2. Bölüm

4
Doktordan ismimi duyunca olduğum yerde durdum. Sadece adımı söylememiş Sen Ayzade'sin değil mi, demişti. Bana Ayzade olup olmadığımı soran adama döndüm yüzümü. Elindeki kolyeyi görünce elim boynuma gitti. Gerdanım boştu. "Muayene odasında buldum. Bugün sağlık ocağına pek gelip giden olmadı. Senin olduğunu düşündüm." "Benim." Gidip kolyeyi aldım elinden. Dönüp gideceğim zaman yeniden seslendi. "Ayzade!" Uzağında olmadığım halde ismimi az önceki gibi yüksek sesle söylemesi sinirimi bozmuştu. Sanki az önce söylediklerim yüzünden alay ediyordu benimle. Yeniden dönüp yüzüne baktım. "Üniversite yıllarımda bana çok yardımı dokunmuş, kardeşim gibi sevdiğim, saygı duyduğum Bosnalı bir dostum vardı. Aynı sınıftaydık. Geçen yıl Sırp'lar Bosna Hersek'te katliam başlattıkları zaman burada güvende olacağını umursamadan, halkına yardım etmek için ülkesine döndü. Bu bir yıl içinde dört defa haber aldım ondan. Gönderdiği son mektup dün akşam İstanbul'daki evime ulaşmış. Bugün aldım haberini. Sırplar hastaneyi basmışlar. İbrahim baskından sağ kurtulan üç kişiden biriymiş ama diz kapağı parçalanmış. Az önce çocuğu öyle görünce hâkim olamadım sinirlerime. Çok özür dilerim." Bosna ki hepimizin kalbinin yarası olmuştu bir yıldır. Duyduğumuz her haberde yaramız biraz daha deşiliyordu. Böyle savaşın içinden bir hikâye duyunca daha çok acımıştı canım. Bosna'da sırf Müslüman oldukları için katledilen İbrahimler, İhsan'lar geçiyordu gözümün önünden. Biz daha merdivenden düşüp dizini yaralayan evlatlarımızın, öğrencilerimizin acılarına tahammül edemiyorken orada bebekler, çocuklar sebebini bilmedikleri, belki de asla bilemeyecekleri kirli bir savaşın içindeydiler. Doktorun dolan gözlerine daha uzun bakamayıp elimdeki kolyeye indirdim bakışlarımı. Ne diyeceğimi bilememiştim. Bir şey demeden çıktım sağlık ocağından. 1993 YILI Şeytanın insan kılığında suret bulup yeryüzünü masumiyetin en saf kanıyla suladığı yıllardı bu yıllar. Ama Bosna'daki kan deryasına rağmen insanlık tarihinin her vaktinde olduğu gibi ölümlerle birlikte hayat da devam ediyordu. Türkiye'de de böyleydi durum. PKK'yla ateşkes yapılmıştı. Öte yandan ülkenin önemli adamlarından birinin ölüm haberi gündemden düşmeden yeni bir ölüm haberi daha alıyorduk. Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Turgut Özal PKK'yla yapılan ateşkesin süresiz uzatıldığını açıklamıştı. Terör belasının bitirilmesinde çözümün sulhla mümkün olmadığına inananlar olsa da halkın çoğunluğu Özal'a güveniyordu. Daha ateşkesin uzatılmış olması konuşulmaya başlanmadan önce diğer gün kötü bir haberle sarsılmıştı ülke. Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetmişti. Bozcahisar'da televizyonlarını her açtıklarında karşılarında gördükleri, pek çoğunun ailelerinden biri gibi gördükleri, sevdikleri bu siyaset adamının ölümüyle matem havası esiyordu. Diğer yandan Türk halkının egemenliğini ilan ettiği tarihin yıl dönümü yaklaşıyordu. