Hemen bırakıyorum okulu falan
HAYRET! EN BAŞARILI YILAN BALIĞI(eğitim sistemimiz)

Bir gün ormanlar kralı aslana orman konseyi toplanıp der ki,

-“Bu insanlar çok oldular. Artık bu insanlardan kaçacak bir eğitim mutlaka yurttaşlarımıza vermeliyiz. Yoksa bu gidişle yok olacağız.”

Ve daha birçok şeyi söyleyerek bir eğitim programı gerekli olduğuna kralı ikna ettiler. Bunun üzerine ormanlar kralı emirler yağdırdı ve ferman yayınladı.

-“Derhal ormanın en bilginlerinden oluşan bir grup, insanlardan kaçmayı bütün orman sakinlerine öğreteler.”

Hemen bilginler toplandı. İçlerinden tavşanların en bilgesi, sincapların en bilgesi, köstebeklerin en bilgesi seçildi. Çünkü her biri insanlardan kaçmada kendi alanlarında bir uzmandı. Bir de aklıyla çok meşhur ve dünyada çok dolaşmasıyla ünlü bir somon balığı yine aynı gurup tarafından seçildi. Çünkü dediler ki: “Çok gezen çok bilir.” Şimdi sırada görülmesi gereken zorunlu müfredatı yani dersleri konularıyla seçmek ve ders kitaplarını hazırlamak gerekti. İlk sözü büyük bir saygıyla en yaşlı bilinen tavşan aldı.

- “Değerli arkadaşlar, insanlardan kurtulmanın en önemli yolu çok hızlı koşmak ve gözden kaybolmaktır. Derslerimizin ve müfredatımızın içinde koşma derslerinin konulmasını öneriyorum. Konularını ise öğretmen olarak bir yardımcımla ben hazırlayacağım.”

Öneri büyük alkışla kabul edilir ve hemen sözü bilge sincap alır.

- “Çok saygıdeğer ve kendini ilme vermiş arkadaşlarım. Ormanımızda çok fazla büyük ve dallarından sayısız yuva yapılabilecek, uzunluğu gökdelenler kadar olan ağaçlarımız var. Biz çoğunlukla ormanlarımızda insanlardan ağaçlara iyi tırmanmakla kurtuluyoruz. Onun için zorunlu derslerden bir tanesi mutlaka tırmanma dersleri olmalı.”

Ekipten büyük bir sevinç ve kabul naraları yükselir. Tabi dersi verecek ağaca tırmanma uzmanı bir öğretmen sincap bile önerilip, iş bitirilir.

Sıra Köstebek bilgine gelmiştir. Köstebek bilgin hemen söze karışır. Kendi yaşadıklarını ve tecrübelerini anlatarak toprak kazarak ve toprağın içinde kaybolabilmenin, toprağın altında tüneller oluşturabilmenin şart olduğuna herkesi ikna eder. Tabi tahmin edeceğiniz gibi hemen müfredata kazı dersleri ve öğretmeni eklenir. Bu sefer ekip nehir kenarındaki somon balığına döner ve söz hakkı verir. Somon balığı ülkeleri gezmenin bilgeliğiyle şunu der:,

- “Ey kendini, akıllarını ve her şeyini orman halkına feda eden saygıdeğer, hürmete layık bilginler. Bilirsiniz benim gezmediğim memleket, görmediğim saklanma biçimi kalmamıştır. Ben derim ki, diyelim ki bir arkadaşımız çok güzel koşmayı öğrendi ve kaçarken suya rast geldi ne yapacak? Ya da ağaca çıktı bir nehir kenarına rastladı ya da sele rastladı. Sel sonrası her taraf su ne yapacak? Ya da toprağı kazıp kaçarken nehire rastladı ne olacak?”

Bilge sincap lafı uzattığı için hemen somon balığına söylendi.

- “Lütfen meclisimizde açık konuşalım. Lafı uzatmayalım” der demez. Somon balığı nefesini suda tekrar yenileyerek heyecanla der ki:

- “Mutlaka yüzme dersleri olmalı.” Tabi gayet mantıklı ve akla uygun örneklerle herkesi ikna etti. Ayrıca herkesin takdirlerini ve hayran bakışlarını kazanarak alkışları aldı.

