• Sadık Hidayet ismini birkaç ay öncesine kadar duymamıştım. Katıldığım bir hikaye tamamlama etkinliğinde bu kitaba yapılan atıflar beni bu kitabı okumaya sevk etti. O yüzden yazıma başlamadan önce her birine teşekkür ediyorum, beni Sadık Hidayet ile tanıştırdıkları için.

    “Yaralar vardır” diye başlayalım biz de. Ruhumuzu kemiren yaralar olmasaydı böyle bir romana hayat verilebilir miydi? Yaralarımız olmasaydı okumazdık hiç böyle kitapları. Çünkü okudukça boğuluyorsunuz, okudukça içiniz sıkılıyor ve okudukça haz duyuyorsunuz bu kitapta. Kitapta sürekli bir ses duyuyorsunuz, bir his sürekli tekrar ediyor. Önceden aşina olduğumuz ama bir türlü hatırlayamadığımız bir his. Her paragraf sonrası damağınızda acı bir tat kalıyor, içiniz susadıkça susuyor, zehirli bir şaraba meyledesiniz geliyor. Farkındasınız, ortada bir kördüğüm var fakat öylesine bir kördüğüm ki bu, ondan kurtulma imkanınız yok. Bunun da farkındasınız. Farkında olduğunuz için öfkeleniyorsunuz, yorgun düşüyorsunuz. Tam yığılıp kalmışken bir köşede, bir çift göz beliriyor karanlığın ortasında. Peşine düşüyorsunuz bu yaşlı gözlerin fakat ulaşamıyorsunuz. Bağırasınız geliyor Zülfü Livaneli şarkısındaki gibi: “gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış!” Bağıramıyorsunuz. Bir yaşlı adam sürekli sizinle alay ediyor ama o yaşlı adama kızamıyorsunuz bir türlü. Sonra herkes gidiyor. Sizi gecenin ortasında bırakıyorlar. Bir sessizlik çöküyor üstünüze. Beethoven’ın sessizliğinden. Sonra yine bir his duyumsuyorsunuz, önceden aşina olduğunuz ama bir türlü hatırlayamadığınız bir his. Birilerine, bir şeylere kızgınsınız. Belki de ‘tıraş bıçağınıza’ sinirlenmişsinizdir. Sonra bir ses duyuyorsunuz. Duyduğunuz şey ölümün seslenişi olacak ki, kızgınlığınızı yarıda kesiyorsunuz. Susuzluk baş gösteriyor yeniden. Aklınız zehirli şarapta. Hayatı sevmiyorsunuz. Hayatı sevmeyişiniz, onun sizin maskenizi düşürüp gerçek yüzünüzü ortaya çıkarabileceği korkusundan. Ölümden korkuyorsunuz. Ölümden korkmuyorsunuz. Öldükten sonra yok olmayacağınızdan korkuyorsunuz. Kendinizle sürekli alay ediyorsunuz ama bir türlü kızamıyorsunuz kendinize.
    Ve bir ölünün ağırlığı, göğsünüzü eziyor. Kördüğümü çözemiyorsunuz.
  • Uzun zamandır çıksın diye beklediğim Zülfü Livaneli kitabı ‘Huzursuzluk’ nihayet raflarda yerini aldı. Ve belki de satışa çıktığı ilk andan itibaren her yerde, bütün sosyal medya platformların da boy göstermeye başladı. Ben de satışa çıkar çıkmaz sipariş verenlerdenim tabi, birkaç gün beklediysem de sonunda ulaşabildim kitabıma. İlk elime alıp incelemeye başladığım da sayfa sayısının azlığı çekti dikkatimi, sadece 154 sayfa mı diyebildim mırıl mırıl bir tonlamayla. Uzun zamandır kalemine hayran olduğum yazarın, çıksın diye heyecanla beklediğim kitabı bu kadar kısa olmamalıydı, böyle nasıl özlem giderebilirim ki diye ince ince düşünürken, bir yandan da yavaş yavaş okumaya başladığımı fark ettim.
