağı ihmalimizdir. (Yani bizim çocuksuzken ki halimiz, ibadetlerle ilişkimiz bile çocuğumuzu etkileyecektir)



    Rad Suresi 28. Ayette; 'onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur' ayeti çocuk yetiştirirken de bize örnek olmalı çocuğun her dönemde zikirle muhatap etmeliyiz.(taa karmızdayken başlayarak)





    0-3 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    Yeni doğan bebeklere; ezan okuruz. Bu ona secde eğitiminde hayatı boyu rehberlik ediyor.

    Bu ezanla "ey küçük bebek Sen dünyaya ne için geldin biliyor musun? Sadece bu çağrıya icabet etmek için geldin, başka bir gayeye bunun önünü asla geçirmeyesin, başka şeyler için namazını asla terk etmesin, Allah'ın arzusu önünde başka Arzuları geçirmesin" demektir..



    Daha sonraki yeni doğan sünnetleri; tahnik,Akika kurbanı,saç tıraşı ve ağırlığınca altın, isim koyma, emzirirken duygularımıza ve yiyeceklerimizde haram karıştırmama ve bol bol dua..




    0-3 yaş döneminde; çocukların etrafı keşfederken bazen zarar verebilecek unutulmamalı, çocuğumuzu korumalıyız, onun ritmine ayak uydurmalıyız, yapabileceği işlerde desteklemeli zararlı örneklerden korumalıyız.



    Kendimizi güzel örnek yapmalıyız, yanında dedikodu ve ahlaksızlık içeren hiçbir konuşmaya yer vermemeliyiz.

    Bu açıdan televizyona çok dikkat etmeliyiz.



    Çocukların ibadetlere karşı isteksiz ve gevşek insanlarla vakit geçirmemesi için elimizden geleni yapmalı bu konuda tedbirler almalıyız.



    Eğer çocuğun yakınlarında olumsuz etki bırakmasından endişe ettiğimiz biri varsa o zaman çocukla kuracağımız yakınlık dozunu daha fazla artırmalıyız.

     Burda yeterince iyi olursak, çocuk sevinç ve coşkuyu anne ve baba ile hissettiği sürece dışarıdaki olumsuz etkiler zaman içerisinde önemini kaybeder.



    Çocuğumuzu eğiten bizim duygularımızdır.

     Yani sen sevinçle namaza gidip, huşu içinde namaz kılıyorsan, Ramazanı sevinç havasında yaşıyorsan, zikrederken evladını seni görüyorsa bunlar ona çok güzel duygu geçişleridir.


    Çocuk ilk konuşmaya başlayınca eğitimde başlamalıyız.(la ilahe illallah?Allah ismi,esma-ül Hüsna önceliğimiz olmalı sonrasında Allah'ın rahmeti gördüğümüz her şeyden örneklendirerek Tefekkürü öğretmeli, yine beğendiği şeyler üzerinden Allah hatırlatmalıyız.

    Allah'ın sınırsız gücüne dikkat çekmeliyiz.

    Burada dikkat etmemiz gereken bir husus biz Allah'ı doğru temsil edemezsek çocuk Allah'ı yanlış tanıyabilir. Ve Allah'ı yanlış tanımak başkalarına yanlış tanımaya da benzemez bunun için Lokman Hekim'in oğluna nasihatleri bizim için çok güzel örnektir.)





    3-6 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    3-6 yaş döneminde; bu yıllar onun kişiliğinin şekillendiği yıllardır.

     O yüzden buradaki kusurlar geri dönüşü olmayan zararlar doğurur.

    Bunun için ailemizde belirgin bir İslami atmosfer olmalıdır.

    Çocuğu Kur'an'a özendirmeliyiz,evladımız bizi 5 vakit nafile ve gece namazları kılarken görmeli.



    Bebeklikten başlayıp 6 yaşa kadar dönemde çocuk sevgiye doyurulmalı.

    Sevgi, bağlanma, saygı gibi asli duyguları düzgün yerleştirmeliyiz ki ileriki yaşamında bütün hayranlık ve ilgisini Allah'a yöneltebilsin..

    Bunun için sevdiğimizi açıkça söylemeli, kucaklayıp öpmeli, başlarını okşamalıyız.



