• Müşrikler kıymetli hediyelerle beraber Necaşi'den Habeşistan'a hicret eden müslümanları geri vermesini ister.
    O ise:
    "Vallahi hayır dedi.Çaresiz kalmış, yurdundan gelip yerleşmiş, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, ben hiçbir kimseye teslim etmem...
  • Hz.Peygamber sav yeniden hicret etmek isteseydi bizim beldeyi tercih eder miydi?
  • 18 Ocak 1951
    Tunanın evleri, alçacık evler,
    İçinde oturur paşalar, beyler,
    Örtün perdeleri görmesin iller...
    Bir Rumeli türküsünden
    Bir kaç aydır, millî bir fâciayı, hatta millî bir felâketi sessiz ve sedasız yaşıyoruz. Yarım milyondan fazla Türk, dedelerinin Osmanlı fethinden çok evvel doğdukları, şenlettikleri topraklardan yabani otlar gibi sökülüyorlar, mal ve mülkleri ellerinden alınarak kapı dışarı ediliyorlar.
    Hicret, milletimizin talihinin iki asırdan beri, en acı tarafı oldu. Arkada bırakılan yurda ağlamak, ona ağlaya ağlaya yeni toprağa sarılmak, sapanının açtığı izde doğduğu evi ve babasının gömüldüğü yeri hatırlayarak yaşamak... İşte büyük katliamların dışında asıl serencamımız! Rumeli, kesilerek ve insanı kovularak başka milletlerin vatanı oldu.
    Kaç nesil var ki kızlarımız baba evlerinde gelin olmanın sevincini kaybettiler, erkeklerimiz aynı tarlada, aynı pazarda üstüste çalışamaz oldular. Şehirlerimiz çehrelerini, hayatımız birliğini kaybetti. Türkülerimiz ve şivelerimiz birbirine karıştı.
    Bu zoraki hicretin nasıl bir meramla hazırlandığını söylemeğe lüzum var mı? Bunu benden evvel ve çok selâhiyetli, resmî ağızlar söylediler. Bulgar hükümetinin bu kararı ile sadece yarım milyon insan, —şimdilik yarısı — yerinden yurdundan edilmiyor, sade nesillerin üstüste çalışmasıyla yığılan bir servet, — en aşağı bir milyar! — çok verimli tarlalar, bağlar, bahçeler ve bütün bir tarihin hakkı elden alınmıyor, ayrıca da, on bir yıldır süren bir seferberlikle harab bütçemiz, üstünden bu ağır yılların bir silindir gibi geçtiği halkımızın refahı da bir kat daha yıkılmak isteniyor. Kasıt sade Rumeli Türklüğüne değil, bütün Türkiye’yedir.
    Bu satırları Bulgarlara karşı milletimize kin aşılamak için yazmıyorum. İyi ve faydalı politikanın hislerimizi dışarıda bırakan politika olduğuna inananlardanım. Kaldı ki tarihin kör düğüşünün bir yerde artık durması icab ediyor.
    Hayır, ben bir kin alevlemek için yazmıyorum. Yalnız bize karşı çok değişik, çok tehlikeli bir silâhın kullanıldığını tekrarlamak istiyorum. Hudutlarımızdan içeriye bomba bırakmadılar. Yarım milyon kardeşimizi, bağrımıza derhal basmamız lâzım gelenleri bıraktılar.
    Bize karşı silâh olarak tarihimizin ve kendimizin bir' parçasını çevirdiler. Şurası da var ki bu cinsten bir hadiseyi her gün bekleyebilirdik. Hatta buna her cihetle hazırlıklı olmalıydık. Yani böyle bir ihtimali karşılayacak, her tarafı evvelden düşünülmüş, seneden seneye eksikleri tamamlanmış bir; yerleştirme elde bulunmalıydı. Tarihimizin istisnası denebilecek kadar uzun bir sulh devresinden bunu beklemek hakkımızdı. Fakat biz realitenin çıplak iklimine, Balkan ittifakı gibi ütopyaların şampanya sarhoşluğunu tercih ettik. Kendimizi kandırmağa çalıştığımız bir muvazaa sarhoşluğunda etrafımızdaki düşmanlığı unuttuk!
    Gazetelerde göçmen havadislerini her okuyuşumda kaç türlü zıd düşüncenin tesiri altında kalıyorum. Bir taraftan 1911 ile 1923 arasının tecrübesi içimde yeniden canlandığı için tarihimizi daha iyi anlıyorum. Artık dedelerimizi hataları için tenkid etmekten vazgeçtim. Etraflarındaki bu hiç bir anlaşma kabul etmeyen düşmanlık içinde gösterdikleri cesarete, yaşama kudretlerine hayran oluyorum.