Hızlı bir şekilde yüzme öğretmeni de ayarlandı. Ve belli bir süre sonra her şey tamamlandı. Sırada deneme uygulaması vardı. Heyecanla ormanlar kralı aslana gittiler. İkna etmeleri çok kısa sürdü. Bütün orman konseyine müfredat açıklandı ve dakikalarca alkışlandı. Bütün ekip ödüllerle takdirlerle karşılandı. Artık sırada derslerin uygulaması kalmıştı.

Fakat o da ne! İnanılmaz şeyler olmaya başlamıştı. O harika müfredatı uyguladılar. Harika koşma kabiliyetine sahip olan tavşan koşu dersinde birinci geliyordu hem de her zaman. Fakat ağaca çıkma derslerinde o kadar başarısızdı ki artık kendini zorlamaya başladı. Defalarca ağaçtan düştü. Kafasını yerlere çarpmaktan, ayaklarını kırmaktan bırakın koşmayı yürüyemez bile oldu. Artık tavşan ne koşabilir, ne ağaca tırmanabilir, ne yüzebilir yani bir özelliği olmayan kabiliyetsiz biri olmuştu. Sincap başta ağaçlara inanılmaz tırmanıyordu ama o da yüzme ve özellikle kazı dersleri sebebiyle tırnak ve dişlerini kaybetti. Yani o da artık kabiliyetsizin teki olmuştu. Köstebek ise kazı derslerinde çok başarılı oluyordu ama tırmanma dersleri sebebiyle düşüp dişlerini kırdı beyin travması geçirdi. Artık o da kabiliyetsizdi. Zavallı maymun tırmanmadan sınavlarda çok iyi alıyordu ama koşudan, yüzmeden, toprakta kazı ve tünel kazmadan hep sınıfta kalıyordu. Hele zamanla iyice rahatsızlanıp bazen tırmanmayı da kaybediyordu. Fakat okul birincisi bir tek canlı olmuştu. O da YILAN BALIĞI. Çünkü o biraz koşabiliyor. Nehirde biraz toprağı kazıp kendini gizlemeye çalışıyor. Yüzebiliyor ve biraz nehir kenarındaki ağaca tırmanabiliyordu. Hatta hepsinden en iyi biraz yapabilen sadece oydu. Diğerleri onun kadar en iyi biraz yapamıyordu(!) Ah hele sincap bir keresinde yüzme dersleri sebebiyle neredeyse boğuluyordu ve o sırada beynine oksijen gitmediğinden de şuurunu aylarca toparlayamadı.

Durumu görmeye başlayan orman konseyi baktılar ki herkes telef olacak. Hemen içlerindeki sözcülerini seçip ormanlar kralına gönderdiler. Sözcü krala gidip şöyle dedi:

-“Hayret! En başarılı yılan balığı çıktı. Bizde kabiliyetleri öldüren katil.”

Durumu anlatıp ormanlar kralını ikna edip şu emri her yere duyurttular.

-“Artık çok amaçlı karma eğitim modeli yasaklanmıştır. Herkes kendine uygun özellikteki alana göre ve hür olarak eğitim görüp kendini geliştirecektir.”

