3. Bölüm

10
4
Ne olmuştu öyle? Cemali'yi tersleyip susturmamıştım. Evlilik hakkında mı konuşmuştuk biz? Nasıl olmuştu bu? Ne ara olmuştu? Kasabaya yaklaşırken az önce olup bitenin fehimine yeni varıyormuşum gibi adımlarım ağırlaştı. Başımı çevirip geldiğimiz yola doğru baktım. Hisar çok gerilerde, dönemeçlerin, tepelerin ardında kalmıştı. "Ne oldu?"diye sordu Elif. Durup ona döndüm yüzümü. "Az önce konuştuklarımızı duydun mu?" Bir an için nasıl savunma vereceğini bilemeyen bir suçlu gibi baktı. "Hisardan korktuğum için çok uzakta bekleyemedim. O yüzden..." "Biz evlilik hakkında konuştuk, değil mi?"dedim hala inanamayarak. "E-evet." Tekrar başımı çevirip geldiğimiz yola doğru baktım korkuyla. "Delirmiş olmalıyım! Babam buna izin vermez. Asla izin vermez! Öldürür onu da beni de. Gene de izin vermez. O Sadık Bey'in oğlu." "Asım beyim sana kıyar mı hiç? Hem ne olur ki Sadık Bey'in oğluysa? Sizin ne günahınız var ikisinin küslüğünde. Babam anlatıyor bazen eskileri. Asım Bey'le Sadık Bey kardeş gibi severlermiş eskinden birbirlerini. Bakarsın ikiniz barışmalarına vesile olursunuz." "Sadık Bey de arazi bağışlarsa onları bir araya getiririz, dedim ama..." Bunun gerçekten işe yarayıp yaramayacağını kestiremiyordum. Küçücük kasabada bile yıllardır bir araya gelmiyorlardı. Bu arazi sebebiyle bir araya gelirlerse barışırlar mıydı? Niye kendimi bu kadar çok kaptırmıştım ki Cemali'nin yanındayken? Gerçekten seviyor muydum onu? Bu gerçekleri yanındayken göremeyecek kadar? Düşünceli, endişeli adımlarla bir süre kasabaya doğru yürüdüm. Elif kasabada bana en uygun eşin Cemali olduğu, bizim evliliğimizin babalarımızı barıştırmak için iyi bir bahane olduğu gibi daha bir sürü şeyler anlatıp dururken kafamda başka şeyler dönüyordu. Eve, babamın yanına yaklaştıkça işlerin umduğumuz gibi gitmemesinin korkusu da yüreğimi sıkmaya başlamıştı. Gerçekten bu arazi meselesiyle hallolur muydu her şey? Babam sırf Sadık Bey de ormana arazi bağışladı, diye unutur muydu kinini? Peki, kin miydi aralarındaki? Öfke mi, ihanet mi, korku mu neydi bu iki adamı birbirinden böyle uzaklaştırıp, aralarına duvarlar ören duygu? Ne olmuştu aralarında? "... Babana Cemali'yi sevdiğini söylesen?"dediği zaman olduğum yerde durup öfkeli bir yüzle Elif'e baktım. "Delirdin mi! Böyle bir şeyi nasıl söylerim?" Cemali düşmanının oğlu olmasa bile babama böyle bir şeyi söyleyemezdim. İnsan babasına böyle bir şeyi nasıl söyleyebilir ki? Sanki Elif kendisi yapabilirmiş gibi bana saçma sapan akıllar veriyordu. Yeniden yürümeye başladım. "Neden küstüklerini öğrenmem lazım. Ama kim bilir sebebi?" "Cemile Teyze!"dedi Elif heyecanla. "O bilmez mi?" "Sormuştum ona. Hiçbir şey bilmiyor."dedim umutsuzca. Sonra aklıma geldi. "Ama gene de o bize yardımcı olabilir. Sonuçta ikisini de iyi tanır. O zamanlarda ne olduğunu da hatırlar belki."diyerek yeniden durdum. "Gidip Cemile Teyze'yle konuşalım." "Ayzade, Sen Cemile Teyze'yle konuşsan ben de konağa dönsem artık. Annem merak etmiştir. Bütün işler ona kaldı. Çok geç kalırsam kızar." "Olur. Halama Cemile Teyze'de olduğumu söylersin. Olur mu?" "Tamam." ... Cemile Teyze'nin evi kasaba meydanına yakın sayılırdı. Konak gerilerde kalmıştı. Kanatlı eski, ahşap kapının önüne gelmiştim. Kapıya vurdum. Az sonra Hasan açtı