    6 yaşına kadar öğrendiği şeyler sonraki hayatının binasının temeli olacağı için bilinçaltı çok güzel doldurmaliyiz.



    Bizim kıldığımız namazlar izletilmeli,bunları bilinçaltına kaydetmesine izin verilmeli, yanında dualar, cemaat ve  huşu içinde kılınan namazlar, abdest ve namaza konu alan çeşitli kitaplar, namaz içerikli hadisler için yazılan defterler, oyunumuzda namaza önem veren oyunlar, namaz içerikli şiirler ile çocuğun bilinçaltı doldurulmalı.


     


    İlk konuşmaya başlayınca la ilahe illallah sonrasında kur'an-ı Kerim'den İsra 111 ayeti ezberletmeliyiz.



    Ibadet eğitiminde önce kime ibadet edileceği öğretmeliyiz ve burada yavaş ama temkinli ve sağlam adımlarla gitmeliyiz. Bir seferde bütün bilgileri yüklememeliyiz.



    İlk eğitim " la ilahe illallah"tan başlamalı dedik yani çocuğumuz;

     Allah'tan başka yaratan rızık veren ve gözetip idare eden olmadığına inandırmalıyız(yani rububiyetin sadece Allah'a ait olduğunu bilmeli)


    Yaratan Allah olduğuna göre bütün hayatımızı onun istediği gibi yaşamak zorunda olduğumuzu başka seçeneğimiz olmadığını bütün hayatımızın ibadet olduğunu bilmeli(Yani uluhiyetin Allah'a ait olduğunu kabul etmeli.)

    Esmaül Hüsna ile Allah'ın bütün isimleri sıfatları örneklendirilmeli.

    Burada Peygamberimizin yeğeni olan Abdullah ibni Abbas adındaki çocuk sahabe ile yolculuğundaki hadisi şerifi rehberimiz olmalı.

    Öncelikle Emir ve yasaklara mutlaka riayet etmesi gerektiğini öğretmeliyiz.

    Yani; eğer Allah sana bir nimet vermeyecekse bütün insanlar bir araya toplansa da onu elde edemeyeceğini,ne beklersen Allah'tan beklemelisini ve sadece Allah'tan korkmalısını, Allah dilemedikçe kimsenin zarar veremeyeceğini sürekli hatırlatmalıyız. Ayrıca Ümit sevgi ve korku bunları önce kendimizi iyice anlayıp sonra çocuğa bunları güzelce aktarmalıyız.



    Evde abdest ve namaz içerikli piyes ve dramalar oynamalı,Kur'an öğretme, evde peygamber ve sahabe sevgisi ile karakterlerinin oturmasını sağlanmalıyız.

     Akıllı telefon ve tabletlerden uzak tutmak ve evimizde sürekli açık duran sohbet dersleri çocuğun eğitimi için çok önemlidir, unutmayalım.


    Bu yaşta ayrıntıya girmeden her şeyin genel hatları öğretmeliyiz.

     Kısa açıklamalarla telkin yeterlidir. Gün içerisinde sık sık namaz bizim en önemli görevimizdir,müslüman olduğumuz için namaz kılarız gibi kısa cümleler kurarak kesin mesajlar göndermeliyiz.


    Çocuğun bir oyun gibi bizi taklit yeteneğinden namazda abdest ve diğer ibadetlerde faydalanmalıyız..


    Onunla namaz içerikli oyunlar oyun oynamalıyız tek başına oyuna terk etmemeliyiz.



    7-9 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    7-9 yaş arasında;

     rol model olmalıyız. Çünkü bu yaşta çocuk etrafta olup biteni ilk kez anlamaya başlar.

    7 yaşında ilk namaz ile tanıştırmalıyız.

     Bunu yaparken namaz günü adıyla yaş pastalı özel bir kutlama ilanı yapılmamalı.

    Çünkü namaz tek kişilik bir eylemdir ve iç alemde beslenir. Namaz günü yapıldı diye namaza ihtimamı gösterilmesini beklememeliyiz. Ayrıca çocukta anlık oluşturulacak doyum onun namaza ihtimam göstermesine mani olabilir,gelen davetliler tarafından henüz hak etmediği takdiri gören çocuk iç doyuma ulaşabilir ve namaz günlerinde abartılı takdir ve şişirilmiş itibar egoyu dengesiz bir şekilde besler.Bu da çocuk için doyum olabilir.