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için sınıflar süslenmiş, etkinlikler hazırlanmıştı. Ama Cumhurbaşkanı'nın ölümüyle birlikte kutlamalar iptal edilmiş, 23 Nisan bir anma etkinliğine dönüştürülmüştü. Bayramın bir gün öncesinde okulun bahçesinde okuyacakları Cumhuriyet şiirleri için son provalarımızı yapıyorduk. Çocuklar provaları da oyuna dönüştürmüş, kendi aralarında eğleniyorlardı. Onların başlarına buyruk hareketlerini gülerek seyrediyordum ki sağlık ocağının kapısının önünde durmuş, bizi izleyen doktoru fark ettim. Göz göze geldiğimiz zaman başımla selam verdim. O da aynı şekilde karşılık vermişti. Neden bilmiyorum, doktora o günkü özründen sonra bir şey söyleyememiş olmak ortada yarıda kalmış bir konuşma varmış hissi veriyordu. Yanına gitmek, belki de arkadaşı hakkında soru sormak ya da teselli vermek istiyordum. Az sonra Hasan'ın hızlı hızlı salladığı zilin sesi binanın içinden bahçeye doğru yaklaştığında çocuklar sanki zaten oynayıp eğlenmiyorlarmış gibi daha fazla koşuşturmaya başladılar. Doktorun da merdivenlerden inmiş bu tarafa geliyor olduğunu fark ettim. "Merhaba Öğretmen Hanım."dedi gülümseyerek. "Merhaba Doktor Bey." "Öğrencilerin çok haylazlar." "Hiç de değil." "İhsan tekrar gelmedi sağlık ocağına. Nasıl oldu? Haberin var mı?" "Dün uğradım yanına. Yatağında uzanıyordu. Annesi, senin sesini duyunca uzandı yatağa, az önce avluda koşturuyordu, dedi." "Bir de öğrencilerim haylaz değiller, diyorsun."dedi gülerek. Ben de güldüm. Bir süre sessizlik oldu. Aklım o gün yarım kalan konuşmadaydı. "Doktor Bey, o gün sağlık ocağında söylediklerim için..." "Söylediklerinde haklıydın. Yapmamam gereken bir şey yaptım. Ben sana karşı çok mahcubum. Tüm samimiyetimle özür diliyorum." "Aslında o gün sebebini açıklayıp özür dilediğinizde zaten tüm kalbimle affetmiştim." "Bunu duymak içimi rahatlattı. Teşekkür ederim Ayzade."dediği zaman az önceki samimi gülümsemem bir an için kırıldı. İsmimle seslenmesi tuhaf geliyordu. O da bunu fark etmiş gibi şaşkın bir ciddiyetle toparlandı. "Ben isminle sesleniyorum ama bundan rahatsız oluyorsan Öğretmen Hanım diyeyim." "Sorun değil. İsmimle seslenebilirsiniz." "Bir şeyi merak ediyorum. Okulla sağlık ocağının bahçesini neden bölmemişler."diyerek yüzünü sağlık ocağına döndüğü zaman ben de sağlık ocağına baktım. "Neden? Bizimle aynı bahçeyi paylaşmaktan rahatsız mı oldunuz?"diye sordum alaycı bir tavırla. Doktor güldü. "Hayır, o yüzden söylemedim. İki bina birbirine çok uzak değil. Hastalarla öğrencilerin bu kadar yakın olması, birbirleriyle temas halinde olmaları sorun olmaz mı?" "Aslında ben küçükken sağlık ocağı burada değildi. Yukarı Hisar mahallesindeydi. Ama bir yangın çıktı, sağlık ocağı kül oldu. Burası da okula aitti önceden ama yangından sonra sağlık ocağı oldu." "Doktor lojmanının neden sağlık ocağına bu kadar uzak kaldığını şimdi anladım." "Eğer lojmanın uzak olması sizin için sorun oluyorsa bu yakınlarda misafirhane var. Açıkçası lojmandan daha