• 216 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Ömer Hayyam'ın Dörtlükler kitabına incelememi Mehmet Akif Ersoy'un "Sofuluk" şiiriyle başlayacağım.
    Sofuluk
    Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
    Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
    Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
    Şekil yönünden sanki; Ömer’in devri, güya!
    Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
    Zikir Kur’an sesinden, yerler ve gökler inler!
    Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
    sen onları kendine taptırısın vesselam!Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
    şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
    Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
    bunların dilinde hak; ama kalbi dolu put!
    (Mehmet Akif Ersoy)
    Şiirden sonra geleyim incelememe. Ömer Hayyam'dan yüzyıllar sonra gelen doğruluk, dürüstlük noktasında ortak noktaları bulunan iki şair. Ömer Hayyam aşk,kadın özellikle şarap üçgeninde kalan bir bilim adamı, filozofken M. Akif helal dairede kalmayı tercih etmiş bir yazar, şair bir dindar. Ömer Hayyam şirk noktasında Allah'a salvolar savururken, Mehmet Akif Ersoy Allah'a karşı gelmekten sakınmış, hayatı boyunca sade yaşamış, ihtiyacı varken bile büyük ödül olan İstiklal Marşı ödülünü geri çevirmiş, hayatı yoksullukla olsa bile helal dairede, bir lokma bir hırka misali hayatı son bulmuştur. İkisinin de taşıdığı fikirler farklı da olsa doğru tektir. İkisi de doğruları söylemişlerdir. Tek farkı Ömer Hayyam sosyal hayat, o dönem müslümanlarının münafıkça yaşamasını sert bir dille eleştirip, şarap içmeyi kutsalların en büyüğü şeklinde göstermiştir. Mehmet Akif Ersoy ise müslümanlarının, sofuların, hocaların münafıkça yaşantılarını yine aynı sözlerle ifade etse de şirk koşar hale gelmemiştir. O ince çizgiyi, haddini aşmamıştır. Şirke düşüren sözler söylememiştir. Allah korusun Allah'a insanla konuşur gibi ettiği haddini aşan sözlere zerre miktar kalbimizden katılıyor gibi olsak biz de şirke düşme ihtimali vardır. Her günah küfre götürmez fakat her bir günah içinde küfre giden yollar vardır. Çok dikkat etmek lazım. Ömer Hayyam belki bohemce yaşantısının etkisi belki de içtiği sayısız şarapların etkisiyle rahatça haddi aşan rubaileri rahatça yazabilmiştir. Ama ahiret inancı olan biri M. Akif'in tavrında olması gerekir. Alıntı paylaşırken çok düşündüm bazı şarap bölümlerini kestim. Beni rahatsız ettiği için. Hayatımda bırakın içkiyi, bir sigara bile içmiş biri değilim. O ortamlarda hiç bir zaman olmamaya gayret ettim. Bu benim tercihim. İçenlere hiçbir şey de demem. Ama Ömer Hayyam'a da şunu demek isterdim. Sen iç şarabını ama içmeyene de atar yapma! O da onun tercihi. Münafıklığı eleştir. Haklısın. Çünkü münafık kafirden daha tehlikelidir, dine daha çok zarar verir. Ama bu güzel dinimizin suçu değil, dinî temsil edemeyenlerin suçu. Ahiret inancı olan insanlar zaten biliyorlar. Kim zerre kadar iyilik yaptıysa karşılığını, kim zerre kadar kötülük yaptıysa karşılığını ama bu dünyada ama öbür dünyada alır. Ben de Ömer Hayyam'a süslü cümlelerle atar yaparım, olay bu değil. Olay hakikatten sapmamak. Hakikate talipsen dosdoğru olacaksın, dosdoğru yaşayacaksın. Ama hangimiz günahsızız? Tek ümidimiz Allah'ın rahmetiyle muamele etmesi. Yoksa çoğumuz günahlarımıza özellikle kul hakkıyla cehennemi çoktan hak ettik. Kalbim temiz müslümanlığıyla işimiz çok zor. Cennete girmek için cehennemden geçmek gerek. Bu yüzden doğruluğu öne süreceksen önce kendin doğru olacaksın Ömer Hayyam. Şimdilerde de maalesef müslümanlar müslümanca yaşamıyor. Birşey değişmedi. Ne mümin son nefese kadar kendinden emin olmalı, son nefeste cehennemi boylayabilir. Ne kafir cehenneme gittim zaten diye ümitsiz olmalı. Son nefeste cennete gidebilir. Önemli olan sıratı müstakimden ayrılmamak...
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    İnsanın başına bela olan kendi benliğidir. Kibir insanı taşa çevirir, akıldan yoksun bırakır, hayvan eder. İnsan akıldan yoksun kalanda akıbetine hazır etmelidir bedenini; ölüm ya da felaket ona en yakın olandır.

    “...hiçbir zaman kibirli konuşma
    ve sakın böbürlenme birilerinden güçlü
    ya da birilerinden zengin olduğun için.
    Çünkü bir gün bile sürmez ölümlülerin
    yükseklerden düşüp dibe vurması.” (Alıntı #45659396 )

    Sophokles MÖ 400-500 yılları arasında yaşamış, Yunan tragedyasının akla gelen ilk ismidir. Sayısız ödülle dolu bir yaşamı vardır. Konu işleniş ve kendine has tarzıyla Tiyatro tekniğinde sayısız yeniliklere öncülük etmiştir.