     Çünkü namaz 1 günlük pasta toplantısı olmanın çok uzağında Ömürlük bir eylemdir.



    Ilk namaz olarak sabah namazı olabilir.Çünkü güneşin doğuşuna yakın olan vakitler en kıymetli vakitlerdir.Bu yüzden bu uygulama faydalı bir uygulama olur.


    Erkek çocukları için ilk namaz camide kaldırılması da güzeldir.


    Çocuğa namaza götüren şey şölen ya da etkinlik değil namaz kılan ev halkını görmesi ezanın dinlenmesi ve cemaat olmalıdır.


    Çocuğumuza sağ ve solundaki meleklerin tanıtmalıyız.



    Anne-baba olarak  çocuğun ibadete ihtiyacı olduğunu unutmamalı ve ertelememeliyiz..



    Çocuğumuza gününün nasıl geçtiğini anlatmayı adet haline getirtirsek, sonrasında Allah'a tekmil vermeye alıştırılır. (Yani çocuk namazla Allah'a ifade vermelidir.)



    8-11 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ



    8 -11 yaş arasında;

    Artık Çocuklar namaz kıl çağrısından çok namaz kılış şekli ile ilgili bir yaşa gelmiştir.


    9 yaş çocuk eğitiminde kilit yaştır. Eğer anne baba olarak biz  ibadette aksaklık yaparsak,çocuğun manevi dünyası tamamen sarsılır.

    Anne baba olarak en büyük derdimiz namazsa çocuk da bunu dert edinir…



    10 yaş çocuğun gördüğü ve seçip beğendiği değerlere sıkıca bağlanma yaşıdır artık soyut işlemlere geçilmeliyiz.


    Cennet cehennem melekler gibi görünmeyen alemde ki bütün her şeyi yeniden anlatmanın tekrar bilgilendirmenin faydası olacaktır.Çünkü bu yaşta daha iyi anlayacaktır. Niçin namaz kıldığını,kılmayan kimsenin nasıl bir sonuna karşılaşacağını önceki anlatımlardan daha gerçekçi bir üslupla anlatmamız gerekmektedir.



    Anne baba olarak henüz mesul değil yanılgısına kapılmamalıyız.

     Çocuğu doğduğu andan itibaren ibadet aşkıyla büyütmeliyiz.



    Nasıl olsa büyünce kılacak gibi bir yanılgıya da asla düşmemeliyiz.

     O büyüyünce kılacak peki sen ne yapacaksın?Senin anne babalık görevini ne olacak?

     


    10 yaşa özel tavsiyeler;

    Öncelikle sınırsız sevgi ve merhamet yani sağlıklı iletişim kurmalıyız. Çünkü Rahman'a itaate çağırmak ancak rahmetle olur.



    Namaza çağırırken kullanılan ses tonu ile dikkat gerekir sabırla davranmalıyız.

    'Kalk hemen namazını kıl' yerine 'Vakit girdi yavrum haydi namazımızı kılalım'.

    'Senin namaz kılacağın yok ben hatırlatmasam,geçip gidiyor' yerine 'bakalım namazı ilk hangimiz hatırlayacak?'

    ' Aklın başında bile değil namaz vakitlerini bile bilmiyorsun' yerine 'namaz vakitlerini bilmemen çok normal Ben de senin gibi iken bilmezdim ama ara sıra saate bakıversen bence benim öğrendiğim yaşlardan daha önce öğrenebilirsin'tarzında daha olumlu yaklaşımlarla namaza sevk etmeliyiz.



    Disiplini elimizden bırakmamalıyız. Ne gevşek ne de çok sıkı bir disiplin olmalı bu.



    Doğru disiplin yönteminde; ne sürekli kontrol edici bir baskı vardır nede kuralsızlık ve aşırı özgürlük..

    Çocuk sorumluluklarını bilir, evde kendisini ne patron olarak hisseder ne de silip kalır.

    Disiplin otorite değil rehberliktir,kurallar belirlenmeli çocuk uygulama konusunda fikir vermelidir,çocuğa aile içinde görev ve sorumluluklar verilmelidir, çocuğun öğrendiği doğrulara kendisinin sahip çıkmasına teşvik edilmeli ona serbest alan verilmelidir, rehberliğe devam ederek tabii ki çocuğa olduğu gibi sevilip kabul gördüğünü anlamalı ki anne babasının kendisini yönlendirdiği kurallar konusunda anne babaya öfke duymasın..