Tabiki insanlar hayvanlardan farklıdır. Çünkü hayvanlar daha dünyaya gelir gelmez hayatın bütün şartlarını yaratanın güdülemesiyle bilerek gönderilir. Örümcek doğar doğmaz ağ yapmasını, sivrisinek kan almasını, arı bal yapmasını, kuşlar yuvalarını örmesini ördek ördekliği, köstebek köstebekliği bilir. Bu nedenle insanların temel eğitim alması şarttır. Fakat temel eğitim dışında insanlar imece usulü buluş yapmamıştır. Yani eğitim bakanlığı “hadi millet ampulü buluyoruz” deyip ampul bulunmamıştır. Aksine “geri zekalı” denilerek defalarca okuldan atılan Edison “ampul yanmaz diyenlere inat binlerce deneyler yaparak bulmuştur. Albert Einstein(Aynştayn)’da benzer hikayeye sahiptir. Neredeyse bütün çığır açanların benzer hikayeleri vardır. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demiş atalarımız ama hep harikalıklar bir ellerden hatta farklı ellerden çıkmış tarih boyunca. Hiçbir ÖSYM ya da üniversite birincisini hiçbir buluşta ve tarihte göremeyiz ama üniversiteyi terk eden Bill Gates ve Steven Paul Jobs(kendisini yetiştiren, büyüten anne babası Anadolu’dan gittiği söylenilen; HP, IBM ve MİCROSOFT piyasasını geçebilmiş) bilişim dünyasında çığır açmıştır. İlkokul mezunu bile olamayan insanların yanında iş başvurusu yapmaya çalışan nice üniversite mezunları hatta birincileri de az değildir. Yani “beşikten mezara” olan eğitim ve kendimizi geliştirme işi sadece örgün eğitime bağlı değildir.

Elbette insanlar “işçisin sen işçi kal” mantığıyla da yaşamamalılar. Günümüzde Dünya’da eğitime bakışta özelikle bu açıdan tamamen değişmekte…Gazeteci yazarlar “gazetecilik” mezunları olmadığı gibi, edebiyatçılar da “edebiyat” mezunları değiller. Siz hiç neden en iyi kitapevi sitesini yapanların “Barnes, Noble, Waldenbooks “ gibi dev kitap sirketleri değil de “amozon” olduğunu düşündünüz mü? Neden internetteki açık artırma sitesinin bilinen müzayede şirketleri değil de “ebay, vb.” olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden en başarılı enformasyon sitesi yapanların “CNN, BBC ve Newsweek”değil de “yahoo” olduğunu merak ettik mi? Ya da “facebook, tweter” ve benzerlerini iletişim devleri yapmadığını, bulmadığını fark ettik mi? Demek insanları belli bir şablona sokamayız gerçeğini de düşünmeliyiz. Gerektiğinde insanlar kabiliyet ve yapılarına göre isterlerse ömürlerinin belli aşamalarında meslekte değiştirebilmeliler. Oysa biz yıllardır daha 12 yaşındaki çocukların mesleklerini seçmelerini bekleyip o yoldan bir daha çıkamayacak şekle onları sokmadık mı? Yazık bu nesillere….

Son paragrafı “herkes” sözcüğünü, “birey”in önemine dikkat çekmek için çok kullanarak bitirmek istiyorum. Dünya eğitim kuramlarında davranışçılıktan, beynin keşfi ve incelenmesiye bilişselliğe ve en sonda DNA keşfi ve incelenmesiyle yapısalcılığa geçti. Bizler ise hala davranışçılık üzerine ısrardayız. Gerçi yeni yeni bu durum düzeltilmeye başlanıyor.. Herkesin aynı düşünmesiyle ya da basmakalıp tek tiplikle, sürü psikolojisiyle ya da ideolojik bakışlarla olmamıştır tarihteki hiçbir buluş. Belki de en önemlisi bu sebeple, en başta farklılıkları düşman değil; zenginlik olarak görmeliyiz ve ideolojik basmakalıp kafalardan kurtulmalıyız bir an önce... Herkesin matematiği mükemmel olacak diye bir kural yoktur. Ya da herkes edebiyatçı olmak zorunda değildir. Bu nedenle hiçbir çocuğumuzu bu dersleri kötü diye silmemeliyiz. Her bir insan ayrı bir âlemdir, bir evrendir, bir ya da birkaç kabiliyettedir. Herkes bir yapıda bir yaratılış ve kabiliyette de değildir. O yüzden herkes kendi çocuğuna -merkeze onun isteklerini koymak şartıyla -uygun bir ya da birkaç alan, meslek seçmeli, tespit edilmeli ve yönlendirilmelidir… Yoksa hikâyemizdeki gibi hayatımızdaki bütün alanlarda ve mesleklerde sadece en iyi birazlar olur ve oluyor…
(alıntıdır)
http://mehmetkonca.com/...harika_hikayeler.htm (64. Hikaye)

Hikaye (alıntıdır)
Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına " Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?" demiş.
" Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma" diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde, onlardan müspet,yapıcı,olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi."
●️ Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
️●Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
️●Asla bilmeyenle tartışma... 

