• O da bütün genç çocuklar gibiydi, hiçbir şey vermeden her şeyi almak istiyordu.
  • “Yaşı kaç olursa olsun bir kadın saçının okşanmasını ister. İyi görünmesinin yanında en bakımlı, yapılı, fönlü ya da fönsüz saçları için okşanmak, ilahi bir güç,rahatlama, huzur ve güvende olmak hisse verir. Doğru el ile okşanan bir saçın bozulması hiçbir zaman sorun değildir. Bozulsun hatta, sıkıntı değildir. Hatırlayın, küçük birer yavru kediye döndüğünüz o anlarda saçınızın bozulmasını dert ettiniz mi hiç ?

    Kadınlar başlı başına kutsal canlılar. Nefret duyan bir kadın ısı güdümlü bir füze gibi hedefini yok edinceye kadar savaşır. Kinini, içinde öc istediğini kimseye belli etmeden yıllarca yaşayabilir. Buna benzer bir özellik, bir yıl boyunca hiçbir şey yemeden yaşayabilen, enerji tüketmemek adına kalp atışlarını bile yavaşlatabilen ve sadece gerektiğinde avlanan Nil timsahında mevcuttur. Kadınlar ve Nil timsahları arasındaki diğer ortak özellikler görebilmek için lütfen; National geographic izleyeniz.

    Annemin altı çocuk doğurmasından sonra elden ayaktan iyice düşmesi sürüdeki diğer bireylerin kendilerine özgü yaşam alanları aramalarına neden oldu. Ben yalnız yaşamaya başladım, kız kardeşimin biri evlendi, öteki nişanlı diğeri üniversitede. Dolayısıyla sürü liderimiz olan annemin vahşi yaşamda hayatta kalabilmek için daha geniş bir aileye sahip olmamız gerektiği düşüncesi nedeniyle oluşturduğu baskı meyvelerini verdi, kız kardeşim hamile. Sürüye katılması beklenen birey nasıl bir dünyaya doğacağından habersiz halde yolculuğunu molasız sürdürüyor. Dikkat etmişseniz sürü lideri babamdır demedim, anneler ölmedikçe babalar asla lider olamaz, onlar sadece lojistik destek birimleridir. Ekmek getir, çıkarken çöpü at vs..

    Acım büyük, aldığım 127 ekran HD televizyonun kumandasının Pil akması nedeniyle bozulduğunu eşe dosta bildirir, televizyonu kapatmak için yataktan kalkılan o eski yıllara döndüğümü bildirmek isterim. Çok zor dostlar, çok..

    Beni ölene dek seveceğini söyleyen eski kız arkadaşımdan uzun süredir haber alamıyorum. Aklıma güzel şeyler geliyor. Şile'de dalgalara yenik düşmüş olabilir, freni patlayan çöp kamyonunun altında kalmış olabilir, arkadaşlarıyla çıktığı bir eğlence dönüşü diğer 5 kız arkadaşıyla birlikte zincirli kuyuda bariyerlere çarptıktan sonra takla atan araçtan sağ kurtulamamış olabilir. Neyse, güzel şeyler düşünelim. Belki kanser olmuştur.. “
  • 264 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    Varoluşçuluk Jean Paul Sarte’nin (1905-1980) vasıtasıyla öğrendiğim ve bakış açıma büyük bir zenginlik katan değerli bir felsefedir. Bulantı’da varoluşçuluğun temellerini atmaktadır.

    Satre, bu kitabı bize bir günlük tutmuş gibi anlatmaktadır. Az önce ismini aktardığım Roquentin’in [ben de bilmiyorum Fransızca bu ismin nasıl okunduğunu:)] dünyaya duyduğu tiksintiyi anlatmaktadır. Varoluşçu felsefeden anladığım, var olmanın izahını yapma çabasıdır. Kitabın bu kadar çok hoşuma gitmesinin sebebi de tam burasıdır. Bir irade ile var olan insan, bu iradesini bir şey üzerine kullanmıyorsa neden vardır? Çünkü hem kendi varoluşu, hem de iradesinin varoluşu bir sebep gerektirmektedir.

    Satre (yanılıyorsam düzeltin lütfen) dini olmayan bir adamdır. Yani bir yaratıcı varlığına inanmamaktadır. Oysa birçok yerde ziyadesiyle hissettim ki; o da varlığı için gerçek bir sebep aramaktadır. Sebep bulamayınca da dünyadan tiksinmektedir. Haklıdır da. Çünkü bir yaratıcı yoksa bu, rastlantısal var oluş insanı boşluğa ve karanlığa sürüklemektedir (en azından beni).
    Varoluşu anlamlandırmaya çalıştığınızı düşünün. Ve etrafınıza bakın. Yalnız olduğunuzu, aslında tüm insanların yalnız olduğunu düşünün. Bu, sizde bir rahatsızlık oluşturacaktır. Zira kitabın birçok yerinde benim de midem bulanmadı değil. İzninizle şimdi kendi bakış açıma dönmek istiyorum. Satre beni affetsin. Çünkü eğer yaşasaydı bu yorumumdan sonra bu kitabı yazdığı için pişman olacaktı.:)