     Çocuk yaptığı hataların sonucu ile yüzleştirilmekten kaçınılmalı.

     Gün içerisinde çocukla mutlaka en az 20 dakika birebir sohbet edilmeli  özel anlar yaşamaya dikkat edilmeli, düzenli olarak birlikte yaşına uygun oyunlar oynayıp aktiviteler yapmalıyız.Çocuğun bize  öfke biriktirmesini fırsat vermemeliyiz.



    Çocuğun manevi gelişimi için ilk şart aile içi uyumdur. Unutmayalım; büyük ağaçları ancak büyük sarsıntılar yıkabilir ama taze fidanlar küçük rüzgarlarla yıkılabilir. Hatta kökünden bile kopabilir.



    Düzenli kılacağı namazlara hazırlanmak için abdesti çok güzel anlatmalıyız.


    Çocuğumuza kıldığı namaz için ödül vermemeliyiz.Çünkü ödülü Allah verecektir. Ödülle namaza alışan çocuk ödülden vazgeçildiğinde namazdan davaz geçebileceğini sanabilir..



    Çocuğa namaz kahramanı olduğunu hissettirmeliyiz.



    Namazı ezan okunur okunmaz kılmaya ve kıldırmaya gayret etmeliyiz.


    Çocukta zaman bilinci oluşturmak için onu ara sıra saati sorup zamanla ilgili göndermeler yapıp gün içerisinde yapacağımız belirli bir etkinliği namaz vaktine göre ayarlayabiliriz,saat kullanımına, kendi saatine, değişen namaz vakitlerini takip etmesine yardımcı olacak takvim yaprağı gibi şeylere dikkat ederek zaman bilinci oluşturabiliriz.



    Çocukların rutin işlerini belli bir namaz vaktine ekleyerek, her vakit namazı belirli bir eyleme bağlayabiliriz.

    (Okuldan geldikten sonra ellerini yıkamak için girince abdest almayı öğretmek ve Cemaatle namaz kılmak şu vakit namazdan sonra şunu yapacağız gibi)



    Evin her köşesinde namaza vurgu yapmalıyız. Belirli görseller tesbih seccade namaz başörtüsü takkesi gibi namaz sembolleri ile hafızalarına kazanmalıyız.

     Günlük namazlarımızı çocukların güleceği yerde kılmalı, namazı kenar köşe ibadeti olmaya mahkum etmemeliyiz.



    Anne baba olarak namazımızı takip ettiğimizi çocuklara sezdirmeliyiz..



    Ev içi etkinlikleri namaz saatine göre ayarlamalıyız.



    Çocuklara özel bir Mescit yapabiliriz.



    Her gün mutlaka bir namaz kahramanı hikayesi okuyup, hatta kendimiz bir hikaye oluşturabiliriz.Normal bildiğimiz hikayeleri de bu şekilde şekillendirebiliriz.



    Çocuk namaza iyice alıştıktan sonra bu evin içerisinde yoğun bir namaz gündemi oluşturmalıyız.

     Özellikle 40 gün hadisine dikkat etmeliyiz.



    Evden çıkarken çocuklara namazı tembih etmeli,onu dualarla uğurlamalıyız, çantasına namazı hatırlatıcı eşyalar koyabiliriz.



    Namazla ilgili ayet ve hadisler ezberleyebiliriz. Bunlara örnek;

    1.Namaz dinin direğidir terk eden dininin yıkmış olur.

    2.namaz her hayrın her iyiliğin anahtarıdır.

    3.müminin nuru ve beyazlığı abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.

     4.bizimle kafirler arasındaki temel fark namazdır namazı terk eden kimse küfre düşer.

     5.namazın farz olduğuna inanıp eksiksiz kılan cennete gider.

    6. Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.

    7.Dua rahmetin abdest Namazın Namaz cennetin anahtarıdır.

    8.namazın yeri vücutta başın yeri gibidir.

     9.Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır, namazı düzgün ise diğer amelleri kabul edilir, namazı düzgün değilse hiçbir ameli kabul edilmez.

    10.kim sabah akşam camiye gider gelirse,her gidip gelişinde Allah o kimseye cennetteki ikramını hazırlar.