    Büyük Aias büyük sıfatını hem yaş hem de boy pos olarak üstün olduğu Locris Kralı Oileus’un oğlu Aias’tan alır. Keza ona da Küçük Aias derler. İsminin karşılığı “inleyen” diye manalanmaktadır. Salamisli Kral Güzel Helene talip olduğunda -taliplerin sayısı 250’dir- Helene’nin babası “kızı sadece bir kişinin alacağını ve geri kalan herkesin ise; ne olursa olsun Helene yardım edeceğine dair sözü aldıktan sonra Helene’yi Menelaus’la evlendirir,” burada vermiş olduğu sözden dolayı Aias 12 gemiyle Troya Savaşı’na katılır.

    Güçün simgesi olan Aias hakkında birçok mit vardır. Bunlardan en yaygın olanları ise; “Troya düşünce Priamos ve Hekabe’nin dünyalar güzeli kızı Kassandra Athena tapınağına sığınır ve Aias Tanrı heykeline sarılan Kassandra’yı zorla oradan çıkarmayı başarır. Bu sebepten dolayı Tanrı’ların lanetini üzerine çeker. Eve dönüşünde fırtınada gemisi batar, Poseidon Aias’ı kurtarır. Kibrine yenik düşen Aias Athena’nın öfkesinden kendi başına kurtulduğunu savunarak böbürlenir. Athena onu denizde yakalar ve Zeus’un yıldırımıyla öldürür.”

    Yunan dünyasında tapınaklara sığınan kişilerin dokunulmazlık hakları vardır. Tanrı’ların öfkesinden korktukları için tapınak içerisinde kesinlikle aykırı hareketler yapılmazdı. Yunanlıların bir diğer önemli saydıkları şey ise ölen kişiye yapılan törenlerdi. Buna da çok dikkat eder ve layıkıyla yerine getirmek isterlerdi.

    Aias Achillus’tan sonra Akhaların en güçlü kişisiydi. Troya sahiline indiklerinde ordunun bir ucuna Achilleus diğer ucuna ise Aias çadırlarını kurmuş ve iki yandan gelebilecek bütün tehditlere karşı onlar sayesinde aşılmaz önlem almışlardı. Agamemnon ile Briseis yüzünden ters düşen Achilleus’un savaşa dahil olmadığı zamanlarda savaşı idare eden ve bütün gücüyle gemilerin önündeki seti koruyan kişi Aias’tı. Hatta setleri savunurken yanına gelen Tanrıça Athena’ya “yardımın gerekmez, sen ileriye yardım et ben buradayken kimse buradan geçemez,” demesi Athena’yı öfkelendirmiş ve savaşa gelmeden önce babası Telamos ile konuşmasında:
    “Savaşlarda zaferi mızrağınla kazanmaya çalışmalısın ve hep bir tanrı olmalı yanında,” dediğinde babası, “Tanrı’ların yardımıyla güçsüzler de zafer kazanabilir, ama ben tek başıma, onlar olmadan da kazanabilirim şanımı,” diye kibirli bir yanıt vererek Athena’yı iyi öfkelendirmiş yıkımını başlatmıştı.

    Sophokles eserlerine konu olan asıl izlek toplumdur. Ancak toplumu da bireyselleştirip kişiye odaklanır. Kişinin aykırılığını gözler önüne serer ve toplumda neye maal olduğunu gösterir. Olayı yeniden kişilerden topluma getirir ve dönemine atıfta bulunmaktan keyif alarak konuyu işler.

    Buradaki tragedya da Aias’ın kibri üzerine yazılmış ve topluma nasıl aykırı olduğu gösterilmiştir. Bu yüzden insan oldum deyip, benlik iddia etmemelidir. Aias’ın en büyük yanlışı da bu olmuştur.

    Konunun başlaması ise Patroklos’un ölümüne öfkelenen Achilleus’un annesi Tanrıça Thetis’ten yeni silahlar istemesiyle başlar. Thetis ise silahlar için Afrodit’in kocası Hera oğlu Hephaistos’a gidip, yeni silahlar dövmesini ister. Hephaistos’ta Thetis’e minnet borcu olduğundan onu kırmaz ve oğlu Achilleus için gereken silahları yapar.

    Achilleus öldükten sonra silahlarının pay edilmesine geldiğinde Thetis silahların Aias’a verilmesini salık verir. Ancak Agamemnon ve Menelaus buna karşı çıkar ve silahları Odysseus’a verir. Aias bunu kendine yediremez ve kin besleyip Akhalara düşman olur. Tragedyamız ise burada başlar.

    “...akılsız insanlar, sahip oldukları şeylerin
    değerini ancak onları başkasına kaptırınca görürler.” (Alıntı #45662298 )

    Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ından, çevirisi işinin ehli sebebiyle kusursuz. Sayfa kalitesi yerinde ve eksiksiz. Kısa bir yazar hayatı ile eserleri ve Aias hakkında bilgi verdikten sonra oyun başlıyor ve en sonda 5 sayfalık son notlar ile noktalanıyor.

    Oyundaki karakterlerin gücüne diyecek yok. Konu asla çıkmaza sürüklenmiyor ve olabildiğince izleyiciyi kendine çekiyor. Sosyal mesajlar vermeyi asla aksatmadan, dönemin siyasi yapısına da dokundurup güzel bir sonla oyunu noktalıyor.