    Bu sefer çok farklı bir konuya değinmişti sevgili Livaneli, günümüz dünyasına daha yakın, daha önce de kulağımıza çalınmış ama duymaktan ve haberdar olmaktan hoşnut olmadığımız konulardı bunlar. IŞİD teröristlerinin masum insanlara yaptığı zulümlerin anlatıldığı, Suriyeli mülteci kamplarının sefaletinden dem vurulduğu, Ezidiler’in uğradığı akıl almaz işkencelerin su yüzüne çıkartıldığı, Ortadoğu Mezopotamya’sının tarihine inen, aşkla harmanlanmış farklı bir hikâye..
    Anlatıcı mesleği gazetecilik olan İbrahim İstanbul’da yaşayan ve herkesin takındığı umursuzluk maskesine sığınan, geçmişini, köklerini çoktan kaybetmiş kendini kimliksiz diye tanımlayan herhangi biri. Bir gün gazeteye gelen bir haberle çocukluk arkadaşı Hüseyin’in öldüğünü anlayıp, tası tarağı toplayıp işin aslını astarını araştırmaya Mardin’e yani doğup büyüdüğü topraklara gitmesiyle başlıyor her şey..
    Çocukluk arkadaşı yardımsever, dini bütün Hüseyin ile Laleş’in bağrından zorla kopartılıp türlü zulümlerden ve atlattığı onca badirelerden sonra Türkiye’de ki Mardin Suriye göçmen sığınma kampların da yaşam mücadelesi veren Melek Naz’ın yürek yakan aşk hikâyesini okudukça Ortadoğu’nun bilmediğiniz yanlarını da öğrenebileceksiniz benim gibi..
    Kimi zaman şaşkınlıktan afallayacak, kimi zaman da bu kadar olmaz deyip gözyaşlarına boğulacaksınız ve işin gerçeği şu ki hikâye sizi büyülenmiş gibi içine çektikçe istemsizce boyun eğecek, sona yaklaşmak istemeyecek ve hiç bitmesin ne olur diye sindire sindire okumayı tercih edeceksiniz..
    En başında sorguladığım neden bu kadar kısa ki? Sadece 154 sayfa mı? Dediğim bu eserin aslında o kalın kafa kıran tuğla misali kalınlıkta ki kitapların veremediği duyguyu ve hazzı verdiğini ve tam tadında hikâyeyi sonlandırdığını sizler de benim gibi sonlara yaklaştığınızda ve kitapla bütünleştiğiniz de hissedeceksiniz..
    Çok gidip görmek istediğim, içinde birçok inancı aynı anda barındıran ve hepsine ev sahipliği yapan Mardin’e olan hayranlığım kitabı okuduktan sonra bir kez daha arttı diyebilirim. Ve hakkın da bilmediğim birçok masalsı efsaneleri, tarihinde ki ince detayları, o mistik gizemini, destansı bir anlatımla ve her zaman ki o öğretici edasıyla Zülfü Livaneli okuyucusuyla paylaşmış, çok da iyi yapmış..
    Yine yeniden onu okumak, onu anlamaya çalışmak, verdiği ince mesajları hazmetmek çok ama çok keyifliydi..
    Okurken hayatınızı ve insanlığınızı size yeniden sorgulatacak ve kitapta hayatını kaybeden insanların dudaklarından dökülen o son sözleri “Ben bir insandım” cümlesinin gizemini çözmek için zihin jimnastiği yapacaksınız. Edebiyat ve Tarih bilgilerinizi yine yeniden gözden geçirip belki de eksik olduğunuzu düşündüğünüz konularda kendinizi tamamlama fırsatı sunacak şahane bir roman ve akıcı bir anlatım sizleri bekliyor..
    Size sadece tavsiye etmiyorum lütfen okuyun diyorum! İnanın büyük kazanımlarınız olacaktır. Zülfü Livaneli’ye hayranlığımın tekrarını sağladığı ve bize böyle güzel, içinde böyle derin anlamlar barındıran bir eser kazandırdığı için teşekkür ediyorum. Kaleminize ve yüreğinize sağlık sözün ve kelamın ustası..