    Varoluşçuluktan benim anladığım iki önemli başlık var. Birincisi az önce de bahsettiğim varoluşu anlamlandırma çabası ve ikincisi ise insanın var olduğu yere ve zamana göre şekilleneceğidir. Satre, bu kitapta yalnızlığa vurgu yapmıştır sık sık. Bence de haklıdır. Evet, insan yalnızdır. Bin kişinin arasında bile olsa yalnız ölür. Sizi en iyi anlayan insanın yanında bile zaman zaman yalnızlık hissedersiniz. Bunların hepsi doğrudur. Fakat eğer bir Müslümansanız size Allah yeter! O, sizi her zaman anlar ve her zaman sizinledir. Yaşamın gayesi de o zaman tamamlanmış olur. Bakınız ehli Müslim insanlara. Bir huşu içindedirler. Mutludurlar. Sıkıntı ve dert çekerken bile ümitsiz ya da sahipsiz değildirler. Çünkü onlara Allah yeter!

    Şimdi birçoğunuzun aklına etrafta tanıdığınız, Müslüman olan veya olduğunu iddia eden ama mutsuz, ama sıkıntılı, ama açgözlü insanlar gelecektir. Unutulmamalıdır ki insanların yaptığı hatalar İslam’a dâhil değildir. Zira insan denen canlı yaratılış itibariyle en güzel şeyleri bile mahvetme kapasitesine sahiptir. Bu, o şeyin eksik ya da kusurlu olduğu anlamına gelmez. Ayrıca Allah nicelik peşinde midir? Yani çok Müslüman mı olmalıdır, yoksa az da olsa gerçekten iyi Müslümanlar mı olmalıdır? Bence ikincisi. Çünkü biz insanlar bile kalitenin, kalabalıktan önemli olduğunu düşünürüz öyle değil mi? Gerçek bir dost yüzlerce arkadaş gibi görünen ama ne olduğu belirsiz insandan daha iyi değil midir(?)!

    İnsan bulunduğu ortamda şekillenir. Çok doğru. Kömür ocağında çalışanın yüzünün kararması nasıl muhtemelse, bankada çalışanın zamanla faizi öylesi büyük bir günah olmasına rağmen normal bir şey kabul etmeye başlayacağı gibi. Ya da daha net bir örnek vereyim. Hem de kendimden ödün vereyim. Epey açık vereceğim ama anlaşılmam için bu gerekiyorsa yapacak bir şey yok. Annemin anlattığına göre ben, annemin yanına bile şortla çıkmazmışım. Çok utangaçmışım. –Ki, bu dönemler çok da küçük değildim. Buradaki kırılma şudur. 15 yaşından itibaren Bodrum (Muğla) dolaylarında barlarda ve diskolarda çalışmaya başlamıştım (1996). Annem anlatıyor; ‘Bir gittin oraya, geri geldin; utanan sıkılan oğlum gitmiş, yabancı biri gelmiş. Şimdi evde şortla dolaştığına şükrediyoruz (şorttan kastı boxer).’ Yıllar içinde çok daha beter hale gelmişim. Onun söylediğini göre.

    Annem haklı. Artık çok da umurumda değildi sıkı sıkı giyinmek. Fakat önceden o kadar dikkat eder miydim giydiklerime hatırlamıyorum. Unutmuşum eski halimi. Yeni halim, sanki hep öyleymişim gibi olmuş. Çünkü insan sürekli şekillenmeye devam ediyor. Kuran’da söylenen yanlış ortamlara girmeyin onlardan biri olursunuzu ne kadar haklı çıkarıyor değil mi(?).
    Yine kendimden bir örnek vereyim, nasıl değiştiğime dair, ortamla birlikte. İlk gittiğim zamanlarda, hem yaşça küçük olduğum için, hem de ayak işleri bana yaptırdıkları için onlar öğlenleri (akşama hazırlık saatleri) keyfediyorlardı. Ben de masaları falan silerken duyuyordum ne konuştuklarını. Barlar caddesinde olduğumuz için, turistler geçip duruyorlardı sokaktan. Onlar da gördükleri kadınlar için ‘vay be şuna bak…, ufff şu ne gider…, şunu alacaksın…, şunu bir elime geçirsem… vs.’ Sansürlü söyledim, mana anlaşılacak şekilde. Açıkça söylesem konuşulanları, RTÜK beni kapatır:) Ve nefret etmiştim hemcinslerimden. Ben asla onlar gibi olmayacaktım. İğrenç yaratıklardı onlar çünkü. Oysa ben iyi bir insandım. Öyle de kalacaktım.

    Yıllar sonra (yaklaşık 10 sene) barın önünde oturup konuşuyorken birden sanki biri beni dürtmüş gibi irkildim. O an ne yaptığımıza, neler konuştuğumuza baktım. Bir zamanlar tiksindiğimi söylediğim konuşmanın içindeydim. Nasıl olmuştu bu? Hani ben onlardan olmayacaktım? Nasıl olmuş da bu hale gelmiştim?

