• Bir hikâye yazarken uyulması gereken iki ana kural var... Birincisi, anlatacağın bir öykü olmalı ve ikincisi de, öyle bir şekilde anlatmalısın ki, okuyan kişi onu içinde yaşamalı.(...) Eğer kısa bir kelime kullanabiliyorsan uzun kelime kullanma. (...) Üzerinde uğraş. Örneğin bu odayı anlat: garip sandalyeni, oradaki isli duvarda duran resmi... kitapları-renkli fotoğrafı...
  • ETKİNLİK PERİYOTU GÜNCELLENMİŞTİR . 1 Ekim - 30 Kasım tarihleri arasında yeniden yazacağınız hikayeler #34539208 iletisi altında paylaşılacaktır.

    ***********

    İyi akşamlar. Az katılımlı bir Eylül ayı etkinliği geçirdik. Halen devam ediyor gerçi, belki 1-2 öykü daha eklenir. Bir de otobüs vardı , etkilenmeler olmuştur tabi. Ama genel bir atalet de var gibi bu cephede. (Ben de sonuna yetişebildim zaten) Üşenmeyip katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederim

    Ekim ayı için anket yapmayacağız. Değerli Metin T. 'nın katkılarıyla bambaşka bir etkinlik olacak Ekim'de. Kendisi biraz ilerlememiz gerektiğini tavsiye etmişti kendi çapında hikaye yazan insanlar olarak - o yüzden bir deneme yapmaya karar verdik. Daha önce yayınladığım bir iki iletide de ipuçlarını vermiştim zaten. (#33734855)

    Ekim ayının teması “Yeniden Yazmak”. Daha önce yaşanmış bir olayı, yazılmış bir roman, öykü ya da masalı tekrar yazacağız. Ne demek bu? Oluşan kurguyu benzer bir şekilde biz de kaleme dökeceğiz, yer zaman kişiler ya da başka her şey değişebilir. Sadece okuduğumuz şeyin o ilk kurgu olduğunu anlayabilelim yeter. (Metin Hocam, burada yanlışım varsa düzeltirsen sevinirim)

    Zor bir şey mi, olabilir. Ama bir çok örneği de var aslında. Bir Hamlet'in edebiyat, sinema, oyun vb. ne kadar çok yeniden yazıldığını bilseniz şaşarsınız. Ya da hemen her ay yeni bir Romeo ve Juliet uyarlaması çıkıyor bir yerlerde. Uzayda, 80'lerde, köyde, gemide, her yerde aşık olup ölebiliyor insanlar. Ama ben Metin Hocanın bana gönderdiği kendi yazdığı bir hikayeyi örnek olarak buraya ekleyeceğim. Bir haberin uğraşılmış bir yeniden yazılası - kendi cümleleriyle açıklayalım olayı:

    “İkincisi, tamamen yeniden yazmak üstüne kurulu. Yani konu senin dışında cereyan etmiş bir şey. Var yani Üstelik senin yaşayabileceğin bir şey olma ihtimali de zayıf. Hemen bunu kullanıp yeniden yazıyorsun. Mesela, https://www.bbc.com/...erler-dunya-43710566 bu haberi okudum önce, sonra araştırdım ta başından beri. Özeti şöyle: Bu ajan Amerika adına çalışmış bir Rus. Deşifre olunca yakalanıp Rusya’da hapse tıkılıyor. Amerika adama sahip çıkıyor ve ajan değiştirme teklifinde bulunuyor. Ruslar için kendine çalışmış ama yakalanmış ajanların pek bir kıymeti yok. Zaten işi gücü inkâr. Böyle olunca, 10 ajanına karşılık bu Rus’u iade ediyor. Tabi arada antlaşma var. Artık deşifreler ya, maaş bağlayıp yaşatalım, dokunmayalım diye imzalar atılıyor. Birkaç yıl sonra bu adam zehirleniyor. Yani anlaşma tek taraflı olarak ihanete uğruyor. Tabii Ruslar asla kabul etmiyor. Oysa kullanılan zehir bile kendi yapımları. Neyse. Konu bu. İşte ben bunu yeniden yazdım. Aralara başka soslar da attım. Mesela planlayıp konuşmak, planladığını konuşmamak. Ve planlanıp söylenmeyenlerin başına ne geldiğini işlemek gibi.”