büyük, daha kullanışlı. Sizden önceki doktor orada kalıyordu. Muhtar Rasim'le konuşursanız oraya taşınabilirsiniz." "Daha büyük bir yere ihtiyacım yok. Lojman benim için yeterli." "Siz bilirsiniz." "Ha bu arada madem aynı bahçeyi paylaşıyoruz, bir konuda anlaşmalıyız."dedi ciddileşerek. "Hangi konuda?" "Soba borusu temizlemek olsun, çöp dökmek olsun, halı silkelemek olsun bu tür işler için sağlık ocağının önünü kullanmayın." "Haklısınız."dedim gülerek. Doktor da gülüyordu. O günkü halim aklıma gelince kötü hissetmiştim. "Doktor Bey!"diye seslendi Leman Hemşire sağlık ocağının kapısından. "Hasta geldi." "Tamam. Geliyorum."dedikten sonra bana döndü yeniden. "Cihan." "Anlamadım?" "Adım Cihan. Sana isminle seslenen birine Doktor Bey demek istemezsen, bil istedim." Hasan yeniden elindeki zili sallamaya başlamıştı. Teneffüs bitmişti. "İyi günler Ayzade." "İyi günler." ***** Dededen kalma evimizin geniş bir avlusu vardı. Havalar ısındı mı yemekler avluda yenir, akşamları avluda oturulur, hatta misafirler bu avluda ağırlanırdı. Bahar yağmurları bitmiş, hava iyiden iyiye ısınmıştı. Avlunun taş döşemeleri güneşi tutmaya başlamıştı artık. Kışın ardından bu yıl ilk kez kahvaltımızı avluda yapıyorduk. "Dün Komutan'la jandarmanın aşağısındaki araziyi konuştuk, Ayzade. Orayı ağaçlandıralım, dedik. Fidanları getirtelim kasabanın çocukları yapsınlar bu işi. Ne dersin?" "Gerçekten mi baba? Harika olur!" "Olur ya. O arazi tepelik. Yola doğru toprak kaymaları oluyor. Çocuklar tepeyi yeşillendirsinler, aşağıları da askerler taraçalandırıp ağaçlandıracaklar." "Bu güzel fikir senin, değil mi?"dedim mutlu bir gülümsemeyle. Babam gülüyordu. "Dün çocukların gösterilerini izlerken komutan Yumru'daki toprak kaymasından bahsetti. Ben de araziyi komutanlığa kadar ormanlaştıralım, Bozcahisar'a Asım Bey'in hediyesi olsun, dedim. Ölümlü dünya sonuçta. Bir hayrımız olsun. Bizim arazinin tepelik kısmı dâhil, devlet arazisi de ormanlaştırılacak. Bunun için izin gerekiyormuş. Komutan halledecek izinleri." "Feride Hoca'yla Zühre de çok sevinecekler bu işe. Çocukların böyle bir etkinliğin içinde olacak olması çok güzel. Sağ ol babam!" Sofradan kalkıp babamın boynuna sarıldım. Neşeyle gülüyordu. "Bakın hele şunlara bakın! Çocuk gibi."dedi halam da gülerek. Gidip onu da öptüm. "Kıskanma Zarife Sultan. Seni de çok seviyorum." "Madem seviyorsun, git şu çayı ısıt." "Seni de hiç sevmeye gelmiyor. Hemen bir iş buyur." Söylenerek aldım çaydanlıkları. "Söylenme, söylenme!" "Halime'yle Elif nerede? Niye bakmıyorlar sofraya?"diye evin çalışanlarını sordu babam. "Halime'nin dışarıda işi var. Elif de içeride. Gelinlik çağında kız var evde. Az da o hizmet etsin." ... Çaydanlıkları ocağa koymuştum ki telefon çalmaya başladı. Salona gidip açtım telefonu. "Alo?" "Ayzade."dedi karşıdaki ses. Telaşla salonun kapısına baktım. Elif telefonu duymuş olmalı ki salona girmişti. "Cemali! Niye arıyorsun evi!" Cemali'ye sitem ederken bir yandan da babamla