    Sonra hafızamı yokladım geçen bu zaman içindeki olayları hatırladım. Yavaş yavaş maden ocağındaki işçinin yüzünün nasıl karardığını anladım. O yüzden kimse benim gibi ergenlikler yapmasın. Yani girdiğiniz ortamın bir parçası olursunuz. Bu, kaçınılmaz! Bu yüzden hevesle, gıpta ile bakanlar, lütfen uzak durun. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

    Çok uzattıysam bağışlayın. Hemen toparlıyorum.

    Bulantı, okuduğuma çok mutlu olduğum kitaplardan biri. Satre’nin anlatmak istedikleri tam olarak benim anladıklarım olmayabilir. Fakat önemli olan benim bu kitaptan bir sürü yeni şeyler öğrenmem ve çıkarımlar yapmamsa, çok karlı bir okuma yolculuğu olduğunu söyleyebilirim.

    İyi bir okuma dilerim.
  • 321 syf.
    ·Beğendi
    Bir öğretmen düşünün ki, görevini layıkıyla yapmakla kalmayıp, gittiği her yerde hak, adalet, birlik ve beraberlik duygularını oradaki halka aşılasın.

    Her ne kadar öğretmenimiz ezilen köylünün gözünü açmakta başarılı olsa da nüfuzlu ağaların varlığı karşısında sürgüne gönderilmekten kurtulamayacak ama bu durum onu inandığı yolda yürümekten de asla alıkoyamayacaktır.

    "Onuncu Köy" daha çok bir film senaryosu niteliğinde yazılmış. Karşılıklı ve eğlenceli diyaloglar okurken insanı kesinlikle sıkmıyor.

    Kitabın vermek istediği mesaj ise Grigory Petrov'un Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli eseri ile hemen hemen aynıydı. Eğitimin, halkın bilinçlendirilmesinin öneminin vurgulandığı Fakir Baykurt imzalı bu eserde de "birlikten kuvvet doğar" ilkesi okuyucuların zihnine kazımayı ilke edinmiş.

    Belirli bir bilgi ve kültür seviyesine erişmiş her bireyin asıl görevinin gittiği her yerde örnek model olup bildiklerini orada yaşayan insanlarla paylaşmak ve onlara doğru yolu göstermek olduğunu Finliler iyi kavramış olacaklar ki bir zamanlar "Bataklıklar Ülkesi" diye tabir edilen ülkelerini, yüksek medeniyet seviyesindeki Beyaz Zambaklar Ülkesi konumuna çıkarabilmişler. Peki biz ne zaman bu bilince erişebileceğiz? Hiçbir şey için geç değil, onlar başardıysa biz de başarabiliriz. Yeter ki haksızlıklar karşısında korkmadan birlik olabilelim.
  • Ama bu toprak denilen şeyi anlayamıyorum. 
    Kimyacı tahlil eder. İçinde şu, şu var, der. Ama tohum içine girince yalnız ona lazım olan şeyleri cömertçe vermesi ne demek? 
    Kokuyu, rengi, madenleri, vitaminleri, çileği, fosforu, arseniği, şekeri, bilmem ki daha neyi?
    - Ama yalnız o mu? Ya su? Ya güneş?
    - Onun kadar mütevazı olmadıkları için bana ikinci derecede imiş gibi geliyorlar. Yağmur, dua, rica bekliyor sanki yağmur. Şarıl şarıl
    toprağa aktığı zaman seviniyor, "Allahım, çok şükür! " diyoruz.Ne de güneş gibi pırıl pırıl parlayarak, "Hepinize bir şeyler veriyorum, ben olmasam işiniz dumandır, ben olmasam yaşayamazsınız" der 
    toprak. O, sessizce çamur, balçık halinde ayaklarımızın altında bütün kış, potinlerimizi, üstümüzü kirleterek cansız, kara, kırmızı, 
    sarı, külrengi, simsiyah yatar. Sonra baharla beraber içindeki sevinci boşaltıverir. Hiç durmadan bol bol dağıtarak bize bir bayram gösterir. Çayırlar yoncalarla, bayırlar gelinciklerle, papatyalarla dolar. Çalı 
    süpürgeleri bile gülerler. Karşılığı için hiçbir şey istemeden veriyor o. Cömerttir, cömert ! Sonra vakti gelince, bize yeter dereceye kadar bir bayram gösterdikten sonra, yine alır kucağına, çürütür, doğurur. Çürütür, doğurur.
  • 139 syf.
    "Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı" diyor yazarımız beni de büyük bir hüzne boğarak. Kendimi oysaki ne çok ihmal etmişim, asıl gayeden kafamı çevirerek malayaniyatla adeta başımı kuma gömerek...:(