    Diğer taraftan memleketteki hareketsizlik beni şaşırtıyor. Vâkıa hükümetimiz, bir yığın ferde ait teşebbüs, göçmenler için bir çok şeyler yapıyor. Fakat efkâr-ı umumîyede henüz böyle millî bir hâdisenin uyandırması lâzım gelen büyük humma yok! «Bize ne oldu böyle? Biz hiç böyle değildik!» diyorum. Yoksa gelenlerin kim olduğunu bilmiyor muyuz? Yahud sadece arkalarında gizlenen düşmanlığı mı görüyoruz?
    Hattâ Bulgaristan’ın kendisinin bile, daha kırk yıl evvel, vatanın, hiç olmazsa resmî salnamelerdeki çehresinin bir parçası olduğunu unuttuk mu?
    Gelenler, mor sabahlı Balkan memleketlerinden her şeylerini, hatta yarma ait ümidlerini bile bırakıp gelenler ise, tarihimizin belki en öz taraflarından geliyorlar. Onların başları etrafında Türk tarihinin yarısı kanlı bir güneş gibi çalkanıyor.
    Şu satırları yazarken ne kadar yer ismi ve insan adı hafızama hücum ediyor. Eski tarihlerimizin hangisini isterseniz, üç beş sahife karıştırın, daima bir Lofça, bir İştib, bir Filibe, bir Rusçuk, bir Vidin, bir Ziştovi, bir Silistre, bir Plevne âyânına, o yerlerden toplanmış levend endamlı, evliya isimli kahramanlara tesadüf edersiniz.
    Büyük bozgunlar, bugünü hazırlayan felâketler başladığı zamanlar bu isimler tarihimizde büsbütün başka bir mânâ alırlar. Her on beş, yirmi yılda bir tekrarlanan insan kudretinin dışında çarpışmaların, talihle imkânsız didişmelerin hikâyelerini okursunuz. O zaman İstanbul’un bizim elimizde hangi gayretlerle kaldığını, bugün hudutlarımıza, yarın belki kaldırımlarımıza yığılacak bu insanların dedelerinin nasıl adım adım bu yurdu müdafaa ettiklerini anlarsınız.
    Hayır, onların geldiği topraklarda en ufak bir tepe yoktur ki Türk tarihinde bir kaç defa hususî bir maceranın şerefini kazanmış olmasın! Bütün o serhat kaleleri, palangalar düşüp de düşman orduları, kuyusundan çıkmış ejderhalar gibi anavatana doğru kıvrıldığı zaman, o köyler, o küçük kasabalar, o tepeler imanla karşısına dikilirdi. Şehirler, kazalar, köyler, yıkılır, yanar, sonra tekrar yapılırdı. Rumeli’nin âyân konakları üstüste yığılan muhacir kafileleriyle dolardı.
    Evet, Türk tarihinin hemen her safhasında, bugün göçmen adıyla adlandırdığımız ve talihleri karşısında hâlâ tereddüt ettiğimiz insanların dedelerine rastlarız. En son tarafıyla alıyorum, onlar Alemdar Mustafa Paşa’nın, Rusçuk yârânının, Midhat Paşa’nın, Cevdet Paşa’nın, Ahmed Vefik Paşa’nın ve daha bir çoklarının tarih karşısında hemşerileridir.
    Her Türkün hayalinde, kanları içinde yüzen bir şehid vardır.
    Bu, Rumeli Türklüğüdür. Bu gelenler işte onların çocuklarıdır.
    Bırakalım tarihi! Hakikate dönelim! Şimdi, bugün, bu saatte, misafirhanelerde, çabuktan tedarik edilmiş imkânlar içinde, yarını olmadan yaşayan kardeşlerimiz var. Erkekler ne ise, fakat kadınlar, genç kızlar, çocuklar var. Dün alnının teriyle kazandığı ekmeği kendi sofrasında, yarma ait hayaller içinde yiyen insanlar bugün gözlerimize bakıyor. Hasta başın muhtaç olduğu yumuşak yastık, sıcak oda, gülümseyen yüz, yarının emniyeti, bu erkekler, bu kadınlar, bu çocuklar için yok!
    Bunu kâfi derecede düşünüyor muyuz?
    Bu mesele çıktığı günden beri Naci’nin mısraı durmadan alevden bir kırbaç gibi omuzumda şaklıyor.
    Misafirim vatanın bir harâbezârında
    Gelenlerin ve geleceklerin çoğu çiftçi! Öküzle olsun, makine ile olsun, toprakla, sert, sarı, esmer buğday habbeleriyle ne zaman tekrar başbaşa gelecekler? Ne zaman iş onları arkada kalan hayatlarına kavuşturacak? Ev, tarla, ahır, kümes, ev tezgâhı, bütün bunlar ancak bizim yardımımızla kurulabilir.
    Yazık ki hâlâ işin büyüklüğünü anlamamışa benziyoruz. Hâlâ gazetelerde küçük kıpırdanışlardan başka bir şey yok. Hâlâ milletimiz bu insanlar için seferber olmuş değildir. Herkese soruyorum: Bize ne oldu? Günler geçiyor, bu çalışkan, sade ruhlu ve bütün imanlı insanların talihi hâlâ aramızda günün tek mühim meselesi olmamıştır. Yarım milyon... Bir kısmı geldi, bir kısmı gelecek... Ve bir an evvel gelmeyenler, korkarım ki, hiç gelemeyecekler.