halamın gelip gelmediğine bakması için elimle Elif'e işaret ediyordum. Elif anlamıştı ne demek istediğimi. Kapının önünde durdu. "Konuşmamız gereken ciddi bir mesele var. Önemli olmasa aramazdım bu saatte." "Hayırdır. Kötü bir şey mi oldu?" "Telefonda olmaz. Bir saat sonra hisarın orda buluşalım. Arabayla gelmeyeceksen yalnız gelme." ... Cemali'nin sesi sıkıntılıydı. Bir haftadır görmemiştim onu. Dünkü etkinlikler sırasında bile gözlerim Cemali'yi aramıştı ama herkes kasaba meydanındayken o yoktu. Biliyordum ki beni görme fırsatı varken ne yapar eder o kutlama alanına gelir, orada olsa da bir şekilde çıkardı karşıma. Görüşemediğimiz bu bir haftada kötü bir şey mi oldu, diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Sesindeki sıkıntı telefondan bile bulaşmıştı bana. Hem ne söyleyeceğini deli gibi merak ediyordum hem de kötü bir şey olmasından korkuyordum. Evden yalnız çıkmamış Elif'i de almıştım yanıma. Evdeki yardımcımız Halime Teyze'nin küçük kızıydı Elif. Sırlarımı verir, sırlarını bilirdim. Kol kola girmiş, sanki kır gezisine çıkmışız gibi hisara doğru gidiyorduk. Elif yola çıktığımızdan beri başka yer bulamadınız mı diyerek, Hisar'da buluşacak olmamıza söyleniyordu. Hisar dediğimiz yer, göl yolu üzerinde çok eskilerden derebeylerine kalelik yapmış, şimdilerde ise harabeye dönmüş bir yerdi. Zamanında altın arayanların, tarihi eser arayanların, araştırmacıların gazabına uğramış, ayakta kalan birkaç duvarı dışında viraneye çevrilmişti. Kasabada, civardaki köylerde Eski Hisar hakkında efsaneler anlatılır, insanlar birbirlerini Hisar yakınlarında garip sesler duydukları, cinleri gördükleri gibi söylentilerle korkuturlardı. Birinin masalı başkasına anlatılırken üzerine dahası katılır hikâyeyi ilk anlatan bile uydurduğu masalı başkasından dinlerken kendi anlattığından başka bir şey dinliyor gibi inanmaya, korkmaya başlardı. Bu korku kasabalıyı, köylüyü buradaki harabelerden uzak tutar, birbirlerine cesaretini kanıtlamaya çalışan gençlerle bizim gibi gizli gizli buluşmak isteyenler dışında pek kimse uğramazdı hisara. Sürülerini otlatmaya çıkan çobanlar bile etrafındaki yolları dolanır ama yaklaşmazlardı hisara. Bu sebeple hisarın etrafındaki otlar bile her zaman diz boyu ve canlıdır. Tabi kasabalıya göre bu otların diğer yerlerdeki otlardan daha canlı olmasının sebebi de çobanların korkusu değil, kaledeki yatırın kerameti ya da cinlerin, umacıların burayı canlandırmasıdır. Etraftaki çobanlara, avcılara, bağına bahçesine giden köylülere denk gelmeden hızlı adımlarla, kimselere görünmemeye çalışarak gelmiştik hisara. Cemali ileride, büyük duvarın önündeydi. "Cemali!"diye seslendim. Yüzünü bize döndü. Gözlerindeki özlemi bu mesafeden bile görüyor muydum yoksa o özlem benim gözlerimdeydi de Cemali'ye mi yakıştırıyordum bilemedim. Hızlı adımlarla bize doğru gelmeye başladığında ben de ona doğru yürümeye başladım. Beni gördüğünde gözlerine dolan o gülümseme yoktu bugün gözlerinde. Halini