    Okuyacak olanlara da naçizane tavsiyem en azından bu kısacık anda (kısa diyorum çünkü başlayıp bitirmek bir gün bile almıyor) kitabı okurken maskelerinizi ve gözlüklerinizi çıkarmayı ihmal etmeyiniz! Herkese şimdiden keyifli okumalar ve kaliteli zamanlar dilerim, bir sonra ki yorumda görüşmek ümidiyle, hoşcakalın, kitapların büyülü dünyasın dan ayrılmayın..
  • Kitabın adı Aşk...Roman içinde roman olarak yazılmış.Günümüzle 1300'lü yıllar arasında gidip geliyor, köprüler kuruluyor.Aşkın hem İlahi olanı hem de diğer boyutu hakkında olaylar, olaylar...Konu çok güzel ve kahramanlar gerçek kaynaklı.Yazar düşüncelerini değil, sanki aktör gibi kahramanları canlandırarak yazmış.
    İlk önceleri hikâye yumuşak geçişler ve mistik kokusu ile çok hoşuma gitti.İçimdeki durgun suya bir taş atmıştı, sanki halka halka kıpırdanmalar, dalgalanmalar oluyordu.Esas arayışımı, hayatımdaki eksikliği tamamlama isteğimi canlandırıyor diye düşünürken...korktuğum oldu, dozu aşan ve hedeften kayan olaylar ve ismiyle, zatıyla müsemma kahramanlara yakışmayan anlatımlar "keşke yapmasaydın" dedirtti.Olmaz, olamaz, olmamalı...Makamda zirve olmuş şahsiyetler böyle hareket etmez, etmemiştir, ufak hesaplar için günümüzde bile olsa kullanılamazlar...
    Derin bir nefes almak ümidiyle okuduğum kitap, aldığım nefesi veremeden içimde kaldı...
  • Raflarda D. Brownun son kitabı yok satarken ben önceki seriyi tamamlama derdindeyim.. Elimdeki 5. kitabı..
    Hikaye, senatör ve aynı zamanda başkanlık koltuğuna yerleşmeye aday olan babası ile mevcut başkan arasında kalmış bir istihbarat ajanının (rachel sexton), başkan tarafından NASA nın bulduğu keşfi incelemeye gönderilmesi ile başlıyor.. Ya da kovalamaca başlıyor diyelim.. Rachel'i burda yüzyılın ihaneti bekliyor olacak( bu kadar spoi yeter)
    İtiraf ediyorum, NASA ve araştırmaları hakkında en ufak merakı olmayan beni bile 2. Kez okutturmaya teşvik etmiş bir kitaptı..
    Uzay bilimi ile ilgilenir misiniz ? Fikrinizi değiştirebilir siniz..
    Baştan sona sürprizli gelişmelere gebe ve çok derin araştırmalar sonucu yazılmış bahsedilen keşiflerin ve kurumların gerçekte var olduğu not düşülmüş.
    Son olarak,
    Her D. Brown kitabı simgebilim uzmanımızın birden ortaya çıkıp işi çözeceği anlamına gelmiyor ama ben bi tık yadırgadım sanırım.. Bunu da alışkanlığımdan olsa gerek. D. Brown yine yapmış yağacağını, sonlara doğru tepetaklak olacağınız ve gülümseterek biten kilişe bir sonla kapağı kapatacağınız bir kurgu... Yorumu benden okuması sizden
  • Küçükken hikaye tamamlama oyunu oynardık. Bu kitapta o tarzda yazılmış. 6 arkadaşın her biri kendi kişisel bakış açısıyla hayatlarını kısa kısa kendi fikirleri ile anlatması ile oluşan bir eser. Yalnız bununla kalan bir kitap değil. Roman türüne yakın, şiir kalıntıları olan ve özellikle belirtmek isterim ki, Virginia Woolf' un müthiş betimlemeleriyle yazmış olduğu, kesinlikle unutulmaması gereken bir eser. "Dalgalar kıyıda kırıldı . "
  • Serin bir rüyanın hatırınadır çektiğim dünya ağrısı.