    Ramazan iyi ki geldin, tut'tun yüreğimden. Oysaki nasıl da susamıştım, latifelerim nasıl da O'nsuzluğun gurbetinde kurumaya yüz tutmaya başlamıştı. İyi ki geldin Ramazan, senin ışıktan günlerini soluyarak kendimi bulmanın izlerini sürüyorum. Rehberim oldun, hayırhahım oldun gecesi-gündüzüyle...
    Ne güzel, ne vefalı, ne samimi bir arkadaşsın. Ne olur ömrüm boyunca hiç bırakma yüreğimden olur mu?
    Öylesine zayıfım ki...Cömertliğinle bereketlendir kalbimi. Kana kana içir ruhuma, sağanak sağanak boşalttığın mana ile. Doldur beni zenginliğinle. En ekmel vasıflarla vasıflandır hâli pür melâlimi. Gönül dünyamı nurefsan ikliminle, adeta taze bir hayat bağışlayarak çiçeklendir. Tut ellerimden ne olursun.Tut ki baş aşağı yuvarlanıp çakılmayayım. Sımsıkı tut ve de sakın bırakayım deme, ben beni bıraksam bile.

    Ramazan gecesi, gündüzü, sahuru,iftarı,Kur'an'ı, teravihi vs. ile adeta ruhu olan canlı misali evlerimize yerleşti.Canlı oluşuyla adeta bizlere de hayat köpürerek. Bizi değiştirmeye, dönüştürmeye oldukça ısrarcı ve de gayretli bir şekilde ruhumuzun ufkuna doğru bizimle beraber adımlıyor, ömrümüzün geriye kalan basamaklarını.

    Tabii gelip geçerken de ruhumuza bir şeyler fısıldıyor. O fısıltılara kulak vermezsek bu 'zamanın en değerli dilimleri' nin bize vereceği ne yazık ki bir şey olmayacak. Yazarın da ifade ettiği gibi "dolu" geldi, kendindekileri boşaltarak bizlere fevkalade bir keyfiyet kazandırmaya geldi.Bizleri değiştirmeye, dönüştürmeye geldi. Adımlarına adımlarımızı yakın tutarak, geride kalmadan, geç olmadan yetismemizi istiyor bu 'ganimet ayları'ndan istifade ederek.

    Nefsin tezkiyesi, ruhun terbiyesi açısından her sene böylesi bir rehabilite sürecine ihtiyacımız var. Eğer ki ciddi bir metafizik gerilim içerisinde bu ayların kıymetini bilmezsek, ciddi bir kulluk şuuruyla kendimizi ibadete vermez, derinlesmezsek,kendimizi yenileme gibi bir gayret içinde olmazsak, hâlimizde ve tavrımızda ciddiyeti yakalayamazsak bu bereketli zaman dilimleri bardaktan boşanırcasına başımızdan aşağı yağsa bile maalesef nasibimize düşen hiçbir şey olmayacaktır. Bundan dolayı kalp ve ruhumuzu sürekli maneviyata açık tutmalıyız. Herkese derecesine göre, ilgi ve alakasına göre bu kutlu zaman dilimleri yeni bir mana, yeni bir ruh aşılayacak. Öncelikle inanıp teveccüh etmek gerek. Nasıl ki 'teveccuhe teveccühle mukabele edilir' ise niyetimizin halisliği nispetinde, sahiplendigimiz ölçüde, kadir kıymet bildiğimiz ölçüde Ramazan da kapılarını açacaktır bizlere. Bundan dolayı onunla adeta butunlesmeli , Ramazanlaşmalı ki meselenin ruh ve manasına ayak uydurmakta zorluk çekmeyelim, ruhumuza neler söylediğini duyup hissedebilelim, onunla miraç misali dünyevi ağırlıklarımızdan hafifleyerek ,kalp diliyle konuşmaya başlayalım.

    Hep birlikte seyredelim 'yalnız bir ayı değil,ömrü onaran' orucun hünerini. Onunla iftar etsin kalbimiz,Rabbimize ırak düşen mesafeleri kana kana yudumlayarak. Kalbimizi Sahibi ile buluşturarak. Maneviyat adına doyumsuzlukla, ötelere kavusma aşk ve istiyakıyla yanıp tutuşarak. Ramazanla yanmış gönüllerimizi serinleterek, günahlarımızı temizleyip yıkayarak. Bu ayda dünya semasına inen Kur'an'ın garipligine son vermeli artık! Rabbimizin kelamına karşı kalp kapılarımızı sonuna kadar açmalı. Yemek zenginliği değil de misafir zenginliğiyle şölene çevirmeli sofralarımızı. Saniyesini zayi etmeksizin, gecesi ve gündüzüyle ciddi bir şekilde değerlendirmek gerek. Adeta 'sıkıştırılmış bir hayrat ve hasenatı' bağrında taşıyan Kadrin de kadrini bilerek. Teravihle gerçek manada dinlenerek. Farz namazlardaki açığımızı ve de savsaklığımızı ânı fırsat bilerek, nafilelerle sarıp sarmalayarak...