    Metin Hocanı yeniden yazdığı hikaye burada: https://yadi.sk/d/mOFHMkGDKJXI9Q . İsteyenler detaylı olarak inceleyebilirler.

    Peki biz neyi yeniden yazacağız Ekim Ayı boyunca. Başta Metin Hoca gibi ilginç haberler bulmayı düşündüm , ama açıkçası, uğraşamadım- fazla bir esprisi olmayacaktı. Sonra Metin Hoca çok bilinen bir fabl'ı (Karga ile Tilki) da yeniden yazdığını söyleyince bunun üzerinde çalışabileceğimizi düşündüm. O da beğendi bu fikri, ama ben yine de kısıtlamayı düşünmüyorum fazla yazmak isteyenleri (Bu kadar konuşmadan sonra hala bir şeyler yazmak isteyen varsa tabi)

    Hepimizin bildiği Masal ve Fabl'ların yeniden yazımı ile ilgili olacak bu ayki hikaye etkinliğimiz. İsteyenler farklı şeyleri de deneyebilir – onlara da açık kapımız. Ama Masallar ve Fabl'lar okuyucular tarafından daha kolay anlaşılabilir diye düşünüyorum. Mayıs'tan beri hikaye yazıyoruz, kendimizi sınamak için güzel bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Metin Abi'nin dediği gibi biraz zorlamamız gerek belki kendimizi. Önümüzdeki ay anket olayına devam ederiz herhalde. Umarım yazmak isteyenleri fazla korkutmamışımdır. Bu ay da böyle oldu. Etkinlik Ekim boyunca sürecek, yazmak isteyen herkese kolay gelsin şimdiden.
  • AĞLAYA AĞLAYA OKUDUM

    5 senedir huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden duygusal bir hikaye... Tüm evlatlara ithaf olunur..!!!

    Buz gibi odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der, onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.

    Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır….

    Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana…
    Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz…

    Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana. “Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi, beni hiç bırakmazsın sanırdım.

    Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini… Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile…

    Geçen gün bana “bunak kadın” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen… Daha ne laflar söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim…

    Yaşlansam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı keserken kanattıklarını bilmezsin tabi…

    Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar. En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın.() Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler…
    Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

    Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim…

    Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim… “Evi çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi… Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin… Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin… Ben anneler gününü hiç beklemiyorum biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide… Bir evlat bir torun sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?

    Ölene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm olurmuş meğer…

    Kim icat etmiş bu huzursuz evleri? Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok, elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü taşıyamıyorum…”

    Bu huzursuz evleri icat edenler mi çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?

    Bak yine geldi o uğursuz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…
  • İyi haftasonları
    Geçen gün Murat Ç'nin, geçen gün Ç News'de yaptığı paylaşımdan Kayıp Rıhtım dergisi/sitesinin öykü seçkilerinden haberdar oldum. Oldukça güzel bir çalışma- verilen bir konu üzerinde ay boyunca okurlar tarafından yazılan hikayeler – kurallara aykırı değilse- ay sonunda sitede paylaşılıyor. 2009'dan beri devam eden bu seçkilerde gayet güzel öyküler mevcut . Bakmak isteyenler için link burada: https://oykuseckisi.com