    Sözün özü; benim için yerinde ve başarılı bir yazımdı. Beğenerek okudum, bu sebeple okunulası ve tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Not: Kitap üzerine sadece bir paragraf var gerisi ülkemizde dar ayakkabıyla yaşamaktır…

    Dağlara sürülen işçinin asırlardır süren macerası…

    Dev, cüceler tarafından sürülmüştü dağlara. Cücelerin büyüsü kör etmişti gözlerini. Dağların engin yamaçlarında büyüyle yol alıyordu. Büyücüler ellerinden almıştı doğanın rüyasını, insanların ışığını, bilginin erdemini... Ne suyun, ne rüzgârın ne de ses çıkaran hiçbir varlığın sesini duyuyordu. Sağırdı, kördü. Cüceler efendi, efendiler cüce olmuştu. Yeni efendilerinin büyüsü bağlamıştı bileklerini. Bir kurtarıcı arıyordu. Çaresiz elleri durmadan çırpınıyordu, yüreğine düşen ve deşen kor parçası ile susuzluğunu asla gideremiyordu. İblisler uzaktan uzağa gözcülük ediyordu…

    Fritz Lang, Metropolis filminde işçilerin yer altında kurduğu devasa şehri yahut dünyayı, işçilerin köleliği ve aptallığıyla inşa ettirmişti ve yine o aptallıkla yok ettirdi… Hiç şüphesiz bu düşünce dünya işçilerinin rasyonel bir tarihiydi aynı zamanda dünyanın da bir tarihi…

    Dar ayakkabıyla yaşamak…

    Sonra işçileri de sevmedim. Beni işten kovan, kovmadan önce beni amansız bir gözlem altında tutan bir işçiydi. İşçiye en büyük namussuzluğu yine işçi yapar. Belki de kölelik yolunda aptallıkla saflığın amansız bir savaşıydı… Yüzlerinde akan çamurlu terin çay bardağıma düştüğü için değil. Kara tırnaklarıyla ekmeği kırarken ağzından çıkan tükürüğün ekmeğe bulanması da değil. Dar ayakkabıyla yaşamalarına rağmen sadece kendi acılarını duymalarınadır öfkem… Acının hiç olmazsa bir aklı olmalıydı.



    Caddeler, durmadan akıyor. Sigaralar tütüyor, şampanyalar patlıyor, sokaklar et kokusuyla doluyordu. Bir boğanın eti değildi, insan eti kokuyordu. Çürümüş insan etleri, tekmelenen kafalar, yırtılan ar damarları. Gece yarılarından sonra gölgelerine yalvaran bulanık ruhlar. Kurtuluş çağrısıyla atılan haplar, verilen vaatler, edilen dualar, çekilen zikirler, uyutulan haysiyetler, hoşlaşan bedenler… Deniz kenarında dalgalara karşı salıncak kurmuştu. Her dalga onu biraz daha sallıyordu. Sonu gelmeyecekti dalgaların ve sonu gelmeyecekti uykunun. O da öyle yaptı, uyudu. Neyi anlattığımı bilmiyorum. Bir arayış, bir sığınak, belki de... Bütün zamanlarda bütün insanlar yerleşik bir hayat için savaşmıyor muydu, göç vermiyor muydu? Ama kurtuluş neydi ve neredeydi?

    İnsan ve insanlık kendini arayadursun… Her arayış kendi parası kadar yol alırmış. Her para kendine has bir yol çizermiş. Coğrafya kaderdir dersek daha geniş anlamda kendini tamamlanıyor. Ama hikâye burada başlıyor.

    Dar ayakkabıyla yaşamak…

    Rakamlarla konuşmak istemiyorum… Rakamlar ancak avamın ruhu için bir şey ifade eder bir de siyasi partiler için oda sıcaklığında ceketini çıkarmaya yarar. Bir insan iş cinayetine kurban gittiği vakit bir anlam ifade etmiyorsa bin kişi niye anlam ifade etsin? Bir ailede iki kişi kurban gidiyorsa anlam ifade eder. Bir askerin ölümü ile bir işçinin iş kazasına kurban gitmesi arasında fark var mı? Ölen asker en azından ‘’şehit’’ olanaklarından yararlanıyor ya bir işçi neyden yararlanıyor? Ölen askerlere verilen tepkiler ve getirilen olanaklar bir işçiye de verilseydi… Kaç işçi cinayeti olabilirdi? Hepsinden öteye ölen asker bir işçi değil miydi..? Biz bize düşmüşüz, bu örnek kıyasta olduğu gibi… Sadece zihnin ne kadar seçici ve aptallıkla dolu olduğunu belirtmek için örneği verdim… Demek ki, devlet için bireyin hiçbir değeri yok. Devlet kurumunda çalışmıyorsan, devlet için paran kadar varsın… Devlet için o para olmasa daha iyi olur… Bugün, Türkiye’de her gün ortalama beş işçi iş cinayetlerine kurban gidiyor. Acaba bugün o beş aile kimlerdi? Ortama dememiz başlı başına bir soruna işaret etmiyor mu? Toplu iş cinayet/katliamların sembolü haline gelmiş olan Soma… Tutuklu yargılanan kimse kaldı mı? Bu kepazeliğin içinden halka kara yılandilini çıkaranların dili neden kesilmedi? Kanla yıkanan hayatların içinde kendi ruhuna uygun mesken arayanların, kendi ruhunu dinlendirecek dini metinler okuyanların ve fetvalar verenlerin; merhamet, sevgi, alın teri nutuklarını atanların kepazeliği yeterince karanlık değil mi? Bugün değilse ne zaman?