    Unutmayalım sevgili dostlar, bu kutlu zamanlar, Allah nezdinde ötelerde bizim için şahitlik edecek. Bu gufran ve rahmet ayını memnun edersek şayet onun şahitliği de o istikamette gürül gürül olacaktır. Aç, susuz, hayırsız,hatırsız, aksak ve topal, midesinin yuttuğu bir kulluk fonu ötelerde karanlığı büyütecektir maalesef ektiklerimizle :((

    Efendimiz (sav)'in bu minvaldeki tembihini sürekli hatırda tutmalıyız.

    “Eğer kullar, Ramazan ayının faziletlerini bilselerdi bütün senenin
    Ramazan olmasını temenni ederlerdi.”


    Öyleyse gelin bir kere daha çağımızın hasret duyduğu müslümanlığı inanmış, inancını tavırlarına da yansıtabilmiş bir şekilde kulluğumuzu yeniden gözden geçirelim.

    Unutmayalım;

    "İnandığını yaşama eğitimidir Ramazan." Zemin kalbimize ve ruhumuza uygun hale getirilmiş, bize düşen sürprizleri kendi içerisinde barındıran nazlı misafiri layıkıyla ağırlayabilmek. Ektiğimiz kulluğumuzun kalp ve ruh bakımını aksatmaksızın yapabilmek.

    Necip Fazıl bakın ne güzel demiş;

    " Mümin sıkıştırılmış şeker gibidir, deryayı tatlandıracak güce sahiptir.' Evet şeker şerbetmişcesine dinin ruhuna uygun bir şekilde niyetimizin halisligi ölçüsünde inancımızı öyle bir yaşamalı, halimize tesir ettirmeliyiz ki girdiğimiz her ortamda varlığımızla etrafımızdaki herkesi ve her şeyi tatlandırabilmeliyiz.

    'Oruc da susar, oruç da acıkır' diyen yazarımızın çağrısına kulak vermeli, hakiki kulluğumuzla ötelerdeki boşluğu doldurmalıyız.

    Son olarak eser, Sezai Karakoç'un kısa kısa oruç yazılarından müteşekkil. Gayet nefis gayet leziz. Ek olarak söylemek istediğim bir şey var; yazarın şiirlerindeki derinliğinden olsa gerek, sığlığımdan, pek anlasamamıstık.Ama bu eserle fikrimin kırıldığını düşünüyorum.Herkes katılmayacaktır saygı duyuyorum benim hassasiyetim çünkü bu, Rabbimizden bahsederken 'Tanrı' ifadesi beni incitti. Dediğim gibi bu konulara karşı oldukça duyarlı olduğum için. Eser şiirsel dille, peygamberlerin hayat serguzestleriyle yoğrularak adeta lezzet katılmış bu yönüyle sevdim eseri. Bir de yazarı tanıyanlar bilir azıcık da olsa parti (diriliş) hayalini,hakikatlerle taçlandırdığı çok kıymetli uhrevi gayesini böylesi bir dünyevi niyetle dile getirmese keşke. Onun dışında böylesi ruhumuzun ve de kalbimizin açlığını giderecek enfes bir eserin sizi beklediğini bilmenizi isterim. Okumalı, his ve fikir ziyafetiyle takviye ederek,ibadetlerle derinleştirerek imanımızı percinleyebilelim!
  • 304 syf.
    ·13 günde·4/10
    Kür Şad, Kürşad ya da Kürşat olarak birçok Türk çocuğuna ad olan bu isim nereden geliyor, aslı astarı nedir? İnsan merak eder!

    Bu destanı birçok kişi içeriğini bilmese de en azından duymuştur diye düşünüyorum; Kür Şad ve kırk eri...

    Ahmet Haldun Terzioğlu, 1960 Trabzon doğumlu, emekliliğine kadar devlet memurluğu yapmış, emekli olduktan sonra da kendini tamamen yazmaya adamış bir Türk yazardır...


    Kür Şad, ilk olarak Nihal Atsız'ın 1946 yılında yayınlanan Bozkurtların Ölümü adlı eserinde geçer. Peki böyle bir isim ile anılan bir kişi Türk tarihinde var mı? Mevzunun aslı şu: Çin kaynaklarında Cie she shuai olarak geçen ve yanındaki kırk kişiyle saraya saldıran bir Türk'ten bahsedilir. İşte bu kaynaklardan yola çıkarak bu olay destanlaştırılır. Atsız bu isme nasıl ulaştığını şöyle anlatır: "Ben Çin kaynaklarında geçen Chieh-shê-shuai = Chie shih shuai = Cie şı şuay adının
    Türkçesinin ne olabileceğini çok düşündüm. Bir defa kağan çocuğu olmasından yani “Tigin” olmasından dolayı alacağı son idari unvan “Şad” olabilirdi. Geriye bu unvandan önceki ismi tahmin etmek kalıyordu. 1893’te Vilhelm Thomsen’in Göktürk alfabesini çözmesinden sonra kül okunan kelimenin varyantı (dildeki çeşitlenme) olarak kür kelimesi düşünülmüştü. Yani bir l ~r alternansı olabilirdi. Bu alternansa göre kül kelimesinin varyantı kür kelimesi idi. Bu kelime Türkiye Türkçesi’nde “gür” şeklinde yaşamaktadır. Bir insanın “saçı, kaşı, bıyığı, sakalı” gür olabilir. “Ses, su” gür olabilir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu yüzden ben Çince cie kelimesinin Eski Türkçe karşılığının kür kelimesi olduğunu düşündüm ve Çince Cie şı ibaresinin Türkçesinin Kür Şad olabileceği kanaatine vardım. Bu yüzden Bozkurtların Ölümü adlı eserimde roman kahramanının adını Kür Şad olarak koydum. Bana göre de çok yakıştı." bu eserde de buradan yola çıkarak bu ismi kullanmıştır.