    Tabi halihazırda yürütülen hikaye tamamlama etkinliği nedeniyle aklıma benzer hatta kopya bir etkinlik düzenleme fikri geldi ve hemen aşağıdaki yorumu yaptım yazıya :
    “Kayıp Rıhtım'ın öykü seçkisini bilmiyordum. Çalınabilecek güzel bir fikir- sitede bir şeyler üretmek isteyen epey insan var. Zamanı gelince; isteği, azmi ve vakti olan arkadaşlar için hikaye tamamlama etkinliği dışında benzer bir etkinlik yapılabilir kesinlikle. Dergi gibi olmadığımız için, aylara bölünüp- o ay içinde çeşitli günlerde paylaşılabilir- tıpkı kitap okuma etkinlikleri gibi. Konunun yanında, tür- tema- stil- ya da bir kaç kilit kelime de verilebilir yazarlara. “

    Gerçekten de okuyan insanlar kadar olmasa da ,yazan, yazmak isteyen insanlar da var burada. https://1000kitap.com/sonrasiz bir incelemesinde,”Eğer yazmıyorsa ya da yazmayacaksa okumamalı insan “ demiş, dün okudum. Gerçi bizim bildiğimiz anlamda yazmaktan bahsetmiyor kendisi, ama doğru söylüyor. Bazı arkadaşların (ben de dahilim yüzsüzce bu bazı arkadaşlara) hikayelerini görebiliyoruz sitede, beğeniyoruz çoğunlukla, beğenmesek de beğendik diyoruz en azından. Ama çok istediği halde yazacak cesareti bulamayan bir güruh da olduğuna eminim. Böyle bir etkinlik belki onları da cesaretlendirebilir.

    Buraya bunu yazmadaki amacım, böyle bir etkinliğe dahil olmak, fikir vermek isteyen, ya da saçma bulan okurların görüşlerini almak sadece. Bir iki gün paylaşacağım bu yazıyı- gelen tepkilere göre Mayıs başından itibaren başlayabilir etkinlik ya da sitenin karanlık sayfalarında yıllar sonra bulunmayı bekleyebilir.

    Şimdiden teşekkürler yorumlarınız için.
  • Üç kitaplı bir seri olduğu için burda incelemesine bakılcak kitap ilk kitap olur diye düşünerek Fi, Çi ve Pi için topluca birşey yazmak istedim. Hepsi benim için sürükleyiciydi ve okurken düşüncelerime etki edebilecek kitaplardı. Fi'yi okuyup içerisinde cinsellik çok fazla barındırdığı için diğerlerini okumamazlık yapmak yine kişinin kendi tercihi ama vazgeçmeyip Pi'yi okumanız size birçok şey katacaktır. Kitap sadece bir hikayeden ibaret değil ele aldığı konuları kendinizde araştırıp bilinçlenebilirsiniz. Bu hususta çok fazla bilgi barındıran bir kitaptı benim için. Fi akıcı bir solukta bitirilebilecek bir kitapken Çi biraz daha sıkıcıydı. Yukarda sürükleyici demiş şimdi sıkıcı diyor deyip çelişke yaşatmak istemiyorum sadece beklentim Fi gibi olmasıydı ama sıkıcıda olsa hikayeden hiç sapmadı. Zaten ince bir kitaptı o yüzden sıkıldım deyip bırakmak yanlış olurdu. Ardından gelen Pi yi okumasam pişmanlık yaşardım herhalde. Beni en çok etkileyen Pi oldu bana kattıkları dinsel, bilimsel ve güncel olan olaylara karşı bakış açımı şekillendirmekti. Pi nin bitişi "bu hikaye burda bitecek ve sen başlayacaksın" sözüyle oldu ve gerçekten doğru bir sözdü. Buraya bir kitaplık gözüyle baktığım için diziden bahsetmek doğru gelmesede şuan güncel bir dizi olduğu için eklemek istiyorum, bence dizi kitapla paralel gitmiyor. Kitabın hissettirdiklerini dizi hissettirmiyor. Diziyi izliyorum kitabı okumasam olur diye düşünmeyin kitap okumaya değer bir kitap. Umarım güzel bir inceleme olmuştur ve okumak isteyenler olur.