Levent Günaydın, Ezanla Diriliş'i inceledi.
15 Oca 22:16 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Kitabın Arkasında Gerçek hikayeden alıntıdır diyor. eğerki kitabı çok içselleştirir içine çok kaptırsanız ve her şeye (abartılara ) inanırsanız 10 üzerinden 10 verirseniz. ancak benim gibi fazla kaptırmassanız ve hadi be ordan. oha bu kadar olmaz derseniz hikaye gidişine 10/7 verirsiniz pişman olmassınız okuduğunuza ama. aksiyon kitabı dahi sayılabilir yer yer :)

2017’nin En Çok Ses Getiren 20 Romanı (Alıntıdır, http://kitapeki.com/)
Okumazsanız Pişman Olabileceğiniz 2017’nin En Çok Ses Getiren 20 Romanı

1. Yeraltı Demiryolu – Colson Whitehead
Eleştirmenlerden tam not alan, çoksatarlar listelerinde aylar boyunca bir numarada kalan ve ödüllere doymayan Yeraltı Demiryolu, Sefiller’den Sevilen’e uzanan bir yelpazede yer alan engin çağrışımlarıyla son yılların en önemli ve en çok ses getiren kitaplarından biri.

2. 4 3 2 1 – Paul Auster
Auster kitabını yorumlarken, “Kendi yaşamımdan bazı şeyleri aktardım, ama hangi yazar bunu yapmaz ki?” diyor ve, “Ben tanıdığım, bildiğim dünyayı, kendi yaşadığım ve sürprizlerle dolu deneyimleri yansıtmaya çalışıyorum, ömrüm boyunca bu kitabı yazmak için bekledim,” diye tamamlıyor sözünü.

3. Buradayım – Jonathan Safran Foer
Foer yine kimsenin başaramadığını başarıyor ve yaşam akışını olduğu gibi, tüm güzelliği ve sefaletiyle sayfalara yansıtıyor, satırlarını yüreklerimize kazıyor. Hayat denen trajikomedinin insafına kalmış olan bizler… işte, bakın, buradayız, buradayız, buradayız.

4. Taksitle Ölüm – Louis Ferdinand Celine
Yayımlanışından tam 81 yıl sonra Türkçeye ‘‘bulaştırılan’’ Taksitle Ölüm küfürbaz, asi, provokatif, müptezel, haz düşkünü, sınır ihlali yapan, kaotik bir metin.Hayatta dikiş tutturamayanların, dahası tutturmak istemeyenlerin başucu kitabı…

5. Vejetaryen – Han Kang
Han Kang bizleri cinselliği, şiddeti, ilişkilerimizi ve saplantılarımızı sorgulayacağımız rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor.

6. Arafta – George Saunders
Amerika ile aynı anda Türkiye’de de yayımlanan Arafta, zihin zorlayan kurgusu, alışılmadık biçimi ve acıyı bile bir mizah ögesi haline getirebilen üslubuyla, okurun önünde yepyeni ve deneysel bir patika açıyor. “Sevdiğimiz her şey sonlanmak zorundaysa sevmeye ve yaşamaya nasıl devam ederiz?”

7. Anlatış – Ursula K. Le Guin
Bu kitapta Le Guin, çoğu eserinde olduğu gibi yine ötekilik ve iletişim gibi temalara eğilerek önyargılarımıza ayna tutuyor. “Din” kavramını sorguluyor ve son derece politik bir bilimkurgu sunuyor. Yine de Le Guin, tüm bunların ötesinde edebiyatın kendisine dönüyor, çünkü bu romanın odağında birçok önemli değeri simgeleyen bir kültür, usul usul sürdürülen bir gelenek var: Hikâye anlatıcılığı.