    Evde Cemaatle namaz kılmaya dikkat etmeliyiz. Çünkü çocuk tek başına kıldığı namazda yakalayamadığı bazı duyguları cemaatte hissetmeye başlar.



    Erkek çocuklarına Cami alışkanlığı kazandırmalıyız.


    Namaz kılmayan kişilerle mesafeli durmalıyız.


    Dışarıdan alınacak desteği hafife alma almamalıyız. Çünkü çocuk evdeki gündemin devamını dışarıda da bulmalıdır.

     Mesela gençliğe adım atmak üzere olan çocuklar sık sık izledikleri filmlerden, telefonlar vesilesi ile her gün izlemeye maruz bırakıldıkları videolardan eğitimlerini alırlar.Siz bunları zararsız görebilirsiniz ama çocuğun beyni bunların en zararlı kısmı ile şekillenir.



    Yatsıdan sonra uyumayı alışkanlık haline getirmeli ve uyanmak için uyumalıyız.



    Abdest eğitimine küçük yaşlarda başlayıp, elini yüzünü yıkamaya giden çocuğa eğlenceli bir abdest merasimi yapabiliriz.Gece yatmadan önce abdestli yatmaları tavsiye etmeliyiz, abdestsiz namaza teşvik etmemeliyiz.



    Ezanı duyduğumuz zaman hep beraber dinlemeli ve faydaları hakkında konuşmalıyız. Çünkü Ezanı dinlemek görülmeyen imanla alakalı bir faydadır,ezan sonunda dediğimiz La havle vela kuvvete illa billah; "Allah'ım sen beni önemli bir göreve çağırıyorsun, ben de bu görevi mutlaka yerine getireceğim. Fakat Bütün güç ve kuvvetler senden olduğu için bu çağrıya icabeti kolaylaştıracak da sensin, bana bu çağrıldığım vaktin namazını eda etme imkanı ve kolaylığı ver" demektir..

     Bunu konuşmalı ve gündem yapmalıyız..



    Biz ezana özen gösterirsek bu çocuğun dikkatinden kaçmaz.



    Ezan duası ve manası hakkında konuşmalıyız.





    "Çocuklarınıza 7 yaşına geldiklerinde namazı öğretiniz,Eğer 10 yaşına geldiği halde kılmazlarsa onlara dövünüz" hadisi şerifini uygularken buradaki dövmenin; 

    -eline ya da kaba etine hafifçe vurmak şeklinde olduğunu ve 

    -ancak bebeklikten itibaren kendisine inanç eğitimi verilmiş, 

    -7 yaşında namaza başlatılmış ve 

    -10 yaşına kadar düzenli bir şekilde namazı takip edilmiş,

    -alışması sağlanmış çocuklar için geçerli olduğu unutulmamalıyız.!!!!


    -Bu uygulama 7 yaşındaki alıştırma döneminde sert ve baskı ile namaz öğretilmiş kendisine namaz sevdirememişsek,doğru bir şekilde anlatılmamışsak  bu hadis bizim için geçerli değildir.


    -Namaz asla dayakla ve sert musluklu öğretilmez.


    - Bu uygulama çocuğu hem dünyasını hem de öteki alem için karşılaşacağı daha büyük cezalardan koruma maksadı taşır bunu unutmamalıyız.


    -Bu hadis anne-babalara namazın ehemmiyetini tam anlamıyla kavratan bir hadis olmalıdır.


    -Basit meselelerden dolayı dayak yemiş bir çocuk buradaki uyarıya hiçbir anlam yüklemez..


    -Buradaki dövme hakkında;

     7 yaş öncesi çocuğa vurulmaz,

     dayak eğitim maksatlı olmalı,

     öfke boşalması şeklinde değil..

     Eziyet ve yaralama olmamalı, kasıtsız ve unutarak yaptığı davranışlar sebebiyle çocuk dönmemeli, vurulacak yerler çok sınırlı;baş yüz karın ve kasıklarda asla vurulmaz haramdır.

    üçten fazla vurulursa kısas gerekir. hafifçe ya da bükülü mendille ya da ince bir çubukla dövmeye müsaade vardır.


    -Döverim de severim de mantığı, bizim çocuğumuz da olsa bir şeyi değiştirmez.

