1. Bölüm

1
2
Belek Köyü... Bir zamanlar meşe, alıç ve dardağan ağaçlarının göğe uzandığı, dalların güneşi kestiği, gökyüzünün ağaçların arasından zor görüldüğü bir yerdi. Evliya Çelebi bile Seyahatnamesi'nde buradan geçerken meşeliklerin gökyüzünü kapattığını yazmıştı. Ama şimdi... Şimdi meşe ağaçları seyrekleşmiş, dardağan ağacı ise neredeyse yok denecek kadar az. Oysa dardağan ağacı kutsaldı burada. Kökleri, toprağın derinliklerine işleyen bir hatıra gibi. Alıç ağaçları ise zamana inat hâlâ ayakta, dalları rüzgârda hüzünlü bir şarkı gibi sallanıyor. Karacadağ’ın taşlarla kaplı sert yüzü, Belek Köyü'ne de miras kalmıştı. Taşların arasında eski mezarlar, geçmişin gölgesini taşıyan harabeler, üstü otlarla örtülmüş eski yerleşim alanları vardı. Çocukken o taşlara basarak yürürdüm, sanki geçmişin ayak izlerine dokunuyormuş gibi. O taşların altında kimler yatıyordu, hangi hikâyeler unutulmuştu? Bilmiyordum. Ama her taşın, her ağacın bir fısıltısı vardı, geceleri rüzgâr estiğinde kulaklarıma çarpan. Çocukluğum burada geçti. Çıplak ayakla koşturduğumuz toprak yollar, sek sek oynadığımız taşlar, körebe oynarken saklandığımız ağaç kovukları... Ne güzel günlerdi. Güneşin altında futbol oynar, tarlaların içinde kaybolur, çamura bata çıka kahkahalar atardık. Annelerimiz uzaktan seslenirdi, "Gelin artık, akşam oldu," diye. Ama zaman bizim için bir nehir gibi akardı, biz fark etmeden geçip giderdi. Akşam ezanı okununca köy başka bir renge bürünürdü. Geceler yıldızlarla dolup taşar, taş duvarlara vuran çocuk sesleri yavaş yavaş sessizliğe karışırdı. Serin rüzgâr tenimize dokunur, toprak, günün sıcaklığını geceye bırakırdı. Gökyüzü o kadar berraktı ki, yıldızlar sanki avuçlanacak kadar yakındı. O zamanlar bilmezdim, bu manzaranın yüreğime böyle kazınacağını... Şimdi büyük şehirlerin gri sokaklarında yürürken, burnuma bazen eski günlerden bir koku gelir. Rüzgârın taşıdığı toprak kokusu, yanımdan geçen bir çocuğun kahkahası, bir anlığına beni Belek Köyü’ne geri götürür. Ama döndüğümde, bıraktığım gibi olmayacağını biliyorum. O taş duvarlar hâlâ ayakta mı? O eski mezarlar hâlâ zamanın yükünü taşıyor mu? Peki ya ben? Ben hâlâ o çocuk muyum? Zaman, geride kalanları silip süpürüyor. Ama bazı anılar, bazı yerler, bazı kokular hep aynı kalıyor. Belki de o taşların arasında, bir zamanlar kaybolmuş bir rüyanın tohumları filizleniyordur. Ama ben artık o rüyaya geri dönemeyeceğimi biliyorum...
Okuduğunuz için teşekkürler.Bir hikayenin daha sonuna geldiniz.