8. Montano Hastalığı – Enrique Vila Matas
Labirentleri, göndermeleri ve tüm bunlara rağmen canlılığını hiç kaybetmeyen kurgusuyla Montano Hastalığı, “Borges’in yirmi birinci yüzyılda en çok seveceği roman” olarak da tanımlanıyor. Montano Hastalığı’nı Seda Ersavcı İspanyolca aslından çevirdi.

9. Sona Ermek – Selim İleri
Çokça eser vermiş bir yazarın yarım kalmış romanını yeniden yaşatmaya çalışırken hatırladığı gençlik düşleri, geçmişin acımasız pırıl pırıl yaşanmışlıkları ve artık asla geri gelmeyecek, bir hayatın otobiyografik izler taşıyan dökümü…

10. Biz Hep Şatoda Yaşadık – Shirley Jackson
Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.

11. Sibop – Başar Başarır
Sibop, kendi deyimiyle “acemi kolpacı” Orhan’ın romanı. Doğma büyüme Cihangirli Orhan, hukuk tahsili yapmış. Girdiği işlerde pek tutunamamış, ailesinin gözünden bile düşmüş. Kimse tarafından yüzüne bakılmayan biri. Öyle ki, adı “sibop”a çıkmış. Ama bir gün Orhan’ın yüzüne bakan bir kız çıkıyor ve roman başlıyor. Başar Başarır’ın bu sürükleyici, inandırıcı, azmettirici romanının öne çıkan yanı dili olabilir; bir solukta, Türkçenin tadına vara vara okuyacağınız Orhan’ın hikâyesini çok seveceksiniz.

12. Hüznün Fiziği – Georgi Gospodinov
Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un dönemden döneme, hikâyeden hikâyeye atlayarak ince ince kurduğu bir labirent-roman Hüznün Fiziği. Romanın anlatıcısı, başkalarının zihinlerine nüfuz edip onların yaşadıklarını yaşayabilen, hayat denen labirentte kaybolmuş, kendini kaybedip başkalarında bulmuş bir adam. Onun hikâyesinin iç içe geçmiş koridorlarında dolaşırken biz de kaybolup kendimizi onda buluyoruz – zira anlattıkları öylesine samimi, öylesine duygulu, hüzünlü, komik, derin, dokunaklı…

13. Kıymetli Şeylerin Tanzimi – Sezen Ünlüönen
Kıymetli Şeylerin Tanzimi, bir aile tarihi, soluk ve pırpır eden bir ışığın altında geçen hayat muhasebesi… Sezen Ünlüönen duman gibi hafif, merakla ve sessizce geziniyor evin içinde…

14. Meteliksiz Aşıklar – Zaven Biberyan
Yeniyetme Sur’un, ailesi ve kız arkadaşı Norma’yla ilişkisini merkeze alarak 1950’ler Türkiyesinin röntgenini çeken keskin bir toplumsal eleştiri romanı Meteliksiz Âşıklar.

15. Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın – Juniçiro Tanizaki
Zarif, yumuşacık bir üslupla insan ilişkilerinin girift yapısını, küçücük ayrıntıların -bir nesnenin, jestin veya bakışın- insan ruhunda yarattığı dönüşümleri, yalnızlığın ve sevginin türlü biçimlerini gösterir.

16. Fındık Kabuğu – Ian McEwan
Ünlü İngiliz yazar Ian McEwan’ın anlatıcılığını bir fetüse yaptırdığı, embriyonun yapısı gereği monolog bir anlatımla ilerleyen, nüktesi bol ve akıcılığını kaybetmeyen bir dille kotardığı bu kısa roman, klasik suç hikâyesinden beklenenleri başarıyla karşılarken en özgün Hamlet uyarlamalarından birisi olarak anılmayı hak ediyor.

17. Başlangıç – Dan Brown
İnsanoğlunun var olduğu günden beri cevabını bulmaya çalıştığı bu temel soruya cevap bulma iddiasındaki bir fütüristin tam da keşfini açıklayacağı gece her şey trajik bir biçimde karanlığa gömülür. Eski öğrencisinin sunumuna davetli olan Simgebilim Profesörü Robert Langdon söz konusu keşfi öğrencisinin anısına dünyaya duyurmaya karar verir. Ancak, kendisini bekleyen şifrelerden, acı sürprizlerden ve ölümcül fanatiklerden habersizdir…

18. Saten Ada – Tom McCarthy
Türkçede C ve Kalan romanlarıyla, Tenten ve Edebiyatın Gizemi adlı inceleme kitabıyla tanınan Tom McCarthy’nin Perec, Calvino ve Joyce’un meşalesini devraldığı düşünülüyor. Son romanı Saten Ada aynı zamanda bir inceleme, makale, rapor, bir manifesto ve itiraf.