    Bugün asgari ücretin altında çalışanların oranı milyonları geçiyor… Hayatta kalma uğruna verilecek bütün mücadeleleri veriyorlar. Asgari ücretle geçinenlerin sayısı on milyonları buldu. Günde on beş saat çalışanların sayısı milyonların çok üstünde. Bu insanların din, bilim, sanat, edebiyat okuyacakları tek bir boş anları dahi yok. Cehaletlerine küfürler savurabiliriz. Haklı mıyız? Sömüren kadar sömürülen de suçludur desek? Onlara dini, bilimi, sanatı ve edebiyatı yani onlardan cehaleti alıp aydınlığı verecek olan bizler; sadeleştirip gerektiğinde somutlaştırarak götürecek olmakla görevli olan bizleriz. Kendi işimizi yapmayıp bütün kibriyle saldıran sözde aydınlar… Biraz boş vakit bulduklarında avm, kafe yani oluşturulmuş, oluşmuş ve pazarlanmış tüketim mecralarında zamanı ve parayı tüketerek tükenip gidiyorlar… Hayatlar harcanıyor bir hiç uğruna. Emekler insafsızca çalınıyor. Zihinler bulanıklaştırılıyor. Hayatta, hayata kayda değer adına sadece hayatta kalıyorlar. İşçiler yeterince araştırılmıyor, hayatları gözlemlenmiyor. Araştırılıp gözlemleniyor olsa dahi bilgileri saklıyorlar, aşındırıyorlar, gündemden çekiyorlar... Tam bir cinayet. Müteahhit, işçilerin ücretini vermemek için işçileri terörist diye ihbar ediyor… Hukuk kapitalist sisteme göre oturtulmuş, özel üniversiteler zengin, tembel, haylaz, aptal çocuklarını hukuka nüfuz ederek çoğalıyorlar ve daha da karanlık tablolar çiziyorlar. Hukukçularımız bölgelerin ve yörelerin medeniyeti hakkında en ufak bir fikre sahip değiller sadece maddeye göre yargılıyorlar, infazlar acımasızca veriliyor…

    Sosyologlarımız bir sokağın ötesine geçecek birikime ve cesarete sahip değiller. Bir köyü ziyaret ettiklerinde ‘’buralarda hayvanlar bile yaşayamaz’’ diyerek geri çekilirler… Psikologlarımız, orta ve üst sınıf burjuvazinin tatlı korkularına odaklanmaktan, ofislerine sandalye eklemekten tabanın psikolojisine yer kalmıyor... Tatlı rüyalarından uyanan burjuva mensupları kedilere alışmakla hayatını geçiriyorlar...

    Duşan, kitabı iki perdelik olarak yazmış. Birinci perdede bir direnişin dramasını izlerken ikinci perdede bir şov izliyoruz kısacası. Kapitalizme karşı olan direniş yine kapitalizm tarafından şova dönüştürülerek kırılıyor. Direnişte olan yoldaşlarımız kılavuzsuz kaldıklarından ne yapacaklarını bilmemektedirler. Duşan, burada belki de sendikanın eksikliğini vurgulamaktadır. Bilmiyorum… Ama şovmen kadının dönüşümünü hiç sevmedim. Büyük bir müdahale ve realiteden tamamen bir kopuş var. İlk perdede işçilerin birbirinden şüphelenmeleri güzel, cehaletlerine yapılan vurgular güzel, gülümseten trajikomik davranışlar ve ifadeler güzel. Ama etkili değil. Konulara iyi değinmiş, çerçeveyi görmüş ama yetersizliğinden dolayı iyi işleyememiş. Esere yer yer yaptığı müdahaleler kendini belli ediyor. Başlarda ve ortalarda görmezden gelinebilir bu müdahaleler ama sonda şovmenin yaptığı telefon görüşmesi beni oldukça sinirlendirdi esere çok fazla müdahale etmiş hem de oldukça yapmacık buldum. Başlarda seyirciye yahut okuyucuya çok fazla yorum bıraksa da sonda ve sonlara doğru seyirciyi manüple eden, çepeçevre kuşatan mizacını sevemedim… Değindiği konular oldukça hoştu. Kitap ismi üzerinde düşünmek dahi yeterli…

    Dar ayakkabıyla yaşamak…

    Barış akademisyenleri görevden atıldı, siyasiler tutuklu, bazıları da tutuklandı. Birikimli entelektüeller tutuklu, gazeteciler tutuklu.. Namuslu ve mücadeleci akademisyenler lise mezunu polisler tarafından dövülüyor. Yani cehalet ile aydınlığın karanlık, çamurlu, amansız savaşı. Bir gazetecinin kamerasına, mikrofonuna dahi el konuluyor. Üniversitelerde eleştiren her akademisyen ihraç ediliyor yahut tutuklanıyor... Eğer tutuklanmama uğruna namussuza namussuz diyemiyorsak tutuklu değil miyiz? Tutuklu olmak sadece içeride olmak mı? Yaşam formları her yerde bir şekilde kendini sürdürür. Ölmemek uğruna vücut evrimleşir, düşünce evrimleşir yine de kendisini sürdürür… Bütün üniversite düşünce sistemleri işgal edilmiş, öğretmen ve öğretmen aday intiharları devasa boyutlara ulaşmış, muhalif düşünce tamamen tasfiye edilmiş, vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş. Kapitalist modanın inşa ettiği, yardımlarını esirgemediği liberal binada keyifli bir hayat süren hükümdar ve hükümdarlar…