görünce ne olduğunu daha çok merak etmiştim. "Neredesin kaç gündür? Kötü bir şey mi oldu?"diye sordum birkaç adım kalınca. Cevap vermeden önce sıkıca sarıldı. "Cemali!" Kızmak için geri çekildim ama gözündeki yaşı görünce afalladım. "Söylesene ne oldu?" "Bir haftadır iş için İstanbul'daydım."dedikten sonra burnunu çekip gözünü sildi. "Dün kötü bir rüya gördüm. Uyanır uyanmaz atlayıp Bozcahisar'a geldim işte. Sonra seni aradım görmek için."dedi gülmeye çalışarak. İnanmamıştım. "Yalan söylüyorsun." Daha ciddi bir şey olmuştu belli ki. "Vallaha ya. Çok kötü bir rüyaydı. Böyle elin yüzün kömür karası olmuş, kasabalı Bozcahisar Canavarı, diye kovalıyordu seni."dedi gözünü yeniden silip gülerek. Dalga geçtiği için sinirlendiğim halde gülmeme engel olamadan koluna vurdum. "Dalga mı geçiyorsun benimle! Ben de ciddi bir şey var, diye sabah sabah koşup geldim." "Sırf ne diyeceğimi merak ettiğin için mi geldin yani? Özlemedin mi hiç?" "Ne özleyeceğim. Giderken haber bile vermedin. Bir haftadır ortalarda yoksun. Şimdi de çıkmışsın karşıma..." "Bir hafta olmadı. Bugün altıncı gün. Hem, gerçekten konuşmamız gereken ciddi bir mesele var." "Ne meselesi?" "Babalarımızın arasındaki mesele." "Neden küs olduklarını öğrendin mi?"dedim merakla. "Hayır. Ama sebep önemli değil. Bizim onları barıştırmamız gerekiyor." "Yıllardır küsler. Birinin olduğu yere diğeri adım atmıyor. İkisi de keçi gibi inatçılar. Babam Sadık Bey adını bile duymak istemiyor." "Bir şeyler yapmalıyız Ayçiçeğim. Yoksa evlenmemize izin vermeyecekler."dediği zaman meselenin ciddiyetini unutup güldüm. "Seninle evleneceğimi ne zaman söyledim?" "Sormadım ki söyleyesin gül goncam. Bu zaten belli bir şey. Asıl mesele babalarımız arasındaki husumeti çözmek." "Cemali hayal kurma. Kaç kez denedik. Kaç kez ikisini yan yana getirmeye çalıştık. İşe yaradı mı?" "Artık işe yaramak zorunda. Yıllar geçti. Biz büyüdük. Ne olmuşsa olmuş bizim için barışmak zorundalar." İnanarak söylüyordu ama biliyordum bu söylediğinin hiç kolay olmayacağını. Babamın küslüğü yüzünden Cemali'yi tersleyip duruyordum ama yüreğim hiç sırt dönmemişti ona. Cemali haklıydı. Bu bizim meselemiz değildi. Bizim için barışmak zorundaydılar. Artık Cemali'yi kendimden uzak tutmaya çalışmak zorunda olmak istemiyordum. "Eğer aralarındaki husumeti çözeceksek önce sebebini öğrenmeliyiz. Birkaç kez babama sordum anlatmıyor hiçbir şey. Konuyu bile açtırmıyor. Susturuyor beni. Belki sen Sadık Amca'dan ya da Muhtar Rasim'den öğrenebilirsin. Sebep neyse Muhtar da biliyor. Defalarca ağzını aradım anlatmadı bana bir şey." "Sebebin ne önemi var Ayçiçeğim. Hem iki bey arasındaki küslüğün sebebi ne olur? Ya arazi davasıdır ya başka mal mülk." "Bence o kadar basit değil. Benim babam mal mülk için kırk yıllık arkadaşıyla küsecek adam değil."dedikten sonra Cemali'nin gün ışığında rengi açılan bal rengi gözlerine soran gözlerle baktım. "Cemali, sen o günleri hiç hatırlamıyor musun?" "Ben çocukluğumu çok