19. Yanlış Tercihler Mahallesi – Mario Levi
Mario Levi, yeni romanı Yanlış Tercihler Mahallesi’nde sıra dışı bir mahallede yaşayan sıra dışı karakterlerin iç içe geçmiş öykülerini son derece çarpıcı bir biçimsel üslupla anlatıyor.

20. Mösyo Pain – Roberto Bolano
Mösyö Pain, Edgar Allan Poe öykülerini anımsatan puslu ortamları ve esrarlı karakterleriyle Roberto Bolaño’nun hayal gücünün karanlık katmanlarını yansıtıyor.

(Alınıtıdır, http://kitapeki.com)

Çocuklara Ne Okutuyorlar
Bu tüyler ürpertici hikaye ilkokul çocukları için hazırlanmış bir kitaptan alıntıdır:
Babası oğlunu öldürmüş. Başını odunların arasına koyup eve getirmiş, hanımına göstermiş. Hanım hiçbir şey dememiş. Ertesi sabah çocuğun başını kazana atmış, altına ateş yakmış. Öğle olduğunda kız sokaktan gelip, üvey anasına:
Yemeğimi hazırla okula gideceğim demiş.
Kazan mutfakta tabağını alıp git. Yemeğini kendin koyup alabilirsin demiş üvey ana.
Kız kazanların başına varmış; birinci kazanın kapağını kaldırır kaldırmaz korkup kaçmış
Gözü ağabeyinin saçlarına takılınca, onu tanımış
O hemen kapağı kapatıp ağlaya ağlaya okula doğru yol almış
Okula varır varmaz bütün olan biteni hocasına anlatıvermiş.
Dünyada üvey analar böyle işleri çok yaparlar, demiş hocası. Bırak, üzülme. Bu ateşim dumanı onun gözlerini kör edecek. Fakat sen çok dikkatli davranmalısın. Şimdi beni iyi dinle: Ağabeyinin etine asla ağzın değmesin. Kemiklerinin hepsini toplayıp bir gül ağacının dibine göm. Ona su döküp, kırk gece boyunca başında oturarak ebedilik duasını oku. Diğerleriyle işin olmasın. Gerisini merak etme sen.
Kız, hocasının sözlerine kulak verip, ağabeyinin kemiklerini toplamış ve bir gül ağacının dibine gömmüş

