Komutandan haber çıkmamıştı henüz. Ama Sadık Bey'in bağışladığı arazi duyulmuştu kasabada. Babam bu haberi ilk duyduğunda ben de yanındaydım. Ne tepki verecek diyerek pür dikkat izlemiştim Onu. Hiçbir tepki vermedi. Bu olumsuz tepki vermesinden iyiydi elbette. Arazi işi herkes için hayırlı olacak gibiydi.
Güzel ve her zamankinden daha sessiz bir Mayıs günüydü. Zühre'yle Feride Öğretmen sınıflarını toplayıp göl kenarına piknik yapmaya gitmişlerdi. Benim öğrencilerim daha küçük ve öğretmenlerinin acemiliğinden olacak ki daha söz dinlemez haylazlar olduklarından onlarla göl kenarına gitmeyi göze alamamıştım. Okul bize kalmıştı. Tabi bu durum minik yaramazlar için iyi bir şey değildi. Sanki diğerleri piknikteyken onları sınıfa hapsettiğim için bana surat yapıyorlar gibi dersle ilgilenmiyor, dakikalardır oflayıp pufluyorlardı.
Hava gerçekten de sınıfa tıkılıp kalmayı eziyete çevirecek kadar cazibeliydi. Güneş içeridekileri dışarıya davet edercesine sınıfın pencerelerinden içeriye tozlu tozlu yollar çiziyordu.
"Çocuklar, biz de bir gün piknik yapalım mı?"diye sorduğum zaman bütün sınıf birden canlandı. Yapalım, diye bağırıyorlardı.
"Karne tatilinden önce bir gün sınıfça te şuraya gideriz."diyerek bahçenin hemen dışındaki tepeyi işaret ettim. Henüz yedi sekiz yaşlarındaki yirmi üç çocukla daha uzağa gidemezdim. Kabul etmişlerdi. Gözleri penceredeydi. Tabi zamanı muallak bu plan bugünün kalan son iki saati için sınıfta kalamaya yetecek enerjiyi vermemişti.
Son saatlerde bahçede oyun oynuyorduk. Mendil kapmaca, yağ satarım bal satarım, körebe, yerden yüksek hem çocukların çok sevdikleri hem de kontrol etmesi kolay oyunlardı. Hasan da bize katılınca oyunlar daha zevkli hale gelmişti. Kim ebe olacak, diye sorduğum zaman hep bir ağızdan Hasan Ağabey, diye bağırıyorlardı. Körebe oynarken gene Hasan ebe seçilmişti. Saçımdaki saç bandını çıkartıp Hasan'ın gözlerini bağladım. Onu kendi etrafında birkaç kez döndürüp yönünü şaşırttıktan sonra geri çekildim. Çocuklar Hasana dokunup kaçışmaya başladılar. Öyle hareketli, öyle hızlıydılar ki 17'sindeki Hasan ağabeyleri bile zorlanmıştı onları yakalamakta. Az sonra sınıfın en küçüklerinden biri olan Emine yakalandı. Onun ebe olmasıyla oyun yavaşlamıştı. Oyuna başladığımız yerden uzaklaşıp, sağlık ocağının yakınına kadar geldiğimizi fark ettiğimde Leman Hemşire'yle doktor da bahçede gülerek izliyorlardı çocukların oyununu. Elleriyle arkadaşlarını arayan Emine doktorun bacağına yapışıp heyecanla açmıştı gözündeki bağı.
"Hasan Ağabey!"
Arkadaşları kahkahalarla gülerken Emine başını kaldırınca gördüğü yüzden sonra dudağını ısırarak mahcup bir ifadeyle geri çekildi. Utanmıştı. Emine'nin yanına gittim.
"Bize katılır mısınız?"diye sordum doktora.
"Ben mi?"
"Evet. Sen de Leman Hemşire."
"Bilmem ki."dedi doktor şaşırmış halde Leman Hemşire'ye bakıp. Leman Hemşire gülüyordu.
"Ayol bu yaşta körebe mi oynayacağım? Torunlarım var benim."
"Daha iyi ya. Sonra torunlarınla da oynarsın."
"Tamam."dedi doktor. O kabul edince Leman Hemşire de kabul etti gülerek. Doktora baktım.
"O zaman ebe sizsiniz."diyerek Emine'nin boynunda duran bağı çıkarttım.
"Neden?"