    Artık ismin nereden ve ne şekilde geldiğini öğrendiğimize göre Ahmet Haldun Terzioğlu'nun Kür Şad olarak destanlaştırdığı romanına gelelim. Yazar kendisine kaynak teşkil eden metinleri hikayeleştirerek başlar sonra kendi yorumlamasıyla devam eder. İlk olarak Çinli yazıcı tarih yazıcısı Tu Yu'dan başlar. Çinli yazarın dilinden o devirdeki yazarların ne şekilde yetiştirildiği ve tarih yazarlığına, yazarlarına gösterilen değerden, tarih ansiklopedilerinin nasıl ele alındığından bahseder. Bu şekilde birkaç kişiyi daha konuşturur. Bunlardan biri de İ-ch'eng Hatun'dur. Bu da, Türk kağanlarına, şadlarına eş olarak verilen Çin kadınlarının nasıl yetiştirildiği ve yaşadığı olayları anlatır. Eser genel olarak bu mantıkta yürür yani önce kaynaklarını konuşturur sonra kendi yorumlamasıyla bunları destanlaştırır.

    I. Göktürk devletinin ne şekilde kurulduğu, A-shih-na (Asına, aşina, asena) soyunun nasıl türediği, -eserde bir Çin akınından sonra Türkler tamamen öldürülmüş bunlardan sadece sağ olarak bir çocuk kalmış onun da kolları kesilmiş bu çocuğa dişi bir kurt sahip çıkıp büyütmüş ve sonra çocuk bu dişi kurt ile evlenip, çocuk sahibi olmuş, işte buradan türeyen çocuklar da Aşina soyunu oluşturmuşlardır, Kür Şad da bu soydan gelir- kağanların ne şekilde seçildiği, Çin'in Türkler üzerindeki oyunları, Türk akınları, İ-ch'eng Hatun'un casusluğu, Türklerin bölünmesi, sonrasında gelen esaret ve Kür Şad ayaklanması...


    Bu eserin konusu tarihte yaşanmış bir olay olduğu için içeriği önem arz eder. Onun için içeriğini şöyle özetleyebiliriz. Kiymin Kağan, Çine hayrandır ve Çin'e benzemek için çaba gösteren bir kağandır. Aynı zamanda Çinli İ ch'eng Hatun ile evlidir. Türk törelerini bırakıp Çin yasalarına göre hareket etmektedir. Budun bundan rahatsızdır. Kiymin Kağan'ın ölümünden sonra yerine oğlu Şipi Kağan (Shih-pi K’o-han) geçer ve törelere göre de babasının Çinli karısını kendine eş olarak kabul eder. Ancak aynı zamanda Ulu Hatunla da evlidir ve üç oğlu da bu kadındandır. En Büyük oğlu, dedesi gibi Çin yanlısıdır, Çin hayatına ve kadınlarına düşkündür onun için Çin'e yanaşır ve çeşitli antlaşmalar yapar. En küçük oğlu Şu Tigin (Kür Şad) ise annesi Ulu Hatun'un etkisi ile Çin'e karşı hep mesafeli bir hayat sürmüştür ve her zaman Çin'i yağı (düşman) bellemiştir. Şipi Kağan, Türkler arasında birlik oluşturarak I. Göktürk devletini kurar ve Çin'e sayısız akın düzenler. Çin bundan kurtulmak ve akınların etkisini azaltmak için Kağan'ın karısı Çinli İ-ch'eng Hatun ile Kağan'ı zehirler. Yerine kardeşi Çulu, kağan olarak seçilir, Çulu Kağan'ın ölümünden sonra da kardeşi İl Kağan seçilir. Kür Şad hep amcasının yanında yer alır ve amcası ile birlikte sayısız savaşa katılır. Ancak kardeşi Tuli Kağan amcasından ayrılır ve Çin'in yanında yer alır. İl Kağan zamanla zayıf düşer ve yanındaki Kür Şad ve erleri ile birlikte ana yurdu Ötüken Yış'ı terk eder. Çin ordusu Kağan'ın peşini bırakmaz yapılan çarpışmadan sonra Kür Şad ve yanındakiler esir alınıp Çin'e götürülür ve İl Kağan ise kaçmayı başarır. Fakat bir yıl sonra İl Kağan ve yanındakiler tuzağa düşürülerek yakalanır ve onlar da Çin'e götürülür. Çin İmparatoru Kür Şad'a unvan verir ve saray muhafızları eğitmeni yapar. Kür Şad ulusunu Çin esaretinden kurtarmak için yanındaki 40 er ile Çin Saray'ına saldırır ve İmparator'u rehin almak ister fakat bazı olumsuzluklardan dolayı başarısız olur, yanında sağ kalan 12 er ile kaçmak zorunda kalır. Wei nehrini geçmek isterler fakat şiddetli yağmurdan dolayı köprü sular altında kalmıştır bundan dolayı da karşıya geçemezler, peşlerine takılan Çin askerleri tarafında katledilirler. Bu olaydan sonra Çinliler artık Türkleri ülkelerinde istemezler ve tüm Türkleri sınır dışı ederler. ( Neticede bu olaydan sonra yaklaşık olarak 43 yıl sonra II. Göktürk devleti kurulur, bu kısım kitapta geçmez) Kür Şad'ın destanlaşması da buradan gelir kendi canı pahasına ulusunu esaretten kurtarır.

