1. Bölüm

3
27
16
Kapalı perdenin ardından gözlerimi hedef alan gün ışığının o sıcak ve ağır baskısı ile göz kapaklarımı açtım. Uykudan her uyanıldığında yaşanan o kısacık kimlik, zaman ve mekân kargaşasından sonra kim olduğumu, nerede olduğumu hatırladım. Evimdeydim, yatağımda, olması gerektiği gibi. Sıradan bir gün daha; kalkıp işe hazırlanmalı, bir yandan bir buçuk yaşındaki oğlumla ilgilenmeli, bakıcı gelince de çıkıp işe yetişmeliydim. Başımı çevirip yatağın sol tarafına baktım, boştu. Kocam yine salonda uyuyakalmış olmalıydı. Bunları düşünürken bir soru zihnime bıçak gibi saplandı: Oğlum neden hala uyanmamıştı? Son bir buçuk yıldır telefonumda hiçbir alarm yoktu, çünkü oğlum her sabah en geç yedide uyanmış olurdu. Sızlayan belime küfürler ederek yatağın içinde, oğlumun odasındaki kameraya bağlı olan ufak monitörü aradım. Şu belim için de artık ertelemeyi bırakıp bir doktora görünmeliydim. Dinlenme modunda olduğu için ekranı karanlık olan monitörü alarak tuşuna bastım, oğlumun yatağı karşımda duruyordu şimdi ama yatak boştu. Anlaşılan bugün babası erken uyanmış ve onu almıştı. Ama annelikle birlikte gelen yeni yetenekler sayesinde bugüne kadar oğlumun uyandığını duymadığım bir gün bile olmamıştı. Üstelik bebek izleme monitörü çocuk odasındaki ufacık bir seste bile uyarı veriyordu. Yine gereksiz endişeye kapıldığımı düşünerek zorla ayağa kalktım. Birkaç garip hareketle belimi rahatlatmaya çalışıp doğruldum ve yatak odasından çıktım. Oğluma ve kocama seslenerek bütün odaları gezmeye başladım. *** Oğlumu ve kocamı evde bulamayışımın üzerinden yirmi dört gün geçmişti. Sadece oğlumu ve kocamı değil, ev sahibim olan üst komşumu, mahalledeki diğer insanları, köşedeki berberi, her sabah çöpleri toplayan temizlik görevlilerini, fırıncıyı, iş arkadaşlarımı, eşimin ailesini, polisi, doktorları ve hatta kaymakamı bile bulamamıştım. İlk günler yaşadığım şok ve evlat özlemiyle tüm gün ağlayarak gezmiş ve bir nefes aramıştım. Sekiz gün sonra sütüm kesildi, artık evladıma kavuşsam da emziremeyecektim. Yaşanılanların bir rüya –daha doğrusu bir kâbus- olduğunu düşünmeye başlamıştım. Belki de anestezi etkisinde gerçekçi bir hayal dünyasındaydım. Belki de, olur ya, aslında dünyadan yok olan sadece bendim, ölmüştüm ve araftaydım. Ya da on beş yaşından sonra inanmayı bıraktığım ‘ölümden sonra yaşam’ böyle bire şeydi. Hatta belki de o meşhur Cehennem burasıydı. Yirmi dördüncü günde hala bu ihtimallerin gerçek olmasını umut ediyordum. Böylece uyanıp normal hayatıma devam edebilirdim, ya da öldüysem bile evladım normal hayatına devam ediyor demekti. Yirmi dördüncü gün yaşadığım ufak şehirden ümidi kesip arabama binerek başka şehirlere bakmaya karar verdim. Hoş, bundan yana hiç umudum yoktu, çünkü televizyon ve radyoyu daha ilk gün akşam kontrol etmiştim. Tüm yayınlar kesilmişti, işte beni en çok korkutan da buydu. Tüm ülkedeki insanlar mı kaybolmuştu? Hayır, korku