Aylin yağmur başladığında eve henüz ulaşmıştı. Arabayı oturduğu binanın önüne park etti, yağmur hızlanmıştı. Dışarı çıkıp arka kapıyı açtı ve ağır koliyi güçlükle kaldırdı. Saçları çoktan sırılsıklam olmuştu. Tam o sırada orta yaşlı, mimar komşusunun kendisine yaklaştığını gördü. Adam hemen koliyi Aylin’den alarak gülümsedi:
“Bu havalara alışsak iyi olacak, bu kış çok yağmurlu geçecek diyorlar.”
Aylin merdivenlerde karşılaştığında bile bu adama selam vermediği için utandı.
“Yakıcı güneşten iyidir.” diye cevap verdi.
Birlikte Aylin’in oturduğu kata çıktılar. Aylin adamı bir kahve içmesi için içeri davet etti, fakat adam çok işi olduğunu söyleyerek ayrıldı. Aylin kapının kilidini açarken, ‘Komşularımla daha fazla vakit geçirmeliyim.’ diye düşündü. Koliyi güçlükle içeriye taşıdı ve çalışma masasının üzerine bıraktı. Heyecanla açtı ve içinden daktiloyu çıkardı. Koliyi bir kenara attıktan sonra daktiloya şöyle bir baktı. ‘İşte bu!’ diye düşündü. Bu daktiloyu geçen gün gittiği ‘Şehir Eskicisi’ isimli dükkândan almıştı. Öykülerini artık bununla yazacaktı. Bir duş aldıktan sonra kahvesini alıp masanın başına geçti. Parmaklarını tuşların üzerinde hafifçe gezdirdi. Ve yazmaya başladı… Artık sadece daktilonun sert tuşları ve sözcükler vardı.
Telefonun çalmasıyla irkildi, iyice dalmıştı. Telefona uzanırken saatin 23:28 olduğunu gördü; akit ne çabuk geçmişti. Nerdeyse yedi saattir çalışıyordu. Ahizeyi kaldırdı, arayan çalıştığı gazetenin yazı işleri müdürüydü. Bu saatte bile enerjisinden hiçbir şey kaybetmediği ses tonundan belli oluyordu.
“Günaydın tembel kız, eminim yine uyuyordun.”
“Bilemedin Koraycığım, yeni bir öykü yazıyordum.”
“Ooo… Nihayet. Patron sıkıştırıp duruyordu zaten; bu ay da bir şeyler yetiştiremezse işimiz zor, diye.”
“Merak etme, yeni ilham kaynağımı buldum.”
“Bu seferki ne? Bir göl manzarası mı? Ya da sokakta tanıştığın bir çocuk? Yoksa yakışıklı bir ilham prensi mi?”
“Bu kez kalıcı bir şey. Mucizelere inanır mısın?”
“İnansam adına mucize denmezdi, öyle değil mi?”
“Dalga geçme. Büyükbabam avukattı. Evlerine gittiğimde çalışma odasından çıkmazdım. Büyük babamın daktilosu kırılmıştı. Bu yüzden yeni bir daktilo aldı, o zamanın en son modeliydi. İlk günden o daktiloyu çok beğenmiştim. Büyükbabam da, ‘Öyleyse bu daktilo ilerde benden sana kalsın.’ diyerek daktilonun alt kenarına ismimin baş harflerini kazımıştı. Sonra ne olduğunu anlamadan, daha daktilo alınalı iki ay olmuşken onu satmıştı. Kimseye tek kelime etmemiş, içine kapanmıştı. Geçen gün bir eskici dükkânına gittim ve daktilonun aynısına rastladım.”
“Büyük şans, demek aynısı.”
“Daha da fazlası. Aynısı değil; ta kendisi.”
“Yok, artık, saçmalama. Kim bilir o daktilodan Türkiye’de kaç tane var?”
“Evet, ama sadece bir tanesinde ismimin baş harfleri kazılı.”
“İlginç… Demek ki kızım, sen çok şanslısın. Ve o daktilonun kaderinde senin parmakların varmış.”
“Of… Dalga geçme demedim mi az önce sana? Bu arada sen niye aramıştın?”
“Neler yapıyorsun bir kontrol edeyim dedim. Ofiste ölmüş olabileceğine dair söylentiler çıkmaya başlamıştı da.”
“Doğrusu ben de bir ara ölmüş olabileceğimi düşünmedim değil.”
“Neyse, bu kadar gevezelik yeter. Ben artık uyuyacağım. Sen de çok düşünüp, fazla çalışma. Sen bize lazımsın.”
“Olur, iyi uykular.”
“Hoşça kal.”
Aylin telefonun ahizesini yerine bırakırken Koray’la konuşmanın onu ne kadar dinlendirdiğini fark etti. Daktilonun başına döndüğündeyse içindeki yazma isteğinin onu korkutmaya başladığını hissetti. Sanki saatlerce, hatta günlerce bu daktiloda yazsa bile içindeki ilham bitmeyecekti. Aklında bin bir türlü cümle geziniyor, birbirlerine selam veriyor ve yollarına devam ediyorlardı. Yorgunluktan ve uykusuzluktan bitkin haldeydi, ama uyumak için gözlerini kapatsa, gözlerinin önüne gelen sözcüklerin kendisini uyutmayacağını biliyordu yüzden yazmaya devam etti.
Ferdi adında genç bir adamın, memleketi olan Afyon’dan İstanbul’a göç ettikten sonra nasıl katil olduğunu anlatan bir öykü yazıyordu. Ama daha çok Ferdi’nin bu olaylar gerçekleşirken hissettikleri ve duyguları üzerinde çalışıyordu. Afyon’daki nişanlısının onu terk etmesiyle nasıl yıkıldığını, yaşadığı şehre sığamayıp İstanbul’a taşınma kararını, İstanbul’u kurtuluş olarak görüşünü, fakat daha ilk haftasında, kaldığı otelin arka caddesinde işlenen cinayete tanık olmanın şokunu atlatamamışken, cinayeti işleyenlerin tehditleriyle hissettiği büyük korkuyu ve ilk cinayetini işlerken aklından geçenleri… Aylin Ferdi’yi yazmaktan kendini alamıyordu. Bir şekilde onu Ferdi’ye çeken bir şey vardı. Ferdi’yi yazarken hissettiği duyguların büyüklüğüne şüphe yoktu. Ferdi onun hayalinde yarattığı bir kahraman olmasa ona âşık olduğunu düşünecekti. Ama kendi yarattığı kahramana âşık olmak komik olurdu elbet. En sonunda uykunun tatlı çağrısına ve cazibesine kurban olup, daktilosunun başında uyuyakaldı.