    Yazarın baştan sona vurguladığı bazı noktalar var bunlara değinecek olursak: Çin'in daima Türkler üzerinde oyunlar oynadığı ve bu şekilde iç karışıklık çıkardığı, Türklerin normal şartlarda Çin'e asla yenilmeyeceği ancak kendi ulusuna ihanet eden Türklerin varlığı ve yardımı ile birçok kez yenildiği ve sorunlar yaşadığı, Türklerin doğru sonuçlar doğurmayacağını anladıklarında bile Türk töresini uygulamaktan vazgeçmedikleri, törenin Türkler için özün temsili olduğu, Türklerin asla başka ulusların gölgesinde yaşamak istemediği, Çin'in kadınları ile Türklerin iç işlerine karıştığı ve casusluk yaptığı. Destanın baş kahramanı Kür Şad'ın bütün olumsuzlukları bildiğini ve bunların hiçbirinin Kür Şad'ın bünyesinde yer almadığını ön plana çıkarır. Örneğin Kür Şad, Çin kadınlarına asla yanaşmamıştır, ayrıca kendi ulusundaki kadınlardan gelen teklifleri hep reddetmiştir (sonrasında Gökçin'a aşık olur). Aklında yer eden tek şey ulusunun varlığı, birliği ve dirliği için daima cenk meydanında savaşmaktır. Yine hiçbir zaman Çin'in oyunlarına gelmemiştir ve onların önerdiği gizli antlaşmalara da asla yanaşmamıştır. Kür Şad, her zaman töresine sadık kalmıştır ve hep Kağan'ın yanında yer almıştır. Kür Şad, teslim olmayı hiçbir zaman kabul etmemiştir her zaman karşı koymayı ve savaşmayı seçmiştir. İşte bu niteliklere sahip bu Türk son noktada kendi canı pahasına ulusunun esaretten kurtulmasına vesile olmuştur.


    Hep kullanılan bir söz vardır: Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur diye. Bu mahiyette sözleri bu eserde de görüyoruz. Gerek bu destanın içeriğine, gerekse genel olarak Türk tarihine baktığımızda, Türklere sorun oluşturan yine kendi ulusudur ona ihanet eden yine ırkdaşıdır. Dışarıdan yıkılması güç olduğu durumlarda bile, içteki kandaşlarının hainlikleri ile yıkılmıştır veya zor duruma düşmüştür. Örneğin bu eserde Tuli Kağan (Kür Şad'ın ağabeyi) kendi kağanına ulusuna ihanet etmiştir ve esarete giden yolda, Çin'e destek vermiştir ve en önemlisi öz kardeşi ile ters düşmüş tamamen farklı bir kişilik ortaya koymuştur. Bu eser dışında buna paralel olarak, Türkiye Rusya ile bir uçak krizi yaşamış ve tüm ilişkiler askıya alınmıştı. Böyle bir durumda her zaman vurgulanan Türki devletlerden olan Kazakistan ve Kırgızistan Rusya'ya açıktan destek vermiştir bu da basit bir örnekti günümüzden. Kısacası oturup düşünmek lazım biz acaba bir yerde yanlış mı yapıyoruz diye neden bu söylem üzerine her şeyi inşa ediyoruz. Destanımızda bile söylediklerimizin aksi söz konusu iken tuttuğumuz yolu gözden geçirmekte fayda olmaz mı?