hatırlamıyorum ki. Gurbette geçti hep. Küçücük yaşta vilayete, yatılı okula gönderildim. Anamla babam gelip yoklardı arada. Ama benim Bozcahisar'a gelmemi istemediler 17 yaşıma kadar. Ben Bozcahisar'ı bileli daha altı yıl oluyor. Bozcahisar'la seni gördüğüm gün tanıştım. Zaten bir daha da gitmedim. Şimdi bazen iş için bir yerlere gidiyorum ya eskiden bildiğim gurbet değilmiş, diyorum. Ne annem babam ne Bozcahisar. Ben gurbeti seni tanıyınca bildim." O hatırlayamasa da ben Cemali'yi çok iyi hatırlıyordum. İkinci sınıfa kadar birlikte okumuştuk. Aynı yaşta, aynı sınıftaydık. Hiç sevmezdi okulu. Hep yaramazlık peşindeydi. Sadık Bey de şehirde okusun, deyip yatılıya göndermişti oğlunu. O zamanlar küs değildi babalarımız. Bir gün Cemali sessizce gitmişti. 15 yıl geçmiş üzerinden. O zamanlar onu özleyip özlemediğimi hatırlamıyorum. Belki de unutmuştum bile. Birkaç yıl sonra babalarımız küsünce Cemali gelmiş, gitmiş, varmış yokmuş bilmedim. Ben liseyi ilçede okumuştum. Lise sondaydım Cemali'yi yıllar sonra gördüğüm zaman. Bozcahisar'a dönmek için bindiğim minibüste yan koltukta oturuyordu. O minibüs kasabaya gelene kadar yan koltuktan bana bakıp durmuştu. Çok rahatsız olmuştum bakışlarından. İlk kez de o zaman terslemiştim Cemali'yi. Ben kızdığım zaman yan pencereye dönmüştü. Ama minibüsten indiğim zaman kasaba meydanında oluşumuzu umursamadan yanıma gelip bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Bozcahisarlı mısın sen de? Allah'ın işine bak! Ben de buralıyım. Çok tanıdık geldin bana. O yüzden öyle bakıp durdum demin. Yoksa güzelsin diye bakmadım. Buraya gelmeyeli çok olmuştu. Böyle seni görünce uzak kaldığım yıllara kalbim sızladı. Söylesene, bir daha görür müyüm seni... Yıllar sonra Bozcahisar'a böyle dönmüştü Cemali. Kim olduğumu duyunca şaşırmasını beklemiştim ama umursamamış, kim kime düşman olursa olsun sen bana düşman olma, demişti. Cemali de tanıştığımız günü mü yoksa babalarımızın düşmanlığını mı hatırlamıştı bilmiyorum ama gözlerinde ne umut ne umutsuzluk vardı. Açık renk gözlerinde yalnızca kendimi görüyordum. "Bak Ayzade, ben babamı ikna eder kapınıza getiririm. Ama baban açmazsa o kapıyı Sadık Bey öleceğimi bilse bir daha kapınıza gelmeye razı olmaz. O yüzden konuşup sen de babanı ikna etmelisin." "Ben babamla böyle bir şeyi konuşamam." "Tamam. Sen sadece yanımda ol. Ben konuşurum Asım Bey'le." "Babamla konuşup ne diyeceksin? Babanı sevmiyor da seni seviyor mu sanıyorsun." "Onların rızasını alarak evlenebilmenin başka yolu yok. Ya sen konuşursun babanla ya da ben konuşurum. Birbirleriyle küs kalmak istiyorlarsa küs kalsınlar. Ama bize de karşı çıkmasınlar." "Sakın delilik edip babama böyle bir şey deme. Önce ikisini barıştırmanın bir yolunu bulmaya çalışalım."dedim telaşla. Cemali babamın karşısına çıkıp birbirimizi sevdiğimizi söyleyecek olursa babam kıyameti koparırdı. Benim de başımı yakardı. "Duydun mu beni, Cemali." "Tamam. Dediğin gibi olsun. Ben ikisini bir araya