     Allah onları bize vermişse emanet olarak vermiştir bunu unutmamalıyız.


    Çocukla hakaret,eleştiri ve aşağılama yerine motive edici şekilde konuşmalıyız.



    Aceleci olmamalıyız, tutarlı olmalıyız, yorulmadan çağırmaya devam etmeliyiz. Namaz hakkında konuşmak için ortam göz etmeliyiz.



    Nasihat  etmeliyiz ama kısa konuşmalar halinde.

    -Nasihat verirken çocuğun dinlediğinden ve tüm kalbiyle sizinle olduğundan emin olmalı, nasihat ederken dozunu kaçırıp süreyi uzatmamalıyız. Çocuğun kalbi ve kulağı başka yerde iken nasihata devam etmemeliyiz. Çocuğun nasihat alacak kişi sevmesini sağlamalıyız.

    Öncelikle Biz nasihatımıza inanmalıyız ve kendimiz uygulamalıyız.

    Nasihat ettiğimiz şey 3 cümleyi geçmemeli,nasihat somutlaştırılmalı,

    0-6 yaş döneminde konuşmaktan faydalanmalı,

    nasihatlerimizi nedeni açıklanarak söylenmeli ve çocuğun aklı nispetinde açıklanmalıyız.

     Çocuğa fikirleri sorulmalı, hemen sonuç beklememeli çok fazla uyarmamalı, emir vermemeliyiz…


     Ve unutmamalıyız ki çocuklar da bize nasihat eder onları dinlemeliyiz.



    Sürekli şunu  söylemeliyiz; senin ilk görevin kulluk. Sen Allah'ın kulusun ve kulluk için yaratıldın.

     Çocuklar bunu anladıktan sonraki aşama 'evladım daha iyi ibadet etmek için yeriz, ibadet için gerekli olan sağlığımızı korumak amacıyla evler ediniriz, bütün bu dünyevi işler Allah'a kulluğumuza hizmet ettiği sürece faydalıdır,değilse dünyaya kulluk etmeye başlarız,Allah muhafaza' demeliyiz.



    Çocuklara 'büyüyünce ne olacaksın?' sorusu yerine 'ne için yaşıyor ve ne için büyümek istiyorsun?' diye sormamız lazım.



    ÇOCUĞUN İRADE GELİŞİMİ (nefis terbiyesi) için ona yardımcı olmalıyız.



    Günahlardan kaçınmalı ve çocuğumuzu buna şahit etmeliyiz.


    Kendi istek ve arzularımızı dizginlemeli ve buna da şahit etmeliyiz.


    Her canımızın istediğini yememeliyiz.Oruç tutmaya özen göstermeliyiz.


    Her gün yapılan şeyleri bazen terk edip çocuğu da buna alıştırmalıyız.


    Zoru başarmak gibi bir hedefimiz olmalı ki irademiz kuvvetlensin.


    Tefekkür, düşünme, iradeyi kuvvetlendirir.

     Her fırsatta tefekkürden yararlanmalıyız.



    İrade eğitimi doğumla yani bebeklik döneminde başlar. Anne bebeğin ihtiyaçlarını karşılarken bunu ertelemeden, zamanında ve güler yüzle yapmalıdır,çocuk 0-3 yaş döneminde yapmak istediği basit işlerde engellenmelidir,evde katı olmamak şartı ile beraber bir disiplin olmalıdır..



     

    Çocuk 7 yaş öncesinde kıldığı namazlarda hissettiği coşkuyu hayatının sonraki her döneminde hatırlar. Çünkü kendi iradesini kullanarak namaza gelmiştir artık. Ama 6 yaşına kadar namazı sevmez ve kılma isteği duymazsa bu onun ibadet eğitimi için bir eksikliktir ve eğitim boşluğundan söz edilir.



    Çocuğun kendi iradesi ile ömür boyu namaz kılması için şunlara dikkat etmeliyiz;

    1.Bütün duygusal ihtiyaçlarını karşılamalı, koşulsuz sevgi ve gerekli aile bağını kurmalıyız.

    2. ibadetin içerik ve ruhunu öğretmeliyiz.

    3.kıldığı namazlar için ödül vermemeliyiz. 

    4.çocuğa ev içinde görev ve sorumluluklar vermeliyiz ki Zaman zaman kendi başına iş yapmasını alışsın tek başına namaz kılmaya teşvik edilsin.