    Yazar kitabı bitirirken birkaç şeye vurgu yapar; "Destanı yüceltmek, ulusu yüceltmektir", "Destanı yaşatmak, ulusu yaşatmaktır" diye. Hem fikiriz gerçekten destanı yüceltmek de lazım, yaşatmak da yoksa destanın bir anlamı kalmaz. Bunların dışında da şöyle ifadeleri var "...Elbette farklar olacaktır anlatımımızda. Elbette bakılan yön farklı olacaktır ki katkı sağlanabilsin. Böylece destan da yaşayacaktır, gerçekler de..." tabii buradaki farklılıktan kastı, Atsız'ın, Bozkurtların Ölümü adlı eseriyle arasındaki fark, ancak asıl önemli olan aslı ile arasındaki uçurum. Ahmet Haldun Terzioğlu, Çin kaynaklarında geçen aslıyla çelişki oluşturacak şekilde bu eseri ele almıştır. Şimdi adı üstünde "destan" tabii ki söz konusu olay hayal ürünleriyle süslenir (örneğin dişi kurt Asena'dan türemek gibi) bu anlaşılabilir ama tarihi kaynaklarda geçen bir olayı da ( ki bu kaynaklar olmasa böyle bir olayın yaşandığı bilinmeyecektir çünkü yazıtlarında bu olay hiçbir şekilde geçmiyor) kendisine çelişki oluşturacak nitelikte değiştirilemez, değiştirilmemeli. Olayın gerçeğiyle neden çelişki oluşturduğunu, Çin Kaynaklarında geçen metinlerden birini vererek göstermeye çalışacağım (Osman Fikri SERTKAYA*
    Gazi Türkiyat, Bahar 2014/14: 1-10 makalesinde geçen metin olacak) ama ondan önce destanın ruhunu değiştiren farklılıklara değinmek istiyorum. Kaynaklarda Şipi Kağan ile Çulu(k) Kağan aynı kişi olarak geçerken burada iki kardeş olarak geçiyor; bu eserde hep kağanına sadık kalan ve abisi ile ters düşen Kür Şad, aslında abisi ile birlikte hareket eder ve amcası İl Kağan'a karşı çıkar, bu eserde asla Çinliler ile işbirliği yapmayan ve esareti kabul etmeyen Kür Şad, yine aynı kaynaklarda abisiyle birlikte kendi rızasıyla gidip Çin'e sığınır ve onların verdikleri unvanlar ile Çin'e hizmet eder (Garnizon Komutanlığı gibi); bu eserde hain olarak gösterilen Çinli İ-ch'eng Hatun, Kür Şad'ın annesidir yani Kür Şad anne tarafından aslında Çinlidir oysa bu eserde Kür Şad'ın annesi Ulu Hatun olarak gösterilir; bu eserde kadınlara bakmayan bir Kür Şad, kaynaklarda ise abisi tarafından azarlanır, çapkınlık yapıyor diye.... Şimdi böyle yaparsan destanın temel taşlarını yerle bir edersin dolayısıyla söz konusu destana katkı değil zarar verirsin, kanaatimce...

    ve aslından çevirili metin "Tzu-chih t’ung-chien’deki metni bir de orijinalinden görelim. (195, 1887b). Eski Çince metin:1
    "Son bahar, 5 Nisan. İmparator Tang tai zong Ciucheng Sarayı’nı denetlemeye teşrif ettiler. Daha önce, Türk T’u-li Kağan’ın kardeşi Cie shê shuai ağabeyi ile birlikte (Çin)
    saray(ın)a intisap etmişti. Tang hanedanı tarafından (ona) “Zhong lang jiang” rütbesi verilmişti. Cie shê shuai sarayda iken küstahlaşmaya başladı ve aleyhinde olan ağabeyinden rahatsız oldu. “T’u-li Kağan baş kaldırmak için hazırlanıyor” diyerek ağabeyini itham etti. Tai zong, Cie shê shuai’nin bu
    davranışından dolayı onu küçük görmeye başladı ve epey bir süre onun rütbesini yükseltmedi. Cie shê shuai eski kabilesindekilerle birleşerek entrika çevirmeye kalkıştı ve kırk
    küsur adam topladı. Gece yarısı 1-3 arası, “Yükselen han” unvanlı (prens) Li zhi’nin saraydan çıkarken saray kapısının açılmasından istifade ederek atla saraya girmeyi ve imparator Tang tai zong’un otağını basarak imparatoru esir almayı planladılar. Ayın 11’inde Cie she shuai ve diğerleri T’u-li Kağan’ın oğlu He luo gu’yu koruyarak gece yarısı saray kapısının dışında gizlendiler. Şiddetli rüzgara rast
    geldiği için “Yükselen Han” unvanlı prens (Li zhi) saraydan çıkmadı. Cie she shuai şafağın sökmesine az bir vakit kalmasından endişe ederek askerleriyle saraya hücum etti. Dört sıra kalın perdeden oluşan duvarı geçtikten sonra rastgele ok atmaya başladılar ve 10 küsur muhafızı öldürdüler. “Düşmanı geri püskürtücü” unvanlı komutan Sun wu kai ve adamları ile kıyasıya mücadele verdiler ve epey bir müddet sonra Cie she shuai geri çekilmek zorunda kaldı. Kraliyet ahırına doğru koşarak 20 küsur at çaldı(lar) ve kuzeye doğru kaçtı(lar).
    Wei nehri’ni aşarak kendi kabilesine gitmeye teşebbüs etse de Tang askerleri tarafından takip edilerek yakalandı ve öldürüldü.
    (İmparator) Tai zong, T’u-li Kağan’ın oğlu He luo gu’yu bağışladı, ancak onu güneye sürgün etti."

    Objektif bir şekilde değerlendirmeye özen gösterdim umarım faydalı olmuştur. İyi okumalar