    Dar ayakkabıyla yaşamak…

    Globalleşen dünyada kapitalizm/emperyalizm her yöne yayılmış, yayılmadığı yerlere silah zoruyla yayılmakta, yığılmakta. Dini inancın modasız hiçbir yanı kalmadı. Gezi Parkı karşısında diktikleri cami, camilere harcanan milyarlarca lira, ‘’lükse adanan imamlar ve camiler’’ adı altında ayrı bir konu… Bunlar rızık Allah’tandır sözünü dillerinden düşürmeden hayvanca mal mülk çalıp biriktirirler. Ali Baba ve Kırk Haramiler dilenci kalır diyanetin yanında. Para söz konusu olduğunda helal haram hesaplarına çöplerde kargalar talip olur. Çünkü diyanet böyle bir hesabı çöpe atmıştır. Diyanet 2005 yılında sigortaya tamamen caiz fetvası verdi. Sigorta nedir? Kapitalist rüyalarının ilhamı. Diyanetin kapıları örümcek ağları ile örülü. Ara-sıra anlaşılmayan garip sesler çıkıyor. Asırlardır aynı senfoni: Kaderinize razı olun! Birkaç leş kelime yığını. En büyük marifeti boyun eğdirmek, boyun büktürmek. Lüks camilere gelen cemaatin aklı, ticarette, pazarda, plajda.. İmamlar aklını cemaatlare, tarikatlara satmış kimisi de diyanete. Nedir bu diyanet? Fakirlere fakirliği kabul ettiren, ettirmeye devam eden. Zenginler ve yolsuzluk yapanlar hakkında tek bir kelam söyleyemeyen, iktidarın ve gücün yanında duran sapkın bir kurum. Bir kez olsun yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, mala göz dikmeye, haysiyetsizliğe ses çıkarmayan ihanet kurumu. Şimdiki sahibi sarhoş. Ara-sıra özel gün ve gecelerde çıkıp soytarılık yapar, halkı eğlendirir, afyon dağıtır. Bir sonraki geceye yetecek erzağı da ihmal etmez. Birkaç gözyaşı birkaç kuru umut.. Konformünist, modernist dindarın dini... Diyanet/İhanet Kurumu kapatılsın.

    Dar ayakkabıyla yaşamak…

    Kim bu muhafızlar? Günümüz ifadesiyle Kim bu asker ve polisler? Muhafızların dini, inancı ve düşüncesi yürürlükteki kanunlardır. Onların varlığı kanunlardır. Onların yaşam süresi kanunlardır. Düşünmezler, sadece uygularlar. Kanunlar kimi vur dese onu vururlar. Sorgulama yok. İtaat var. Devlet onların tanrısı, anayasa kutsal kitabı ve kanunlar ayetleridir. Oraya ekmek parası için el atıyorlar genellikle. Kimse isteyerek asker ve polis olmaz. Olmak isteyenlerin içinde mutlaka bir ölüm canavarı yatmaktadır. Gerçek şu ki bu muhafızlar her dönem için farklı bir canavara dönüşüyorlar. Ama durdukları yer asla değişmiyor: Halka karşı devletin yanındadır.

    Dar ayakkabıyla yaşamak…

    Bireyler nasıl kendi hayatlarında dönüm noktalarını yaşıyorsa(yıkıntı), toplumlar da kendi tarihlerinde dönüm noktaları yaşar. Her dönemin kendine has bir yıkıntısı oluyor. İşte buna karşı toplumun nasıl bir tavır aldığı önemlidir. Sonra, toplumlar bu yıkıntıyı aşınca bu yıkıntıdan hiç zarar görmemiş kişiler yahut gruplar tarafından bir şekilde şova dönüştürülür, bir şekilde kendi menfaatleri uğrunda kullanılır. Ve bu şovu emelleri uğrunda kullananlar oldukça tehlikeli kişilerdir. En yakın tarihe gelelim. Başörtüsü meselesine. Öncelikle mağduriyetler yaşatıldı şimdi ise kendi hükümdarlığını kaybetmeme pahasına her şekilde kullanılıyor. Diyebilirsiniz ki; söyleyenler zaten yaşayanlardır. O zaman yaşamayanlara gidelim… Cumhuriyete. Cumhuriyet kurulunca bir takım isyanlar yaşandı ve bu isyanlar kanlı bir şekilde bastırıldı, kurulan seyyar mahkemelerde toplu infazlar yaşatıldı. Şu an lafazanlık yaparak ayakta duran hükümdar yahut saray mensupları böylece ayakta duruyorlar. Dünyada en tanıdık olaylara bakarsak… Yahudi soykırımı, beyazların zencilere karşı yaptıkları… Tarih, oldukça acımasızdır ‘’Dar Ayakkabıyla Yaşamak ’ta’’ olduğu gibi önce acı çektirir sonra şova dönüştürür. Şunu da demeden geçmeyelim ‘’sömüren kadar, sömürülen de suçludur’’… Her dönem toplumların bir imtihanı olmuştur ve sanırım olacaktır. Asıl kahramanlar bu imtihanlarda tek tek habersizce can verir. Onların kim olduğunu asla bilmeyiz ve bilemeyeceğiz.