/Alıntı

Feyza, Körlük'ü inceledi.
24 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Bakabiliyorsan gör.
Görebiliyorsan, gözle."
Jose Saramago adını ilk kez Arkakapak dergisinin Eylül 2016'da yayınlanan sayısında(12. Sayı) görmüş ve çok merak etmiştim. Derginin kapağında yer verilen:" Körlükten daha dehşet verici şey, görebilen tek insan olmaktır. " sözü oldukça ilgimi çekmişti. Ardından bu romanı okumaya başlamıştım, hikaye çok değişikti ancak hem yazım dili (Jose Saramago nokta ve virgül dışında hiçbir noktalama işareti kullanmıyor ve bu ilk başlarda insanı zorlayabiliyor:) hem de yoğun okul dönemi beni kitaptan uzaklaştırdı.
Nihayet kitabı tekrar elime aldım ve bu sefer sonuna kadar gittim:)
Romanın özeti:<<spoiler>>
Trafiğin oldukça yoğun olduğu bir caddede, yeşil ışığı beklemekte olan şoförlerden biri aniden kör olur. Körlük bir salgın gibi hızla yayılır. Önce bu ilk körün arabasını çalan hırsız, sonra hırsızın karısı, sonra gittiği göz doktoru ve hastanedeki dığer sakinler... Ama bu körlük, salgına yakalananların her şeyi diğer körler gibi karanlık değil, tam aksine bembeyaz görmesine sebep olur. Bu nedenle “beyaz felaket” olarak adlandırılır. Salgına yakalanmayan tek kişi vardır; doktorun karısı.. Hükümet hemen acil eylem planını devreye sokar ve körleri bir akıl hasta-nesine kapatarak karantinaya alır. Yani bu “tehlikeli” insanları toplumdan dışlayarak, onları yok sayarak problemi çözmeye çalışır. Körler çeşitli koğuşlara yer-leştirilir ve günde üç öğün yemek bırakılır. Doktorun karısı da kör taklidi yaparak onunla birlikte bu akıl hastanesine girer. Yetkililer, akıl hastanesinin etrafını silahlı askerlerle çevirerek kaçmalarını engellemeye çalışır. Ancak körlük büyük bir hızla yayılmasını sürdürür ve kısa zamanda akıl hastanesindeki körlerin nüfusu artar. Dolayısıyla zaman geçtikçe yiyecek paylaşma konusunda sıkıntılar baş gösterir. Silaha sahip bir koğuş, diğer koğuşlardaki körleri ezmeye ve onların tüm varlıklarına el koymaya başlar. Sonrasında da onların kadınlarını isterler. Doktorun karısı bu tecavüzlere dayanamayarak onların liderini makasla öldürür. Sonrasında yazarın roman boyunca “vicdansızlar” şeklinde tarif ettiği bu silahlı koğuşu ateşe verirler. Akıl hastanesi tamamen yanar. Bu yangından sadece doktor ve karısının da içlerinde olduğu grup kurtulur. Akıl hastanesinden çıktıklarında, tüm ülkenin aslında kör olduğunu anlarlar. Sokaklarda “beyaz felaket” kol gezmektedir. Kör gruplar vahşice yiyecek peşinde, birbirleriyle ve diğer gruplarla ölümüne kavga halindedir. Tüm sokaklar kan ve insan pislikleriyle doludur. Pis koku ve kaos ülkeye egemen olmuştur. Doktorun karısının gözlerinin görmesi sayesinde grup, açlıktan ve kavgalardan nispeten uzak durur. Romanın sonunda grup bir kiliseye girer. Doktorun karısı, kilisedeki tüm resim ve heykellerin gözlerine beyaz bant çekildiğini fark eder. Eve döndüklerinde hepsi yavaş yavaş yeniden görmeye başlar. Her şeyi en başından beri görmekte olan doktorun karısı ellerini açıp gökyüzüne baktığında, tüm gökyüzünü bembeyaz görür. Roman böylece noktalanır. (Arkakapak dergisi 12. Sayı 24-25 sy. Medeni Yılmaz'ın yazısından alıntıdır.)
İnsanların en ilkel hallerine şahit olunan bir roman Körlük. Özellikle doktorun karısının diğer tüm körlerin davranışlarına şahit oluşu ve bazen bu duruma dayanamayıp kendisinin de kör olmak istemesi çarpıcı bir durum. Körlük biyolojik yanından çok psikolojik olarak ele alınmış. Yani bizler "gören" insanlar etrafımızdaki her şeyi görüyor muyuz? Yoksa sadece görmek istediklerimizi mi? Görmek bir anlamda sorumluluk almak demek, çoğu zaman bu sorumluluktan kaçınmak gözlerimizi kapatmak kolayımıza geliyor. Ufkunuzu açacak bir roman okumak isterseniz Körlük tam size göre:)

Fatoş Çetiner, Kızgın Kum Bahçesi'ni inceledi.
21 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · 10/10 puan

Kitabın arka sayfalarında yer alan yazarın notu kısmından alıntıdır;
Bir zamanlar imkansızmış gibi gelen AIDS hastalığının olmadığı bir gelecek artık hayal değildir. Ama bu, zengin ulusların yardımı sürdürme konusunda karalı bir duruşları olmadan gerçekleşemez.