kapıyı. "Aaa Öğretmen Abla!" "Merhaba Hasan. Cemile Teyze evde mi?" "Kimmiş Hasan?"diye sesi geldi arkadan. "Öğretmen Abla gelmiş nene." "Ne dikiliyon kapıda! Buyur etsene." "Buyur buyur Öğretmen Abla." Cemile Teyze, elinde tespih avludaki minder döşeli divanın üzerinde oturuyordu. "Hoş geldin Bey kızı." "Hoş bulduk." Gidip Cemile Teyze'nin elini öptüm sonra da yanına oturdum. "Nasılsın Cemile Teyzem?" "Allah bugünden geri koymasın. Yuvarlanıp gidiyoruz. Sen nasılsın?" "İyiyim şükür. Sen nasılsın Hasan? Alıştın mı okuldaki işine?"diyerek sandalyede oturan Hasan'a baktım. Yanımızda oturmaya devam mı edecekti? Onun yanında nasıl konuşacaktım Cemile Teyze'yle? "Alıştım alıştım. Çok rahat işim." Hasan'a gülümseyip Cemile Teyze'ye çevirdim sabırsız bakışlarımı. "Cemile Teyze, benim sana soracağım bir şeyler var." "Hayrolsun?" "Sadık Bey'le babam hakkında."diyerek göz ucuyla Hasan'a baktım. "Hasan, hemşire gelmedi daha iğnemi vurmaya. Git bir haber et. Onu bulamazsan da Nazife'ye söyle. Hemen bitmesin. Öğle namazından sonra gelsin, diyor nenem de." "Tamam. Ben bir koşu giderim." "Heh! Bir koşu git. Hemen gelme eve. Git kahveyi neyim dolaş azıcık." "Tamam, nene. Size iyi oturmalar, Öğretmen Abla." "Sağ ol Hasan. Güle güle." Hasan avlu kapısından çıktı. "Hayırdır Cemile teyzem ne iğnesi?" "Diz ağrılarım için verdiydi doktor. İhtiyarlık işte. Hele sen deyiver, ne soracaksın?" "Babamla Sadık Bey arasındaki küslüğün sebebi ne, biliyor musun?" "Ne bileyim ben, hay kızım! Gelip bana mı söylediler ki biz şunun için küstük, diye." "Ama ikisi de seni çok sever sayarlar. Sebebini sen de bilmezsen kim bilir ki? Hiç değilse o vakitlerde neler olduğunu hatırlamıyor musun? Ben daha çocuktum o zamanlar. Her şeyi hatırlayamıyorum. Sen söyle ne olmuş olabilir aralarında?" "Mal davası desem mal davası değil, namus desem namus davası değil. Kan davası desem ölen kalan yok. Ben ne diyeyim sana? Ne bilirim ki ne deyim? Asım da Sadık da kardeşten öteydiler. Ne oldu ne bitti de böyle düşman oldular aklım almıyor." "Sence onları barıştırmanın yolu yok mu? Sen konuşsan dinlemezler mi seni?" "Kaç kez konuştum ikisiyle de. Ne söylüyorlar ne dinliyorlar. Sen şimdi niye açtın ki bu meseleyi?"diye sorduğu zaman Cemile Teyze'nin yeşil gözlerine tereddütle baktım. "Var sende bir şey. Deyiver bakalım ne oluyor?" "Cemali'yle biz... Babalarımızın artık küs olmalarını istemiyoruz." "Vay başıma gelen!"diyerek gözlerini kocaman açıp dizlerine vurdu. "Siz birbirinize mi sevdalandınız yoksa?" Öyle şaşkın bakıyordu ki çok kötü bir şey yaptığımızı, Cemali'yle birlikte olmamızın imkânsız olduğunu anladım. Gözlerim dolmuştu. Seveceğimiz kişiyi mantığımızla mı seçiyorduk sanki? "Olmaz, değil mi? Evlenmemize izin vermezler. Biliyordum ben böyle olacağını. Söyledim Cemali'ye bu imkânsız, diye..." "Hele dur bir dur!"dedi hala şaşkın halde elini yüzüne koyarak. "Zere, Cemali'ye evlen dediğimde Ayzade'yi alacağım, diyordu. Şaka ediyor sanıyordum. Oğlan essah diyormuş ya!" "Babamların hali ortada. Şeytan görmüş gibi kaçıyor ikisi de birbirinden. İzin verirler mi bize?" "Ne deyim. Şaştım kaldım." ... Cemile Teyze'yle uzun uzun konuşmuş, iki beyi barıştırmak için bir yol düşünmüştük. Cemile Teyze babalarımızla konuşacaktı. Ama bunun için ilk