    Şu an tam bir dram yaşanıyor. On yıl, yirmi yıl belki de bir asır sonra şova dönüşecek olan büyük bir dram. Ama hiçbir zaman bunca yıkıntının telafisi olmayacak… Davanın adı fetö. Korktunuz mu? Üst sorumlular ülke sınırı dışında, siyasi kanadı kendine bir set çekmiş: 17.25, orta sınıfı kaçmış, alt taban sürünüyor. Bir cumhurbaşkanı için uyanma vakti 17.25 2013’te oluyorsa alt tabanın uyanması yarım asır gibi bir süre verilmesi lazımdı. Bu cemaate siyasiler yardım etti, dernekleri yüklü miktarlarla devlet tarafından tam destekle desteklendi, reklamları tam destekli tvlerde yapıldı. Her şey yolundaydı. Çıkarlar çatıştı, kıyamet koptu. Üniversitede gidecek yerleri olmayıp o evlere yerleşmiş insanlar tutuklu. Niçin? Devlet, öğrencisine değer vermediği için yurt yapmadı, o evlere yönlendirdi. Çünkü çıkarlar paraleldi. Öğrenci dört yıl itaat ettiği, ekmeğini, suyunu içtiği eve karşı –hele inanç konusunda ruhu inanca yatkın ve nankör değil ise- nasıl olurda hükümetin birkaç sözüyle o evlerden çıkabilirdi? Bu insanlar kırk yıldır buna inandırılmış. Hangi psikolog buna anlam verebilir? Birincisi, hükümet siyasi; ikincisi, cemaat dindar. Bizim insanımız dini hassasiyeti olan bir millet. Siyasete karşı dini amansızca savunacaktır. Sonra bu öğrenci öğretmen adayı ise… Ya polis olacaktır ya da öğretmen. Devlet, yine öğrencisine değer vermediği, eğitim sistemi kökten sıkıntılı hatta tam bir fiyasko olduğundan dolayı atanmayan bir öğretmen durumuna düşüyor. Bu kötü vesilelerle ya cemaate ait okullarda öğretmenlik yapacak ya da işsiz evde oturacak. Yirmi beşinden, otuzundan sonra da kimse bulaşıkçılık yapmak istemez ve istememekte haklılar. Çünkü fiyaskolu eğitim sistemi otuz yaşına kadar sana meslek öğretmiyor. Gibi yüzlerce durumdan dolayı en çok dershane ve koleji olan cemaate müracaatta bulunuyor. Böylece orada parasıyla çalışıyor. Öğretmenlik şansı bulamayanlar da(farklı bölümlerde) polis oluyor. Şimdi devletin kendisi bu şartlara ve duruma itiyorsa bireyi… Daha sonra bir de üzerine tutuklama yapıyorsa buna ne diyeceğiz? Buna karşı tepkimiz ne olacak? Erdem sahibi olan her insan bu kötü duruma başkaldırır. Bu insanlar zorunlu olarak oraya yerleşmiş olan insanlar, bu insanları oradan kurtaracağınıza onları bu durumda daha çok mağduriyete mahkûm eden bir hükümdar kafası!

    Tutuklanan yahut kamu hizmetlerinden, sağlık haklarından tamamen ihraç edilmiş bu insanlar topluluğu üzerinde tek bir psikolog tek bir sosyolog konuşmuyor… Savcılar, hakimler bu insanların hayat realitesini dikkate almıyor, mahkemeler psikolog ve sosyologlardan bu konuda görüş almıyor. Her şeyden dışlanmışlar, akrabaları tarafından terk edilmişler, tanıdıkları selam vermekten dahi korkuyor, kimsesi kalmamış olan bu insanlar… Ne yapacaklar? Hayattan ümitleri kesilmiş, kuru ekmeğe muhtaç edilmiş, her türlü hakları gasp edilerek ölüme ve hastalıklara terk edilmiş bu insanlara karşı halk ve aydınlar ne yapıyor? Kendini adaletin bekçisi olarak gören cesur hâkim ve savcılar ne yapıyor? Din kardeşiyiz diyen Müslümanlar bu Müslüman kardeşlerine karşı nasıl bir hissiyat içindeler? Hapishanelerde on kişilik koğuşlarda kırk elli kişi kalıyor, hamile olanlar var, çocuğunu hapiste doğuranlar, dışarıyı unutan çocuklar, üniversiteden yeni mezun olmuş öğrenciler, intihar eden anneler/babalar, kaçarken boğulanlar… Bu kaybolan ve yitirilen hayatlara karşı insanlar ve insanlıkları acaba ne düşünüyor? Hayasızlıkta, adaletsizlikte, faşistlikte, nefrette nam salmış bir hükümdar ve mensupları bu insanları topluma kazandırmak adına en ufak bir girişimleri oldu mu ya da toplumun yahut derneklerin yahut kardeş cemaatlerin ne gibi girişimleri oldu? Hangi dindar çıkıp bunlara dur diyebilmiş? Hangi namuslu aydın dur diyebilmiş? Diyenler var. Marx’ın bazı cesur, namuslu öğrencileri dur dedi. Bu fetö davasına kesinlikle ideolojik olarak yaklaşılmamalı ve bu fetö davası içeride olmayan bütün insanların tarih davasıdır. Çünkü tarih bu mağduriyetleri yapabilirse önce giderecek bir miktar sonra da şovunu yaptıracak filimler çekilecek, kitaplar yazılacak. Şovu yapacak olanlar yine güçlü olanlar olacaktır. Alt taban yine alt tabanda böcek gibi ezilecek. Bu insanların suçu her zaman mecburiyet olmuştur. Kör olası kaderin bileklere vurduğu prangalar.