    Birhan Keskin

    Sabah yaşayıp tükettiğimiz, gece tekrar inşa ettiğimiz rüyalar vardır hani... Bir daha görsek dediğimiz; insanlar, mekanlar, konuşsak dediğimiz cümleler, sussak dediğimiz şarkılar... Böyledir insanoğlu, bir tek kabuslarının tekrarı yormaz onu! Sahici bakmaz kötü rüyalara, iyilerin hep gerçek olmasını dilerken kötüleri anlatacak akan sular arar etrafta. Kimileri vardır, metropol bedeviliğinden yorgun düşmüştür, çölde görür kendini. Suyu bilir de, suya söylemeyi ar eder kendine. Kimileri vardır, derdini kağıttan öteye söyleyemez... Aslında kağıtlara yazılan rüyalarda suya anlatılanlar gibidir biraz, akar sular besler tohumları, tohumlar filize durur sonraları. Filizler ağaçları, ağaçlar sayfaları koyar önümüze. Öz ,sudur. Öz, derdin akıp gitmesidir nihayetinde. Böylece su akar yatağını , dert yazılır sahibini bulur, rüyalar arası cümle yolunda...

    İki Kişilik Rüyalar, sudan evvel kağıdın bağrında inleyen cümleleri taşıyor içinde. Okuyan su gibi içiyor hikâyeleri önce, bir bir altını çiziyor satırların: "işte şurda ben varım, ben burdayım" diyor kendi kendine. Bu kitaptaki hikâyeler, öyle derin ve öyle yaşanmışlık hissi veriyor ki okura, kıyısında köşesinde kendinizi bulduğunuz fazlaca cümle çiziyorsunuz sayfalarda. Komşunuz, arkadaşınız, eşiniz, çocuklarınız velhasılı kelam tanıdık birileri var muhakkak sayfalar arasında. Sanki yazar geriden gözleyerek yazmış sizi, etrafınızdakileri.
    Güzelliğinden istifa eden kadınlar tanıdınız mı siz hiç? Aliye Rona kılıklı kayınvalideler gördünüz mü hayatınızda? Dostluk derken tek taraflı çıkarların, hamallık yapan tarafı olarak hissettiniz mi hiç kendinizi? Okul başarınıza rağmen yolunda gitmeyen ruhsal devinimlerinizle, istediğiniz noktanın çok uzağına düştünüz mü? Kısaca rüyalarınızı anlatacak akar sular aradınız mı kendinize? İçlerinden birine cevabınız muhakak "evet!" olacak biliyorum, bu nedenle sizi Fatma Barbarosoğlu'nun kalemiyle, düş ortaklığı yapmaya davet ediyorum.

    -Evler de sokaklar gibidir, ışığını kaybedenler gölgesizdir-

    Kitabın ilk bölümünde evin kapısı açılır okura, bir solukta kendinizi içeride buluverirsiniz. Sabahat Hanım'la Nuri Bey'in hikayesi karşılar sizi kapının öteki tarafında. "Bedenini ve belki bedenine sığmakta zorlanan sevdasını, güvercin adımlarla üçüncü kata taşımaya uğraşan"(Sayfa-11) adam olarak tanıdım ben Nuri Bey'i. Demir toplayan çocukların girişimci ruhlarını, bir kadının erkeğin gölgesinde kendini nasılda güvende hissettiğini anlatır Barbarosoğlu "O Yaz" isimli hikâyesinde. Bir kadının sureti ne kadar sert görünürse görünsün ve karakteri ne kadar baskın olursa olsun, erkeğin yumuşacık gölgesinin bile yeter olduğunu anlatır Sabahat Hanım'la bize. Öykünün sonunda eşinin kaybıyla güzelliğinden istifa etmiş bir Sabahat karşılar sizi, içiniz burkulur. Sanki yan komşunuzdur Sabahat, öyle üzülürsünüz haline.

    Evin koridorunda ilerleyen okur "Bahar Temizliği" ile karşılanır. Yan komşunuz çocuklarının ödevini yaptırmak adını muhakkak çalmıştır kapınızı. Bazen gönüllü bazen gönülsüz bir şeyler tutuşturmuşuzdur ödev niyetine çocuğun ellerine. Yazar ödev olarak bahar temizliğini yazacak olan çocuğun anlattıkları karşısındaki ilgisizliğinden dem vuruyor satır aralarında. Bahar temiziliğine sosyolojik bir vaka olarak yaklaşıyor bu hikâyede. "Temizlenmeyen baharlar" diyor bir de,sahi baharı neresinden temizler insan? Ruhunun temizliğine nereden başlar sonra? Elalem algısıyla ovalanan her köşeyi akla getirirken bu hikâye, insanın kendini ihmal edişine de dem vuruyor yer yer: "Duvarlara gelip eğleşen, eğleştikçe sahibini temiz olmaya çağıran bahar sizin içinize hiç mi bir şey demez? Eliniz, diliniz, gözünüz sizin olmayana değdi. Ne yapacaksınız?"(Sayfa-26)
    Barbarosoğlu, mekanı bir eşya gibi kullanarak ilk bölümde okuyucuyu içine çekmeyi kıvrak bir hamleyle başarıyor, "Evde Raks" ve "Kadın ve Kadın" isimli öyküleri ilk iki öykü kadar üzerimde etki bırakmasa da kitabın okunma keyfini kesinlikle azaltmıyor.