planımızı beklemesini istemiştim. Arazi meselesi yumuşatırsa aralarını, sonrasında konuşmak daha doğru olurdu. Şaşkınlığını attığı zaman daha umut verici konuşmaya başlamıştı. En kötü ihtimal babalarınızın barışması için sizin sevdanız vesile olur diyordu. Haklıydı belki de. Öğle vakti yaklaşırken Cemile Teyze'nin avlusundaki ocakta bir şeyler hazırlamış, yemek yemiştik birlikte. Eve gidesim yoktu. Sanki bugün ilk kez o küslüğü hatırlamıştım. Bu yüzden babamın küs olduğu insanlara kin besleyememiş olmamdan dolayı suçluyordum kendimi. Babam gözlerimi görürse Cemali'yle konuştuğumu anlayacaktı sanki. Sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkamıştım. Artık evime gidecektim. Cemile Teyze'yle vedalaşmıştım ki avlu kapısı vuruldu. "Nazife, gelmiştir."dedi Cemile Teyze. Gidip kapıyı açtım. Elinde ufak bir çantayla doktor kapıda dikiliyordu. Nazife Teyze'yi beklerken onu gördüğüme şaşırdığım gibi o da beni gördüğüne şaşırmıştı. "Ayzade? Cemile Teyze'nin iğnesi varmış. Yanlış eve mi geldim acaba?"diyerek geri çekilip evi tanımaya çalıştı. "Yok yok. Yanlış ev değil. Burası. Buyur."diyerek kapıyı biraz daha açıp kenara çekildim. "Kim gelmiş? Nazife mi?"diye bağırdı Cemile Teyze. Doktor avluya girmişti. "Ben geldim Cemile Teyze." "Doktor oğlum? Hayrolsun?" "İğneni vurulmamışsın bu sabah. Torunun söyledi." Doktor Cemile Teyze'nin oturduğu divana doğru giderken kapıyı kapattım. "Bizim yarım akıllı sana mı geldi? Hemşireye haber ver dediydim." "Leman Hemşire kasabada değil. Torununla kahvehanede karşılaştık. Durumu söyleyince ben geldim." "Niye zahmet ettin oğlum. Nazife hallederdi." "Nazife de kim?" "Müslüm'ün karısı." "Hemşire mi?" "Yok canım. İlkokula ya gitmiş ya gitmemiş. Ama İğne yapmayı bilir." "Olur mu hiç öyle? Ya yanlış bir şey yapsa, Allah muhafaza, birini sakat bıraksa, nasıl verecek hesabını?" "Bir şeycik olmaz." "Neyse, geldim artık. Yapalım iğneni. Bak bu saat olmuş, hala vurulmamışsın." ... Doktor iğneyi hazırlarken ocağın önünde bekliyordum. Topraktan yapılmış ocağın kenarlarındaki is doktorla karşılaştığımız günü hatırlattı. Sonra Cemali'nin bugün uydurduğu o rüya geldi aklıma. Kasabalının Bozcahisar canavarı diyerek beni kovaladıklarını gözümde canlandırınca yüzüme bir gülümseme yerleşti. Doktor, Cemile Teyze'nin iğnesini yapmış ufak çantasını topluyordu. Cemile Teyze de toplanmıştı. "Sağ olasın doktor oğlum. Bizim yarım akıllının kusuruna da bakma. Seni buraya kadar getirtmiş." "Estağfurullah. Olur mu öyle şey. Leman hemşire olmadığı zaman Müslüm'ün karısına söyleme. Haber gönder gelirim ben."dedi gülerek. "Allah razı olsun." "Neyse ben gideyim artık." "Buraya kadar gelmişsin. Bir şey yiyip içmeden mi gideceksin? Olmaz öyle misafiri kuru kuruya göndermek." "Sağ ol Cemile Teyze. Başka zaman inşallah. Birine daha uğramam lazım." "Tamam, o zaman doktor oğlum."diyerek doktoru yolcu etmek için ayağa kalktı Cemile Teyze. "Kalkma sen Cemile Teyze."dediği zaman ağır adımlarla gidip avlu kapısını açtım. Doktor önde Cemile Teyze arkada kapıya geldiler. "İyi günler." "İyi günler Doktor Bey." Doktor çıkınca kapıyı örttüm. "Bizim deli oğlanın ettiği işe bak sen! Koskoca doktoru ayağımıza çağırmış."diye söylenerek divana doğru gitti yeniden. Cemile Teyze divana oturana kadar bekledim. Doktor