Bu kitabın ana konusu olmasa da verilen yan konulardan biriydi ve yazarın bunu ustalıkla işleyişine hayran oldum. Çoğu insanın dünyadaki kötülüklere gözünü kapaması ve arkasını dönmesi artık olağan karşılanıyor. Bunu hepimiz yapıyoruz. Hayat gailesi içinde geçen günlerimizde başkalarına yardım etmek için zaman ya da kaynak ayırmak çoğumuzun umursadığı bir şey değil. Bizim bazı lüksler için ayırdığımız basit şeyler, dünyanın başka bir köşesinde bir insanın bir gün daha karnını doyurup hayatta kalması demek. Ki bu en basit ihtiyaç. Sağlık gibi birçok alan es geçiliyor. Bunu görmezden gelmeyi kesmeliyiz artık. Bu kitap tam da bunu gösteriyor okuyucuya.
Kitabın ana konusuna gelirsek down sendromlu küçük bir kızın tecavüze uğraması ve onun adalet önünde hakkını savunmasına yardımcı olan bir grup insanın çevresinde geçiyor hikaye. Güzel bir kurgu, hikaye inanılmaz zengin. Yazar okuyanın her yönden taktirini kazanmayı başaracak kadar donanımlı. Bunu kitabı okurken hissetmemek mümkün değil.
Kitapta pek çok şey bulacaksınız. Daha çok hatırlamamız ve daha çok hayatımıza katmamız gereken şeyleri... Adalet, insanlık, iyilik gibi...

Alıntıdır
6 küçük hikaye
-----:-:-:-:-:----

{ 1 }
Gunun birinde köy halkı yagmur duasina çıkmayı kararlaştırdılar
... o gun geldiginde sadece küçük bir çocuk elinde şemsiyesi ile gelmişti

İşte bu
İnançtır
-----------------

{ 2 }
NE ZAMANKI . bir bebegi sevmek icin havaya firlatsan bebek kahkahalar atar çünkü o bilirki siz onu tutacaksiniz .

İşte bu
GÜVENDİR
------------------

{ 3 }
Hergece rahat bir sekilde yataga gideriz. Sabaha uyanacagimiza bir garantimiz yoktur ama yinede alarmi kurariz .

İşte bu
ÜMİTTİR
-----------------

{ 4 }
BİZ, Yarınlar için büyük planlar yaparız fakat gelecegimiz sadece tahminlerden ibarettir ve sıfır bilgiye sahibizdir

İşte bu
Güven ve rahatlık
-------------------

{ 5 }
Biz ayrılıkları ve evliliklerdeki problemleri goruruz fakat yine de evleniriz

İşte bu
AŞKTIR
--------------------

{6}
Şimdi siz Bunu sizinle paylaşan için özel biri olduğunuza göre, siz de cimri davranmayın ve bunu Dostlarınızla paylaşın.
                   
İşte bu
Önemsemektir
--------------------------------

Kısa bir hikaye...

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi. Kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir kapı, beyazlar içinde bir kadın. Adam kadına sordu: “Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Cennet, efendim. “

Adam sevindi, kapıya yürüdü. Ama kadın onu birden durdurdu:

“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Onları içeri almıyoruz.” Adam kadına; ‘‘Ama o benim en yakın dostum’’ dedi. Nafile, ‘‘Giremezsiniz!’’ cevabı verildi. Bırakmadı yılların dostunu. Gerisin geriye döndü.

Bu kez tozlu çamurlu bir yola girdi. Karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapı ve önünde bekleyen yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. Adam sordu; “Arkadaşımla birlikte bizi kabul eder misiniz? ’’Dede“ Tabii...” cevabını verdi. Girdiler içeri. Yüzlerce ağaçtan birinin altına köpeğiyle yerleşti.

Dedeye yine seslendi; ‘‘Burası neresi?” Yaşlı adam “Cennet” cevabını verdi. Adam şaşırdı: ‘‘Nasıl olur! Az önce muhteşem bir kapıya gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler!” Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi? Orası cehennem!” dedi.

Adam iyice şaşırmıştı. Dede gülümseyerek devam etti; “Onlar, kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakıp bırakmayacağının sınavını yaptılar sana!’’
ALINTIDIR