getirmek için bir yol düşüneceğim. Babamla da konuşacağım. Sen de Asım Bey'i babama karşı yumuşatmaya çalış. Ne bileyim, okula hademe tutmuş falan de." Babam Bozcahisar'ı çok seviyordu. Birinin kasaba için faydalı bir şeyler yapmasına da her zaman mutlu olurdu. Sadık Bey'in okula hademe tuttuğunu öğrenirse belki biraz yumuşardı. Ya da kızar mıydı kızının çalıştığı okulla ilgilendikleri için. Bu hademeyle falan olacak iş değildi. Daha büyük bir şeyler yapmalıydı Sadık Bey. Babamın arazi bağışlaması gibi bir hayır yapmalıydı. "Cemali, benim aklıma bir fikir geliyor ama bilmem ne dersin?"dedim emin olamayarak. "Babam dün kasabadaki etkinlikte komutanla konuşmuş, Yumru'daki araziye ağaçlandırma yapacağız. Biliyorsun o yol üzerinde toprak kayması oluyor. Jandarma karakoluna kadar bütün arazi peyderpey ağaçlandırılacak. Oradaki arazinin bir kısmı da size ait. Arazinin tepelik kısmını siz de ormana bağışlayın. Biz ağaçlandırma işini kasabanın çocuklarıyla başlatacağız. Bu olayı bir şenliğe dönüştürürüz. Baban da araziyi bağışlarsa o şenlikte ikisini yan yana getiririz. Hem komutanla da konuşuruz öncesinde. O da bir babalık eder ikisini barıştırır belki. Hiç değilse yumuşarlar birbirlerine karşı." Kısa bir süre düşündükten sonra gözleri parlamaya başladı. "Bu çok güzel fikir ayçiçeğim! Arazi feda olsun sana. Gider konuşurum komutanla." "Önce bir babanla konuş. Belki vermek istemez araziyi." "Vermeyip ne yapacak. Boş boş duruyor yıllardır. Eksen ekilmez biçsen biçilmez kuru toprak. Hiç değilse barışmalarına vesile olsun. O işi olmuş bil sen." "Hadi inşallah. Eğer sizin arazi de katılırsa biz de bu olayı iyice yayar, çok büyük bir olaymış gibi ikisini de gaza getiririz. Büyük bir de şenlik yaparız. O zaman iki Bey de böyle önemli bir hayrın reklamını yapmaktan geri durmazlar. Mecburen bir araya gelirler." Cemali bütün her şey hallolmuş, babalarımız barışmış gibi gülüyordu. "Ayçiçeğim, şu ikisi barışsın, sana kasaba meydanında Bozcahisar'ın görüp görebileceği en güzel düğünü yapacağım." "Biz iki beyi barıştırmaktan konuşuyoruz. Evlilik konusunda bir şey demedim."dedim heyecanıma, gülümsememe engel olamayarak. "O beyler birbirleriyle düşmanken bile bırakmadım peşini. Barışırlarsa bir gün bekler miyim, o düğün için?" "Dereyi görmeden paçaları sıvamayalım. Sadık Bey'le babam barışsın hele, sonra konuşuruz bunları." Yıkık duvarların arasından çıtırtı gelince ikimiz de başımızı çevirip sesin geldiği yöne baktık. Otların arasından geçen bir kaplumbağa ya da bir haşeratın sesiydi muhtemelen. Elif de birkaç metre gerimizde durmuş yıkık duvarlara doğru bakıyordu. "Ayzade, gidelim mi artık?"diye seslendi korkulu gözlerle. "Korkma kız korkma! Yatırdır."dedi Cemali dalga geçerek. "Ne diyorsun sen ya!" Ben gülerken Elif söylene söylene yanıma gelip koluma yapıştı. "Neyse, biz gidelim artık." "Tamam. Ben de gidip şu arazi işini halledeyim." "Hoşça kal Cemali. Kendine dikkat et." "Allah'a emanet ol Ayçiçeğim." ***