uzaklaşmış olmalıydı. "Bana diyeceğin bir şey yoksa ben de gidiyorum Cemile Teyzem." "Tamam kızım. Selam söyle halanla babana." "Aleyküm selam. Allah'a emanet ol." YOLLARA ÇİÇEKLER ATTIM Kapıdan çıkıp eve doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Gölge boyunun kısa olduğu saatlerdi. Cemile Teyze'nin evinin olduğu dar sokağın yüksek bahçe duvarları bile gölge etmiyordu. Sokağın başına gelince yan sokakta doktoru gördüm. Elini gözlerine siper etmiş etrafına bakınıyor bir yeri arıyordu. Yanına doğru gittiğim zaman beni fark etti. "Hayırdır Doktor Bey? Bir yeri mi arıyorsun?" "Ayzade, bu sokakta Arif Demirci diye biri varmış. Yeşil boyalı ev demiştiler." "Yeşil boyalı ev mi?"diyerek ben de sokağa bakınmaya başladım. "Tanımıyor muydun bütün kasabalıyı? Bilmiyor musun evini?" "Herkesle az çok göz aşinalığım vardır ama bütün kasabalıyı nasıl tanıyayım." "Hay Allah! Adam yüksek tansiyon hastasıydı. Leman hemşire de her hafta sonu gitmek zorunda sanki." "Tamam, merak etme. Buluruz evini. Gel birine soralım."diyerek bahçe kapılarından birine yaklaşıp eve seslendim. Az sonra beyaz başörtülü bir kadın çıktı bahçeye. O tanımıştı beni. "Buyur Öğretmen Hanım?" "Arif Demirci'nin evini arıyoruz, biz. Yeşil boyalı bir evmiş." "Sirkecilerin Arif mi?" "Tansiyon hastasıymış." "Bildim bildim. İki sokak aşağıda Gazi Çelebi'nin bakkal dükkânının üç ev ötesinde..." "Sağ olasın." "Sen de sağ ol Öğretmen Hanım." Tarif ettiği yere doğru yürümeye başladık. "Ayzade, senin işin varsa bulurum ben evi. Yoluna tersse yorulma." "Yok, bir işim. Burada sokaklar karışıktır biraz. Arama bu öğle vakti." "Sağ ol. Cemile Teyze'nin evini ararken de iki kez yanlış sokağa girmişim. Gerçekten çok karışık sokakları var." "Her yer böyle değil aslında." "Buralar Kasımpaşa'ya benziyor sanki."dedi yolun yukarısına doğru bakarak. "İstanbullu musun?" "Hayır Bursalıyım. Ama çocukluğumdan beri İstanbul'da yaşıyorum." "Ailen, İstanbul'da o zaman." "Annemle babamı küçük yaşta kaybettim." "Mekânları cennet olsun." "Âmin." "Ben de annemi 7 yıl önce kaybettim."dedim. Bunu söylerken hala canım acıyordu. Ama kendim gibi annesiz birine bunu söylemek daha kolaydı. Çünkü biliyordum ki, benzer acıları paylaşan insanlar birbirlerini daha iyi anlarlar. "Mekânı cennet olsun."dedi duraksayarak. "Âmin." Sessizce yürüyorduk. Benzer acıları paylaşan insanlar sessizce yürürken de birbirlerinin suskunluklarını anlarlar. Eksik yanımızın hatıralarla doldurulduğu bir andı bu. Doktorun hatıraları daha az, acısı benimkinden daha eski olmalı ki ilk konuşan, konuyu değiştiren o oldu. "İstanbul'da, Fatih'te bir ailem var ama. Öz annem babam gibi sevdiğim saydığım insanlar. Turan Baba'yla Bedriye teyzem. Öz çocuklarından ayırmadılar beni. İki de kardeşim var orada. Murat'la Zeynep." "Ben de İstanbul'dan mezun oldum. Çok seviyorum oraları. Fatih'te bir arkadaşım vardı. Onun adı da Zeynep'ti."dedim İstanbul'dan bahseden birini bulmuş olmanın heyecanıyla. "Aynı kişiden mi bahsediyoruz yoksa?"diye sordu alaycı gözlerle bakarak. "Büyük rastlantı olurdu." "Bizim Zeynep, İstanbul Üniversitesi'nde okuyor. Bu yıl İlahiyat'tan mezun olacak. Murat da makine mühendisi. Bir fabrikada işe başladı kısa süre önce." Onlardan bahsederken gözlerinde derin bir tebessüm, sesinde