    Cemaat ve cemaatler tam bir ruhban sınıfı. Orta Çağ Avrupa kilisesi. Köleleştiren, sitem çarkını kendi menfaatleri uğruna çevirebilen amansız, vicdansız, adaletsiz bir sınıf. Ama bu mağduriyetleri meşrulaştırmaz, meşrulaştırmamalı. Bugün bu mağduriyetler bu ambargolar meşrulaştırıldı maalesef… Yarın herhangi bir dernek yahut cemaat yahut grup terör örgütü ilan edilecek ve aynısı yapılacak… Bu karanlık ve zorba zamanda savaşmamak için tek bir neden kalmadı. Bu tırpanı vuranlara ve vurulanlara karşı kayıtsız kaldığınız her vakit için suçlusunuz...

    Dar Ayakkabıyla Yaşamak…
  • 520 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hayatı denizlerde geçen yirmi yaşındaki Martin'in yaşamının değişen yönleriyle başarılarını, çabalarını, hayal kırıklarını okuyoruz kitapta. Bir kavgada yardım ettiği genç adamın evine yemeğe giden Martin Eden'in hayatı bir anda değişiyor. Genç adamın kardeşi Ruth'a görür görmez aşık oluyor Martin. Martin'in yalnızca kitaplarda okuduğu gösterişli, üst sınıf dediği hayatlar onu etkiliyor. Okumuş, eğitimli, kültürlü insanların konuşmaları davranışları onun için ulaşılmaz şeyler oluyor ve bu hayatın bir parçası olan Ruth da öyle.

    Ruth'a olan sevgisini kutsallaştırıp ona imkansız bir aşkla bağlanıyor. Ona ulaşmak, ailesinin seviyesinde, onlara layık olabilmek için çok şey öğrenmesi gerektiğini düşünüyor. Okuyor, araştırıyor, öğreniyor Martin. Felsefe, fizik, matematik, edebiyat.. her alanda yeni bir şeyler katıyor heybesine. Sonra yazmaya başlıyor. Denizcilik yaparak veya ağır işlerde çalışarak kazandığı paranın çok daha fazlasını kazanacağını umuyor yazarak. Yazılarını dergilere gönderiyor ama umduğu gibi olmuyor, yazıları bir türlü basılmıyor ve Ruth ile evlenebilmek için dilediği paraları kazanamıyor. Ruth ve ailesinden düzenli işe girmesi için baskılar almasına rağmen vazgeçmiyor Martin yazmaktan. Beş parasız aç günler geçiriyor, Ruth onu bırakıyor yine de yazmaya devam ediyor. Bir gün işler yoluna giriyor Martin için. Yazıları, kitabı yayımlanıyor, karşılığında iyi paralar kazanmaya başlıyor. Artık o zengin yemeklere davet edilen bir yazar oluyor. Ruth bile geri dönüyor Martin'e. Ama bu olanlar Martin'i mutlu etmiyor. Aklında tek bir soru beliriyor Martin'in, düşünüyor, anlamaya çalışıyor.. Yiyecek hiçbir şey bulamazken, sefalet içindeyken bir kişi bile yardım elini uzatmamıştı Martin'e, peki şimdi ne olmuştu da herkes büyük davetlere çağırıyordu, yedirip içiyordu onu. Oysa Martin aynı Martin'di. Yazdıkları o günlerde de vardı, neden şimdi değerliydi?

    Martin Eden içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun iç yüzünü anladı. Hayatının amacı gitmişti, önceden yazabilmek, okuyabilmek için yalnız dört saat uyuyan Martin, uykuyu artık kaçış olarak görüyordu, uyandığı her sabahı kederle karşılıyordu. Hayat onu kaygılandırıyor, sıkıyor, zaman ise eziyet gibi geliyordu. Martin de denizine döndü...

    Kitap hakkında hiç olumsuz bir eleştiriye rastlamadım, haliyle büyük bir beklentiyle başladım. Ara ara sıkıldım Jack London'ın tekrara düştüğü yerler dolayısıyla. Kitap aynı heyecanda gitmedi benim için. Ama genel itibariyle beğendim. Martin Eden karakterini sevdim, onun doğallığını, canlılığını, saflığını..

    "Peki ben, özel olarak yazmak için dünyaya gelmiş bir istisna olamaz mıyım?"
    diye soran Martin Eden'e ben hep inandım..
  • 312 syf.
    ·4 günde·6/10
    Kitabımız Ferenorman adındaki renk ve sihir ile dolup taşan bir dünyada pigmentsiz olarak doğmuş olan bir kızın hikayesini anlatıyor. Kahverengi gözleri ve pespembe yanakları hariç renksiz olan Alice'in babası üç yıl önce elinde bir cetvel ile kayboluveriyor. Alice de babasını bulmayı ve renkli olmayı her şeyden çok istiyor. Biz de babasının Ötediyar adındaki efsane sanılan bir ülkede olduğunu öğrenen Alice'in, hem babasını bulma macerasını hem de en derin sırrı ile yüzleşmesini okuyoruz.

    Öncelikle Ötediyar yazarın okuduğum ilk kitabı ve üzülerek söylüyorum ki yazarın başka bir kitabını okumayı düşünmüyorum. Tahereh Mafi'nin gerçekten çok farklı ve okuyucuyu yoran bir dili var. Kitabı okurken başımın ağrımadığı bir zamanı hatırlamıyorum. Çeviriden kaynaklı bir sorun olabilir diye kitabı bir süre İngilizce okudum ama hiçbir şey değişmedi. Kafamı dağıtmak için elime aldığım bir kitapta bu kadar yorulmam beni çok rahatsız etti. Sonuçta Ötediyar bir çocuk kitabı. Bu sebeple de dilinin daha basit olmasını beklerken çok daha yorucu olmasına çok şaşırdım.