daha büyüktü. Televizyonumda yabancı kanallar da vardı. İşte büyük korku da burada içime sinmişti: Yabancı kanallarda da yayın yoktu. *** Sıradanlığa uyandığımı zannettiğim ama aslında yalnızlığımın doğum günü olan o günden seksen yedi gün sonra evime geri dönmüştüm. Son iki aydır neredeyse ülkenin her bölgesinden şehirler gezmiş, ama hiç kimseye rastlamamıştım. Otuz dördüncü günde bulunduğum şehirde elektrikler kesilmişti. Belli ki insanlar olmadan o kadar devam edebilmişti. Belki de bir arıza olmuştu da kimse tamir edemediği için gitmişti. Belki gidip basit bir düğmeye bassam geri gelecekti. Ama nereden bilebilirdim ki? Kıyamet sonrası dünya temalı tüm filmlerde başkarakter her konuda bilgili olur her şeyi yapabilirdi. Ben elektriğin nasıl üretildiğini bile bilmiyordum ki! Öyle ya, araba kullanmayı bile bilmiyor olabilirdim mesela, öyle olsa bulunduğum şehirden bile uzaklaşamayacaktım. Elektrikler kesilince şehir değiştirdim, fakat tüm şehirler sırayla karanlığa gömülmeye başlamıştı. Tıpkı göğsümdeki günden güne kararan boşluk gibi. Belki de bu yüzden eve geri dönmüştüm, oğlumun kokusu ve hatıraları için. Hem zaten dışarıda yapacak ne vardı ki? *** Tek kişilik dünyamın yüz yirmi dokuzuncu günündeydim. Oğlumun odasında yerde oturmuş ağlıyordum. Kıyamet temalı filmleri ne çok severdim… Hoşuma giden bir tarafı olurdu hep, her şeyin ücretsiz ve ulaşılabilir olması. Ama bunun karşılığında gelen yalnızlığı hesaba katmamıştım. Yalnızlıktan çok oğlumdan ayrı kalmak işleri batırmıştı. Ne yediğimin, ne de içtiğimin bir önemi vardı artık. Üstümdeki kıyafetleri en son ne zaman değiştirdiğimi bile bilmiyordum. Yıkanmayalı iki ay geçmiş olmalıydı. Şebeke suyu kesileli çok olmuştu. Ama perişan ve kokmuş halimin sebebi suların olmaması değildi. Artık hiçbir amacım yoktu. “Acaba Cehennem burası mı?” diye düşünürken fark etmiştim ki ne olduğunun önemi yoktu. Benim için Cehennem burasıydı. Ölümden ne farkı vardı ki içinde bulunduğum dünyada yaşamanın? Titreyen elimle sağımda duran, ne markasını ne de özelliklerini bilmediğim silaha uzandım. On gün önce yanında bolca mermiyle bir evin bodrumunda bulmuştum. Kapının arkasında asılı duran kıyafetler silahın sahibinin ormancı olduğunu gösteriyordu. On gündür atış yapıyor, mermi koymayı, tetiği çekmeyi öğreniyordum. Kendi intiharına hazırlanmak için atış talimi yapan ilk insan olabilirdim. Tüm bu amaçsızlık ve evlat acısı ile yaşamam mümkün değildi artık. Bu ‘Tek Kişilik Dünya’ya yalnızca dört ay katlanabilmiştim. Zaten ilk günden beri beni dehşete düşüren asıl gerçek de vardı: Benden başka hiçbir canlı kalmamıştı. Kedi, köpek neyse de… Arılar yoktu. Bu dünya çok kısa sürede tamamen ölecekti. Sol elimde sıkı sıkıya tuttuğum oğlumum uyku arkadaşı minik ayıcığı göğsüme bastırdım, sağ elimdeki silahı çenemin altına dayadım. Cehennemden çıkmak için tetiğe bastım.
Okuduğunuz için teşekkürler.Bir hikayenin daha sonuna geldiniz.