    -Bahçelerde tamamlansa eksik kalan düş kırıklıkları-

    Evler daralıyor. Suya söylenmeden kağıda düşenler için mekanlar yersiz ve yurtsuz kalır bazen. Bulunduğunuz mekan sahiplik algınızdan uzaklaştıkça, aidiyet duygunuz körelir. Evlere sığmaz olur insan, bahçeler teselli eder bizi o vakit. Bahçeler kimi zaman ağrılarımızı ağırlarken kimi zaman yarım kalan rüyalarımızı tamamlar. Kim bilir, apartmanların gölgesinde yitirilen düşler, bahçelerin içinde çiçeklerle birlikte bitiverir belki...

    Bahçeye açılan kapıdan ilk adımı "Eksik Kalan" bir şeylere atıyoruz. Hepimiz eksiğiz, hiçbir vakit tamam olma duygusunu yaklaştırmayacağız belki yanımıza. Çünkü biliyoruz ki tamam olan yanılgıdadır, insan dünyadan eksikliklerini tamamlama telaşıyla geçip gidecektir. Kahramanımızın adı Dilek, dileği eksik kalan Dilek! Bu hikayede Barbarosoğlu ayrılan çiftlerin çocuklarında ki depresif hallere, başörtüsüyle sınava giremediği için başarılı bir öğrencinin ruhunun örselenmesiyle, bir türlü istediği merhaleye gelemeyişine dem vuruyor. Kahramanımızın annesine, babaannesinin evliliğini kurtarma önerisi ise hayli ilginç geliyor insana; "Evin içinde örtme şu başındakini. 'İhtilal oldu' diyorlar. Postmodern ihtilalmış bu!"(Sayfa-49) Dilek okul birincisi olarak üniversiteyi kazanamayınca, sürekli kazanan arkadaşlarına yetişme çabasıyla okuyor, ne bulursa okuyor. Diplomasız bir öğretmen, biraz doktor, biraz felsefeci, biraz sosyolog... Bu hikayede yazarın annenin ağzından söyledği en güzel söz: "Kendin için oku!"(Sayfa-51) oluyor. Dilek hep başkalarına yetişme telaşında, bu yüzden hep eksik sayıyor kendini.

    Barbarosoğlu Dilek üzerinden anlattığı bu hikaye ile günümüz gerçekliğine de dokunuyor biraz. İş başvurularında, girilen sınavlarda, arkadaş toplantılarında, akraba yemeklerinde... Hep bitirdiğimiz/bitiremediğimiz okullar, mensubu olduğumuz/olamadığımız meslekler kısaca adımızın önüne koyduğumuz/koyamadığımız sıfatlar didiklenmez mi? Dilek bu telaşında haksız mı sanki? Toplum sıfatsız yaşamamıza izin vermiyor nedense, muhakkak bir etiket koymak gerekiyor insanların önüne. Kişiliğinizden evvel sıfatlarınız sorgulanıyor, önce onlara saygı gösteriliyor. Ve insan yanılıyor. Halbuki sıfatına " hiç" demek isteyen insanların sayısı hiç de az değil!

    Barbarosoğlu'nun kitapta en güzel işlediği tema ise dostluk anlayışı. Dostluk, anlatmak kadar dinlemektir. Kendi başarınıza sevinebildiğiniz ölçüde, dostum dediklerinizin başarılarına, güzel anlarına sevinebilmektir. Toplumda yaygın olan 'kötü gün dostluğu' tabirini tam anlamıyla doğru bulamadım hiçbir vakit. Elbet insanın kötü anlarında ihtiyaç duyduğu insanlar olacaktır ancak kötü günler kadar paylaşılasıdır güzel anlar da. Dostluklar böyle anlarda daha çok sınanır.