"Çünkü Emine sizi yakaladı az önce."
"Hadi ebe ben olayım. Ona da tamam."diyerek önlüğünün kollarını sıvadı. Elimdeki siyah saç bağıyla doktorun gözlerini bağladım.
"Etrafınızda dönün birkaç tur."dedim. Söylediğimi yaptı. Oyun başlamıştı. Çocuklar doktordan çekindikleri için daha yavaş dokunup hızla kaçıyorlardı yanından. Leman Hemşire de kaptırmıştı kendini. Çocukların gerisinde durmuş eğlenerek izliyordum onları. Çok geçmeden öğrencilerden biri yakalandı.
Hasan'ın, doktorun, hemşirenin katılmasıyla iyiden iyiye canlanan oyuna kendimizi öyle kaptırmıştık ki okulun dağılma saatinin 10 dakika geçtiğini fark ettim. Oyunun bittiğini söylediğimde evlerine gitmeye hiç hevesli görünmüyorlardı. Söğüt ağacının altına dizdikleri çantalarını alıp giderlerken ben yokmuşum gibi doktorla vedalaşmışlardı.
Leman hemşire kıpkırmızı olmuş yüzünü elinin tersiyle silip yoruldum diye bir yandan söylenip diğer yandan hala gülerek gitmişti sağlık ocağına.
"Oyununuza bizi de dâhil ettiğin için teşekkür ederim Öğretmen Hanım."diyerek söğüdün altındaki banka oturdu doktor. Çok yorgun görünüyordu. Az önceki oyundan kalan siyah saç bandıyla alnındaki teri sildi.
"Bize katıldığınız için ben teşekkür ederim." Bankın diğer köşesine oturdum.
"Böyle koşturmayalı çok olmuş." Derin bir nefes alıp toparlanmaya çalıştı.
"Çocuklar sizin de oyunlarına katılmanıza çok sevindiler. En çok sizi oyunda tutmak istediler. Bu yüzden bu kadar yordular sizi."
"Çocukken de böyle oynardık. Benim öğretmenim de senin gibi, çocukları çok seven, iyi kalpli, öğrencilerinin çok sevdiği bir öğretmendi. O günleri hatırladım."dediği zaman gülümsedim. Elinde tuttuğu saç bandıyla oynayarak konuşuyordu.
"Bu arada elimde kaldı ama kimindi ki bu?"
"Benim saç bandımdı."dediğim zaman önce şaşkınlıkla kalktı kaşları sonra koluna doladığı tokayı mahçup bir şekilde çözdü. Önce bana uzatacak gibi oldu sonra vazgeçti.
"Özür dilerim. Terimi sildim az önce."
"Hayır hayır. Hiç sorun değil. Öyle de alabilirim. Kalabilir de. Atabilirsin de, sorun değil." Ben de ne diyeceğimi bilememiştim. Önemsiz bir şeydi ama böyle bir yabancının elinde kalınca da tuhaf olmuştu.
"En iyisi bunu daha sonra vereyim sana."diyerek beyaz gömleğin cebine koydu bandanayı. Bir şey diyememiştim.
"Günler çok hızlı geçiyor burada. Yarın Cuma."
"Evet. Bir seneyi bitirdim neredeyse. Yaz tatiline de bir ay kaldı sadece."
"Yazın çocuklar olmayınca buralar sessiz olur, değil mi?"dedi okula doğru bakarak.
"Bütün bahçe sağlık ocağına kalacak."
"Kasabalı hafta sonlarını nasıl geçiriyor?"diye sordu.
"Hafta içi ya da hafta sonu pek fark etmez Bozcahisar halkı için. Buradaki insanların çoğu rençper. Tarlada, bahçede, zeytinliklerde geçiyor zamanları. Esnaf da her gün açar dükkânını. Tomruk yedi gün işler. Hafta sonunun kasabadaki birkaç memurla öğrenciler için anlamı var yalnızca. Bir de memuriyetlerde işi olanlar için."
"Kahvehaneler de kalabalık oluyor. Ama zaman geçmiyor oralarda da. Pek alışkın değilim öyle ortamlara. Geçen hafta Pazar günü ilçeye gittim. Orada da yapacak pek bir şey yok."
"Aslında Bozcahisar'da zaman geçirmek için güzel yerler var."dedim. Tabi bunları tek başına keşfedip, zaman geçiremezdi. "Göl var mesela. Uzak da değil. Gençler balık tutmaya, yüzmeye giderler göle. Balık tutmayı sever misin?"