    Böyle olduğu halde evlerde hâlâ dikiş makineleri onlar için çalışmıyor, hanımlarımız lüks manifatura ve yalancı süs dükkânlarının önünden daha ayrılmadı, onlar için Amerikan bezi ve basma aramıyorlar. Yer yer iane listeleri açılmadı. Gençlik nedense bu işi üstüne hâlâ almadı. Teşebbüs eden de yok! Sanki halkımıza bu işte her türlü fedakârlığı yapmamız icab ettiğini söylemekten çekiniyoruz.
    Yanlış anlaşılmasın! Ben göçmenlerin yardımla geçindirilmesini teklif etmiyorum. Ben onlara ve bize bu düşmanlığı yapan komşu devletin İktisadî hayatının ve refahının büyük bir tarafını vücude getiren çok çalışkan, uyanık bir unsurun aramıza geldiğine kaniim. Onların bir an evvel çalışmaya müsaid şartlarla yerleştirilmelerini, istihsale atılmalarını, bu memleketin ekonomisine girmelerini istiyorum. Fakat aradaki fasılada ve bu yerleşme için halkımızın en geniş şekilde yardımına ihtiyaç vardır.
    Bunu söylerken orta sınıfımızın, memur halkımızın, bir kısım kasaba ve köy ahalisinin büyük mahrumiyetler içinde yaşadığını unutmuyorum. Fakat refah ve sıkıntı da nisbîdir.
    Bir vatanı olmak, hür ve müstakil yaşamak, tarihine sahib yaşamak, bir takım mükellefiyetlerle kabil olan nimetlerdir. Bazan bu külfetler tahammülün de üstüne çıkabilir. O kadar tecrübe geçirmiş, kara günün her nev’ini denemiş halkımız bunu çok iyi bilir. Biz sadece imanıyla ve ruhunun cömertliğiyle yaşamış bir milletiz. Öyle olduğu halde niçin münevverlerimiz ve hatta hükümetimiz en sarih şekilde halkımıza müracaat etmiyorlar? Her şeyden mahrum edilenle elimizde olanı paylaşmak zamanındayız.
    Yaşama iradesi bu kadar büyük olan ve bütün varlığının devletin varlığıyla kabil olduğunu çok iyi bilen bir milletin cömerdliğine müracaattan utanıyor muyuz? Böyle ise Türk milleti bizi affetmez. Bu düşüncenin bir an kafamızdan geçmesini affetmez.
    Çoğumuzda göçmen meseleleri karşısında rahatı kaçırılmış bir insan hali var. Sanki asrımızın insanına rahat hakikaten nasibmiş gibi düşünüyoruz. Rahat, ferdî saadet, kaygısız baş, bunlar on dokuzuncu asrın kısa rüyalarıydı. Doğrusunu isterseniz bizlere hiç nasib olmayan rüyalar... İnsan talihinin azdığı bu devirde bunu akla getirmek bile gülünçtür. Bu devirde olsa olsa vazifesini yapmaktan gelen iç ferahlığı, huzur vardır. Çünkü devrimiz, vazife ve mesuliyet duygusu devridir. Milletimiz bu iki duyguyu çok iyi tanır. Bunu her vesile ile gördük.
    Tekrar ediyorum, alâkalı resmî makamlar bir taraftan vazifelerini yapadursunlar. Biz, milletçe bu iş etrafında seferber olmalıyız. Türkiye’nin Bulgaristan’a vereceği en güzel cevab, yurdun verimli, insan emeğine muhtaç yerlerinde, çok kısa zamanda, birer kasaba ve şehir olması temennisiyle, yeni göçmen köylerinin, şarkî Anadolu, Orta Anadolu, Filibe veya Lofça’larının, Varna ve Vidin’lerinin kurulmasıdır. Böylece tarihimizin kaybettiğimiz anahtarlarına yeniden ve vatan içinde sahip oluyoruz.
    Bunun için münevverlerimizin bu işi tek dava olarak ele almaları lâzımdır. Unutmayalım, kendi başımıza halledebileceğimiz tek mesele de budur.
    Göçmenlerin gelecek mevsimde, yurtta yetiştirecekleri ilk buğday başağının talihe karşı en büyük zaferimiz olacağına inanıyorum. Onu şimdiden yüzüme gözüme sürmek istiyorum.
    Unutmayalım ki fevkalâde hâdiseler, fevkalâde tedbirler ister. Hem kendimizden, hem yeni gelen kardeşlerimizden mesulüz.
  • 400 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ey Meliki muazzam! Sizin emrinizde yeterli sayıda ulemâ ve tebaa vardır, bizi burada bırakınız ve bizim her birimiz için birer hane yaptırınız. Ümit ederiz ki, o Nebinin dönemine erişir ve kendisine kavuşuruz. Eğer, kendilerine kavuşabilir sek sizi de haberdâr ederiz.