    "Dazlak" isimli hikaye iç burkan cümlelerle başlıyor. Okuyucu karşısında baş örtüsü sorunu nedeniyle okulu bırakma kararlı alan bir genç kız buluyor. Kafanızdan arkadaş kılıfına soktuğunuz insanları şöyle bir geçirin. Örneğin hayatı hakkındaki birçok detayı bildiğiniz bazı dostlarınız(!) sizin hakkınızda, aynı detaylara sahip mi? Bu detayları öğrenebilmek için çaba sarf etmezsiniz hiçbir vakit. Dinlemeye meyilli olmanız yeterlidir, anlatı sanatına takılıp kalmışların yanında! Dinleyen olmak anlatan olmaktan hep daha yorucudur bu dünyada! Karşısınızda ki ne var ne yok anlatır, anlatır da sormaz bir derdin var mı diye, ilgilenmez mahzun duruşunla, gözbebeklerinde birikmiş bir tomar yaştan haberdar olmaz. Bakar gözlerinin içine belki ama görmez. Sürekli anlatıcı tipindeki dost müsveddelerini hayatınızdan çıkarmak, dinleyicilerin vefasızlık namına içini ilk anlar cız ettirebilir. Sonrası kanınızı emen bir sivrisinekten kurtulmak gibidir. Dostluklarda anlatma-dinleme eylemlerini dengeli tutabilmek önemlidir.

    Hikayemizin kahramanı, dinleyici tipinde bir hanım kızdır. Karşısındakiyse sürekli anlatan modeldir. Barbarosoğlu bu modeller için öyle güzel bir şey söylemiş ki: "Öfke fazladır bazen. Küsmek bile fazla. İncinmek çok fazla."(Sayfa-68) İnancını ideallerinin önüne koyan genç kızın ailesine okulu bıraktığını söyleme biçimi ise hayli sızılı: " Sen mi okulu bıraktın? Okul mu seni bıraktı?" "O beni ben olarak istemedi ben de onu bıraktım"(Sayfa-72) Bir genç kızın bahçesine, bir düş kırıklığı daha ekiyor bu hikaye ve filizlenmesin diye bu kırıklıklar, saçlarını kazıtıyor okula dönme şartı olarak. Hüzünle okuyorsunuz her satırı. Hikayenin sonu ise o zamanların Türkiye'sinin çarpık siyasi anlayışı ve eğitimhanelerin başında bulunanlar hakkında doğru bir resim çiziyor: "Başörtülü olmanız dazlak olmanızdan daha az tehlikeli bizim için! Örtün başınızı, örtün!" (Sayfa-74)

    -Kalbinizin kapıları hangi dünya ağrısına açılır?-

    İnsan en son kendi kapısından girer, insan en son kendini sınar kalbine aldıklarıyla. Kitabın son vuruşunu, dostluk konusunu daha sıkı işleyerek yapıyor Barbarosoğlu. "Sınanan Dostluklar" başlıklı hikayesini okurken öyle çok satır çiziyorsunuz ki, hikaye bittiğinde kendiniz de hayret ediyorsunuz. "Yüktür sınanmamış dostluklar"(Sayfa-91) diyor bir yerinde ne doğru, sınanmamış dostlukların temeli hakkında asla fikir sahibi olamıyorsunuz. Sınama sonuçları genelde kalp kırıklığıyla bitse de gönül huzuruna erdiklerimizde yok değil hani.

    Kurduğu tüm dostluklar birer kapıdır insanın ömründe. Habersizce çaldığınızda dahi size açılacak sandığınız kapılardır. "Bir dosta emanet edilmeyecekse hayatın ağırlığı; niye yaşanır bunca şey..."(Sayfa-93) Sahi neden yaşar insan önüne bırakılan kader yazgısını? Hüznünü, kederini, sevincini, neşesini... paylaşacağı yarenleri olmadıktan sonra? Kapılar kolay açılmaz insana, her insan tanıdık sıfatıyla yer eder hayatımızda da gönlümüzde dostluk merhalesine kolay kolay ulaşamaz. Bu yüzden sınanır dostluklar, hiçbir makam kolay elde edilmemiştir hayatta. Dostluk makamların en güzelidir insan kalbinde, en sevilesidir hem de!