özlem vardı. "Kardeşlerini çok özlüyorsundur, herhalde." "Elbette. Onları, Turan Baba'yı, Bedriye Teyzeyi, Ahmet Nabi'nin sahaf dükkânını, Boğaz'da çay içip, denizi koklamayı özlüyorum. Fatih Camii'ndeki Cuma namazlarını, Eminönü'nde balık ekmek yiyip Galata'da arkadaşlarımla buluşmayı özlüyorum. Ahmet Nabi de bana çok babalık yapmış bir adamdır. Turan Babam gibi severim onu da. Üzerimde hakkı çoktur. Mezun olduğum lisenin önünde küçük bir dükkânı var. İçi tıklım tıklım kitaplarla doludur. O küçük dükkânda kitapların arasında sadece üç beş adımlık bir boşluk, bir de Ahmet Nabi'nin oturduğu masa vardır. Masanın kenarında da bir gaz ocağı, üzerinde dolu bir çaydanlık... Sayfaların kokusunun çayın dumanına karıştığı bir yoğunluk olur küçük dükkânda. O yüzden orada içilen çayın tadı boğazda, manzaraya karşı içtiğin çayda bile yoktur. Böyle kapıyı açtığın zaman kitaplar üzerine yıkılacak gibi gelir. Ama Ahmet Nabi her bir kitabın yerini bilir. Hiç bekletmez müşterisini. Hemen buluverir aradıkları kitabı. Ben kitap okumayı, çay içmeyi, okulu, insanları o küçücük dükkânda sevdim." Öyle bir anlatıyordu ki Bozcahisar'ın çok sevdiğim sokaklarının güzelliği bir sahafın hayalinin yanında sönüp gitmişti sanki. "Neden öyle bakıyorsun?"dedi az sonra bana bakınca. Nasıl bakıyordum ki? "Çok güzel anlattın. Ben de İstanbul'u özlediğimi fark ettim."diyerek bakışlarımı çevirdim. Kadının söylediği sokağa, Gazi Çelebi'nin dükkânının önüne gelmiştik. "Doktor Bey,"dedim merakla. "Ben çok bilmiyorum doktorların atamalarının nasıl olduğunu. Neden İstanbul'da kalmadın? Bozcahisar'a gelmeyi, bir kasabada çalışmayı sen mi istedin?" "Sınav derecem çok yüksek değildi. Devlet burayı münasip gördü, buraya geldim. Neden sordun?" "Eğer tercih şansın olsaydı İstanbul'da olurdun, değil mi?" "Doğrusu İstanbul'daki hastaneler daha yoğun, daha karışık. Ama orada olmanın mesleki kariyer açısından çok büyük nimetleri de olurdu tabi. Gene de Bozcahisar'ı sevdim ben. Söylediğin gibi insanları çok sıcakkanlılar." Yeşil evin önüne gelmiştik. "Burası olmalı."dedim kapının önüne gelince. Bahçede iki çocuk oyun oynuyordu. Tanımıştım onları. Zühre'nin sınıfındandı bu iki yaramaz. "Çocuklar, Arif Amca'nın evi burası mı?" "Dedemi mi soruyorsunuz öğretmenim? Evde dedem."diyerek bize doğru geldi çocuklardan biri. Doktora bakıp gülümsedim. "Buradan çıkınca yolu bulabilir misin Doktor Bey? Yoksa bekleyeyim mi seni?" "Çok teşekkür ederim Ayzade. Gelirken yollara çiçekler attım. Onları toplaya toplaya bulurum yolumu. Merak etme sen." "Tamam, o zaman. Allah'a emanet ol Doktor Bey." "Allah'a emanet ol, Ayzade." Geldiğimiz yolu geri yürümeye başladım. Doktor da yeşil evin bahçesine girmişti. Köşeye geldiğim zaman dönüp baktım. Çocuklardan biri koşturup içeri girmişti doktorun geldiğini haber vermek için. Doktor da diğer çocuğu kolunun altına almış onunla konuşarak evden birilerinin çıkmasını bekliyordu. Beni terslemiş olması onun suçu olduğu halde doktora o gün söylediklerim yüzünden, bugün utanıyordum. Düşündüğüm gibi kendini beğenmiş biri değildi. Başını çevirip baktığı zaman göz göze geldik. Gülümseyip başımla selam verdim. O da aynı şekilde karşılık verdi. Sonra gözümü geri dönüş yoluma çevirip eve gitme niyetiyle hızlandırdım adımlarımı.