    5. çocuğa verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükretmeyi öğretmeliyiz.

    6.Televizyon ya da bilgisayar oyunlarına dikkat etmeliyiz. Henüz bağımlılık oluşmadan engel koymalıyız.

    7.çocuğun basit kararlar almasına izin vermeliyiz.

    8. ona aktif roller vermeliyiz.



    Namaz kılanların cömert, Allah korkusu dolu, İffetli, emin, istikrarlı kişiler olduğu olması gerektiği çocuğa anlatmalı ve hissettirmeliyiz.



    Çocukta namaz kılmaya karşı bir inatçılık varsa ailesi ile güven bağı oluşturulmamış demektir.

    Bu yüzden çocukluk döneminde çok fazla vakit geçirmeye ve eleştiri ve nasihat içermek sizin birkaç saat sohbet etmeye,sık sık kucaklayıp öpmeye, yakın temas kurmaya, özel aktiviteler ve geziler düzenlemeye dikkat edilmeliyiz.


    Çocuk da namaza karşı inatçılık oluşmuşsa bilinmelidir ki bu namazda ilgisi olmayan bir şeydir.

     Namaz hiçbir zaman temel problem değildir. Temel problem ne ise onu bulup çözmek lazımdır.


    Bazı durumlarda yardım almak gerekir, uzman kişiden yardım almaktan çekinmemeliyiz.



    Namazlarımız da öncelikle kendiniz huşuyu yakalayıp çocuklarımıza da huşu hakkında sohbetler etmeliyiz.İlk Fatiha suresini öğrenmek ve Fatiha hakkında konuşmak olmalıdır.


    Huşu ile kıldığımız namazların model etkisi olduğunu unutmamalıyız.


    Huşuya mani bir sebep; iç huzursuzluğudur. O yüzden kaygı endişe ve huzursuzluğu ortadan kaldırmamız gerekir.

    -Bunun için Bebekken her acıktığında fazla ağlatmadan doyurmalı, korku duyacağı ortamlardan korumalı, yalnız bırakmamalı, toplum içerisinde küçük düşürmemeli, hakaret ederek onu rencide etmemeli, o üzülürken sevinir gibi bir tutum sergilememeli, bir uyarı veya ikaz anında ezici bir bakıştan kaçınmalı,başkalarıyla  konuşurken çocuğun ortaya koyduğu becerileri küçümsememeli, alaya almamalı, ortamlarda yaşıtı olan birini fazlasıyla övmemeli, toplum içinde hak ettiği itibarı sağlamalı, sevmediği şeyleri yemeye ve içmeye zorlamamalı, kardeşler arasındaki haksızlığa dikkat etmeli,adaleti öne çıkartmalı, kötü bir vasıf veya ahlakla yaftalamamalı, kazandığı herhangi bir başarı karşısında onu aşırı yüceltip,başarısızlık karşısında dışlayıcı ve küçültücü tavırlar sergilememeliyiz.



    Huşu ile namaz kılmak için gece namazlarına ve abdeste çok dikkat etmeliyiz.


    Anne baba olarak henüz anne karnına yerleşmeden ruh terbiyesi ve niyetimiz ile işe başlamalıyız.(Hz Meryem'in adanmışlığı gibi)



    Ama çocuğumuz doğmadan önce böyle bir niyet etmediysek,  her gün 'çocuğum daima ibadetlerine düşkün olsun, Allah'a karşı sorumluluklarına çok titizlik göstersin,müslümanlara önderlik etsin' diye ıçimizden geçirmeliyiz (sessiz bir şekilde)

    çocuklarımıza her bakışta bu dua ile bakmaliyiz.

     İnanın çocuk bazen sözlerle, bazen de gözlerle terbiye edilir. 



    Çalışmalı, gayret etmeli ve görevi hakkıyla yerine getirdikten sonrasına artık Allah'a bırakıp tevekkül etmeliyiz.



    Evlat yetiştirmeye  dua ile başladığımız gibi her zaman, her daim ve sonunda da duaya sarılmalıyız.


    dua mahallenin küçük çocuğunu bir ümmete önder yapar unutmayalım!


    Unutmayalım duamız olmasa Rabbimizin katında ne ehemmiyetiniz olurdu ki?(Furkan 77)