    Ötediyar biraz saçma bir kitap. Belki bir çoğunuz bunu olumsuz olarak anlayacaksınız ama kitabın içindekileri karşılayacak daha iyi bir kelime bulamadım. Yazarın olaylara bakış açısını sevmiş ve komik bulmuş olsam da, bu bakış açısına alışana kadar "Yazar ne saçmalıyor böyle?" diye düşünüp durdum. Bu zaten yazarın kasti olarak yaptığı bir şey. Kendisi de kitap boyunca bu duruma birkaç defa atıfta bulunuyor zaten. Kitapta olaylara daha geniş bir gözle bakmamız ve hayal gücümüzü kullanmayı asla bırakmamamız gerektiğini yazarın bu yolla çok iyi bir şekilde anlattığını düşünüyorum. Büyüdükçe belli olaylara bakış açımız değişmiyor ve yeni şeyleri kabullenmemiz de daha zor oluyor. Ötediyar ile bu açıdan kazanması çok zor bir mücadeleye giriştik ve kazanan Ötediyar oldu. Hayata karşı baykuş olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum, umarım boynum tutulmaz.

    Alice'in garipliklerine çoğu zaman anlam veremesem de karakteri sevmedim desem yalan olur. İnatçı genç hanımların atıldıkları maceraları okumak benim için her zaman zevk dolu bir eylem olmuştur çünkü aramızda kalsın de o hanımefendilerden biriyim.

    Kitabımızın diğer ana karakteri Oliver'a ise tam tersine sinir oldum. Alice ile çıktıkları bu zorlu macerada karaktere bu dünya ile ilgili bilmesi gerekenleri söylemeyip sonra da Alice onları tehlikeye sokacak bir durumda bulunduğunda "Böyle şeyleri bu dünyada yapmamalısın yasak, biraz daha dikkatli olsana. Senin yüzünden öleceğiz." şeklinde Alice'i suçlamasına çok gıcık oldum. O yasak olan şeyleri önceden Alice'e söylesen o da yapmaz herhalde değil mi sevgili Oliver? Son ana kadar bütün sırları kendilerine saklayan karakterlerin başlarına gelenler yüzünden öbür karakteri suçlamasına gıcık oluyorum.

    Sonuç olarak Ötediyar konusu itibariyle sevdiğim bir kitap oldu ama yazarın dili kitabı okumamı çok zorlaştırdı ve kitabı okuduğum süre boyunca da dikkatimi çok dağıttı.
  • 112 syf.
    İsimlerin kökenine yapılan bir yolculuk. Platon doğru olanı arıyor, nesneleri hareket ettikleri zaman mı durağan olduklarında mı tanımlayabiliriz? Sürekli bir durağanlık olamaz tıpkı sürekli bir değişimin olamayacağı gibi...

    Platon; bir nesneyi resmettiğimizde aslına en gerçeğini yakalayıp yansıtmaya çalışırız derken; asla aslı gibi olamayacağı; iyi veya kötü resim olacağı savını öne sürüyor. Dolayısıyla isimlendirirken de tanımladığımıza en yakın durumu göz önüne aldığımızı lakin tam olarak O’na benzetemeyeceğimizi görüşündedir ki katılıyorum. ( herhalde çok mutlu olurdu:)

    ‘Yasa yapıcılar’ derken bir tanımlamayı ancak usta olanların doğru yapabileceğini ve kendisinin hiçbir şey bilmediğini de vurguladıktan sonra başlıyor kelimeleri tanımlamaya, ifadelemeye. Ele aldığı birkaç kelimeyi retorik ve dilbilimsel açıdan olmasada belirtmek isterim.

    -Beta
    Harf eklemeyi yanlış tanımlama sınıfına sokmuş önce, sonra ise asıl olandan farklı olacağını vurgulamış. ‘İsimler ve ismi oldukları nesneler birbirlerinin aynısı olsalardı bu çok garip olurdu. Her şeyden elimizde iki adet olacaktı ve hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemeyecektik’

    -Lambda
    Sakinlik ve yumuşaklık duygusu uyandırdığını söylerken bunun ancak hareket söz konusu olduğu zaman olabileceğini ifade ederek kelimeyi zıtlar, olumsuzlar.

    -Antropos(insan)
    ‘Düşünme becerisini diğer şeyler için uygulamayı başaran’ demek olduğunu söylerken bu ismin insanın hayvanlardan farklı olduğunu gösterdiği için antropos olduğunu belirtir.

    Ve daha birçok yunanca kelimeyi sıralar.

    Tartışmanın sonlarına doğru benzeyen ve benzeyiş arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanır, ‘Vazgeçelim mi?’ yoksa ‘elimizden geleni yapalım mı’ diye sorar. Hermogenes’den devam yanıtını alınca tartışmaya Kratylos da katılır. Bir ismin verilmesinin amacının öğretmek olduğunda anlaşırlar. Özne ve nesneyi bilemeyeceğimizi her şeyin sürekli bir akış içerisinde (nesneler de dahil) olduğunu, olguları doğru olarak tanımlamaktan ziyade araştırmamızı Kratylos’a ve bize salık verir Sokrates.
  • 125 syf.
    ·Puan vermedi
    Tiyatro eserleri her zaman ilgi çekici olmuştur ve bu eser de hem eğlenceli hem de kafa dağıtıcı. 1 saat gibi kısa bir sürede biten bu kitap sizi komedi alemine götürüyor ve oraları biraz gezdiriyor. Okumak hiçbir zaman bir şey kaybettirmez unutmayınnnn️️