"Bilmem. Hiç balık tutmadım daha önce."
"Hasan balık tutmada çok iyidir. Hem dağı taşı da çok iyi bilir. Bu hafta sonu gitmek istersen Hasan götürsün seni göle."
"Cemile Teyze'nin torunu, Hasan'dan mı bahsediyorsun?"dedi okula doğru bakarak.
"Evet. Hasan çok saf çok iyi bir çocuktur. İstersen seve seve seninle geleceğine de eminim."
"Olur valla."dediği zaman okulun kapısından çıkan Hasan'a seslenip yanımıza çağırdım. Koşturarak geldi.
"Buyur Öğretmen Abla."
"Hasan, hafta sonu bir işin var mı?"diye sordum.
"Okul tatil değil mi hafta sonu?"dedi başını eğip merakla bakarak. Doktor güldü.
"Hasan, sen balık tutmada ustaymışsın. Doğru mu?"
"Estağfurullah Doktor Bey. Ustalık değil de gölün neresinde balık tutulur, balıklar hangi yeme gelir bilirim evelallah."
"Bana da öğretsene."
"Öğretirim tabi Doktor Bey. Bakkal Hüseyin geçen hafta ilçeden yeni oltalar getirmiş. Ben de aldım bir tane. Onu bile veririm istersen."dedi heyecanla.
"Ben oltanın iyisinden anlamam. Gider bana da bir tane olta alırız. Cumartesi göle balık tutmaya gideriz birlikte. Olur mu Hasan Usta?"
"Olur elbet. Nenem sabahtan taze ekmek yapar. Yanına da kelle peyniri..."
"Of of! Balık tutarsak akşama da balık ziyafeti."dedi doktor iştahlı iştahlı. Ben de acıktığımı hissettim onlar böyle anlatınca.
"Acıktırdınız beni. Yavaş yavaş eve gideyim artık."diyerek ayağa kalktım.
"Sen de bizimle gelsen ya Öğretmen Abla."
"Yok canım! Ne anlarım ben balık tutmaktan. Siz erkek erkeğe takılın."
"Çok tutarsak sana da balık bırakırız."
"Sağ olasın Hasan. Allah'a emanet olun. Gidiyorum ben."
"Sen de öğretmen abla."
"Güle güle Ayzade."
*****
Cuma günü okul çıkışında Cemali okula gelmişti. Hafta sonu okulun merdivenlerini yenilemeleri için iki usta getirmişti okula. Öğrenciler kapanış töreni için bahçede toplanmaya başlarken okulun arka bahçesinde babamın arazi meselesine tepkisini konuşuyorduk. Babamın bir şey dememiş olması Cemali'ye göre de iyiydi.
...
"Gül goncam Muhtar Rasim'i bizim Turgut'la Mehmet'i örgütledim. Kahvede falan iki beyin ormana bağışladığı araziyi konuşuyor, duyuruyorlar. Millet Sadık Bey'le Asım Bey'in arasındaki buzlar eridi diye konuşmaya başladı bile. Komutandan bir an önce haber gelse de ikisini bir araya getirsek."
"Hepsi olacak inşallah. Merak etme sen."dedim emin bir şekilde. Babamın tepkisizliğinin Sadık Bey'le aralarındaki buzları eriten ilk adım olduğuna inandırmıştım kendimi. Cemali derin bir tebessümle baktı bir şey demeden.
"Ne gülüyorsun?"
"O gün hisarda buluştuğumuzdan beri daha bir güzel oldun sen. Beni tersleyip, kovmuyorsun da artık. Rüya gibi."
"Neyi kovmuyorum! Bak tören saati geldi. Çocuklar toplanmışlardır. Git artık!"dedim ciddi görünmeye çalışarak.
"Tamam tamam. Başlama gene. Zaten Cuma saati de yaklaştı. Camiye erken gideyim de babanın yakınlarında bir yer bulup saf tutayım. Damadı olacak adamın ne kadar dini bütün, hayırda hasenatta biri olduğunu görsün."
"Cemali!"dedim sinirlenmek isterken gülerek.
"Söyle Ayçiçeğim."
"Hadi git artık."
"Tamam. Gidip dua edeyim bizim için. Allah'a emanet ol ceylan gözlüm."
"Güle güle."
***