    İskender Pala’nın kaleminden çıkan Mihmandar romanı, bu seferde bizleri İstanbul’un önemli manevi şahsiyetlerinden biri olan Ebu Eyyub El Ensari(Halid bin Zeyd bin Kuleyb)’in Medine’den İstanbul’a uzanan kutlu hikayesine konuk ediyor. Roman, hicret sırasında Ebu Eyyub’un Peygamber Efendimiz(s.a.v)’i evinde ağırladığı zamanlar ile başlıyor, müjdeye erişebilmek için gittiği savaşta Hazret’in İstanbul önlerinde şehit olması ile sona eriyor. Dolu gözlerle okuyorsunuz sayfaları, hissediyorsunuz her seferinde koşulsuz imanı.

    Birçok farklı kaynaktan faydalanarak okuyucuya aynı zamanda bir bilgi deryası da sunan İskender Pala, farklı karakterlerin ağzından hikayeyi anlatmayı tercih etmiş. Başlarda bu karakter geçişleri hayli çok olmuş.
  • "Düşman istilâsına devam ederek Van taraflarını işgal altına aldı. Van'ın şimal cihetinde bulunan bâzı Kedânî a şiretleriyle Ermeniler ayaklandılar ve dünyanın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşetlere yol açtılar.

    O sırada hicret edenlere cenubu garbı istikametinden bir firar yolu aramaktan gayri hiç bir tedbir düşmez oldu. Bu istikamete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte, çoğu kadın ve çocuk o kadar insan birikti ki, bir kaç ordu kadar kalabalık belirtiyordu. Eli silâh tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede olduğu için bu kalabalık, tam bir ana-baba günü manzarasiyle müdafaasız kimselerden ibaretti. Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan bu müdafaasız küme iki kısım olarak, biri Musul istikametinde çekilirken, öbürü civar kasaba ve köylere sığınmayı tercih etti. Ermeni fedaileri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınların çoğunu esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehit ediyor ve elde kalan silâh ve eşyayı topluyorlardı.

    Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hattâ hayvanlara ve kuşlara yem oldular.

    Hükümet o günün parasiyle muhacirlere adam başına 3 kuruş tahsis ettiyse de uğranılan yerlerdeki memurlar bu paranın üçte ikisini nefslerine ve ancak üçte birini muhacirlerden kendi adamlarına dağıtıyorlardı.

    Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Aşağı tabakadan olanlarsa memurlarla anlaşarak keselerini doldurdular."
  • ...Haşr suresi 9 ... : "Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."
  • Peygamber Efendimizin Medine-i Münevvere'ye yerleşerek burada kurduğu İslam Devletinde öteden beri kullanageldikleri kamerî takvime devam edildi. Yine yıl, ilk ay olarak kabul edilen Muharrem ile başlıyor; Safer, Rebiül-Evvel, Rebiül-Ahir, Cemaziel-Evvel, Cemaziel-Ahir, Receb, Şabân, Ramazan, Şevvâl, Zilka'de ile devam ediyor ve Zilhicceayı ile sona eriyordu.

    Hz. Ömer'in (ra) halifeliği döneminde yaşanan bazı olaylar, bir takvim belirleme zaruretini ortaya koyunca, yapılan istişarede Hz. Ali'nin (ra) teklifi kabul görerek, Peygamberimizin hicretinin esas alınması görüşü benimsendi. Ancak Hz. Peygamber'in hicretinin, Rebiül-Evvel ayında gerçekleşmesi ve kamerî yılın da Muharrem ayı ile başlaması sebebiyle tarih iki ay sekiz gün geri alınarak Hicrî Takvim'in başlangıcı 23 Temmuz 622 olarak tesbit edildi. Artık Müslümanlar tarafından yazılan belgelerde, "Hicretin …. Senesinde" ibaresiyle kayıtlar düşülecekti. Böylece asırlardır kamerî ay sistemi sabit kalarak yaşanan olaylara hicretin gerçekleştiği yıl, temel teşkil edegeldi.

    Netice itibariyle bugün idrak ettiğimiz 1 Muharrem günü, Hicrî-Kamerî Takvim olarak Müslümanların hicretten sonraki 1440. Yılının ilk günüdür!.. Hicret ise bir güne değil bir süreç; belki de daha doğru ifadeyle bir "kavram" olduğu için onu miladi olarak 9-10 Eylül 622 tarihinde başlayıp 24-25 Eylül'de sonra eren bir kutlu yolculuk olarak kabul etmek gerekecektir… Bu tarihi olayın gerçekleştiği tarihlerde ise zaman Kamerî aylardan Safer ayının sonu ile Rebiul-Evvel ayının başlarını kapsamaktadır. Bu itibarla, hicretin öneminden bahsedilecek ortamlarda bu tarihleri dikkate almak doğru bir tercih olacaktır.

    Sözlerimize Sevgili Peygamberimizin (sav) hicreti konu alan ve hicretin kıyamete kadar sürecek bir eylem ve anlayış olduğunu ifade buyuran bir hadis-i şerifiyle son verelim: "Müslüman, diğer insanların onun dilinden ve elinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Muhacir ise Allah'ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir."

    Ümmet-i Muhammed'in yeni bir yılı idrak ettiği günlerde İslam Dünyasının içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulması, yanı başımızda mazlum ve mağdur din kardeşlerimizin muhatap oldukları zulümlerin son bulması, ülkemizin ve milletimizin her türlü dahili ve harici düşmanların şerlerinden, tuzaklarından ve kirli oyunlarından hıfz u himayesi niyazıyla hepinizin yeni yılını tebrik ediyor, hayırlar ve bereketler getirmesini diliyorum
    Mehmet Emin Ay