    Kitabın son hikayesi "Güzel Ölüm Defteri" okurken önce farkına varamadığınız sonrasında ise gönlünüzden gözlerinize bir çağlayanın taşmasına sebep olan hikayedir. Dostluklar arası fedakarlık içgüdüsünü çok iyi anlatır insana bu hikaye. İnsanın yakın saydıklarını üzmek istememesi uğruna, en sevdiklerinden uzaklaşmasına şahit oluruz. Sırf onlar daha az üzülsün diye... Fedakarlık en güzel kapıdır dostlukta, kolay kolay açılmaz, açıldı mı bir daha kapanmaz! Güzel Ölüm Defteri'nde Necibe ve Yüksel'in sınanan dostluğuna şahitlik ediliyoruz dolan gözlerle. Ah! Yüksel, sen ne güzel, ne düşünceli bir kadınsın öyle, kötü gününe ortaklık methiyesi düzdürerek heba etmedin Necibe'yi. Birçokları gibi kötü gün dostum nerde hiç demedin hikaye boyu, hatta hastalığının adını bile hissettirmedin ona... Bu hikayede madur ilk başlarda Necibe gibi görünse de Yüksel'in aziz fedakarlığı benim için her şeyin üzerinde. O hiç kapanmayacak bir kapıyı kalp ağrısıyla bile açmayı becerebilmiş bir kadın benim gözümde.

    Fatma Barbarosğlu'nun hikayeci kimliğini tereddütsüz onaylayan bir kitap, İki Kişilik Rüyalar. Üslubunda ki canlılık göz dolduruyor. Günlük meselelerden ve hayatımızın tek düze algısından yola çıkarak özelleştirdiği, temas ettiği her mesele önemle okutuyor kendini hikayelerinde. Bu kitap, serin bir rüyanın hatırına, tamiri gereken tüm dostluklar gibi besmele ile başlanarak okunmalıdır.

    Son söz yazarının olsun yine: "Dostluk,her rüyayı iki kilişik görmektir" (Sayfa-116)

    Fatma Barbarosoğlu
    İki Kişilik Rüyalar
    Profil Yayınları
    127 Sayfa

    27.05.2013
  • Kendimi Tomris Uyar'ın öykülerinde o denli kaybetmişim ki, bu kitabın seçme öykülerinden oluştuğunu ancak önceden okumuş olduğum öykülerine denk gelince fark ettim. Fark edince de bir gülümseme kapladı yüzümü; kendimi kaybetmiş olmamın mutluluğunu duydum içimde. Kendimi kaybettiğim yer kitaplardı, cümlelerdi nasıl mutlu olmasaydım ki? Her neyse, dediğim gibi Metal Yorgunluğu, Tomris Uyar'ın eserlerinden alınan seçme öykülerden oluşmakta. Temel 10 adet eserinden birer öykü alınmış. Okuduğum öykülerin dışında, daha önce rastlamadığım öyküler, asıl orijinal yayınlanan kitaplarından farklı bir kitapta olduğundan biraz eksiklik duydum aslında. Bunun sebebi Tomris Uyar'ın eserlerindeki hikayelerin birbirini tamamlıyor olmasına dayanıyor. Her ne kadar, öykülerinde kendini tekrarlamamasına ve öyküleri farklı farklı temalarda olmasına rağmen aynı eserindeki öyküler birbirlerini tamamlar nitelikte. Zaten "birbirini tamamlama" dediğimiz eylem de farklı olan şeylerin arasında gerçekleşmez mi? Bu eser, yazarın tüm öykülerini okuduktan sonra en bilindik öykülerini şöyle bir hatırlamaya dair okura anımsatmalar yapması için okunabilir kanımca. Fakat yine de Tomris Uyar'ın üstünlükleri fark edilebiliyor bu seçme eserlerinden oluşan kitapta da: Onun öykülerinde, "öyküyü tamamlayan bir yarımlık" var aslında. Şöyle ki, onun hikayelerinde daima sonlara doğru taşlar yerine oturur. Yani her şeyin farkına vardığımız anda hikaye bitiverir. Yazar, hikayenin gerisini kafamızın içinde devam etmesini bekler. Öyküyü tamamlayan her daim okur olur. Böylelikle, okur onun öykülerini okurken kendini sayfalar arasında kaybeder, bunu da hikaye bitince, taşlar yerine oturunca fark eder (kendimi kaybetmemin nedenini buldum!). İşte edebiyatın büyülü gücü; kısacık bir öyküde dahi insan kendini kaybedebiliyor. Tabii bu büyülü taraf da, ancak usta yazarların ellerinde şekillenebiliyor. Tomris Uyar bunu çok güzel bir şekilde başarmış.