Yağmurlu gecenin ardından çıkan kış güneşinin ilk ışıkları odaya girip de, Aylin’in gözlerini hedef alınca Aylin yavaşça kafasını kaldırdı. Bu rahatsız yerde henüz bir saattir uyumasına rağmen boynu tutulmuştu. Başını geriye doğru attı ve iyice gerindikten sonra yazdığı sayfalara göz ucuyla baktı. Kalkıp banyoya girdi, sıcak bir duş aldıktan sonra ancak kendine gelebilmişti. Önce kahvesini hazırlayıp bir yandan yudumlamaya, bir yandan da kahvaltısını hazırlamaya koyuldu. Hava güzeldi, belki de çıkıp dolaşmalıydı. Tam bu sırada kapı üç kere vuruldu. Aylin kahvesini elinden bırakmadan, ‘Bu saatte kim benim kapımı çalar?’ diye düşünerek ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtığında karşısında otuz yaşlarında, uzun boylu, esmer ve yakışıklı denebilecek bir erkek duruyordu. Aylin bu adamı ilk defa gördüğüne emin olmaya çalışırken adam çekingen bir ses tonuyla:
“Aylin?” dedi.
“Evet, ben Aylin. Ama siz… Kimsiniz?”
“Ben ferdi. İstanbul’a yeni geldim, Afyon’dan.”
Adam bunları söylediği an Aylin duyma yetisini kaybetmiş gibi hissetti. Bunun bir tesadüf olabileceğini aklına bile getiremiyor, hala uyuduğunu düşünüyordu. Ve tabi ki de kâbus gördüğünü. Fakat adam tekrar konuşmaya başladı.
“Bakın, bu saatte sizi rahatsız ettiğimin farkındayım ama bir arkadaşım size gelebileceğimi söyledi. Peşimde bir çete var ve sizin yardımınıza ihtiyacım var.”
Aylin adamın konuşmasına dayanamadı. Elindeki kahve fincanını unutup elleriyle kulaklarını tıkadı. Fincan büyük bir gürültüyle yere düşüp parçalandı. Adam sıçrayan kahveden nasibini almamak için bir adım geri sıçradı. Aylin hala elleri kulaklarında öylece duruyordu. Bir yandan da tüm bunların kâbus olmasını diliyordu. Elinden gelse adamın daha fazla konuşmasını önlemek için boğazını sıkacaktı. Adam neye uğradığını şaşırmıştı. Şüpheyle Aylin’e bakarken;
“İyi misiniz?” diye sordu.
Aylin ellerini yavaş yavaş indirdi. Kısık bir sesle sordu:
“Sen gerçek misin?”
Adam şimdi iyiden iyiye şaşırmıştı.
“Eğer yanlış bir zamanda geldiysem özür dilerim, ama gerçekten yardıma ihtiyacım var.”
Aylin hala sessizce adama bakıyordu. Adam kadınla baş edemeyeceğini düşünmüş olmalı ki;
“Neyse, unutun gitsin.” diyerek arkasını döndü ve merdivenlerden inmeye başladı. Bu kısa anda Aylin’in aklından bin türlü düşünce geçti. Bu esrarengiz adamın, yazdığı hikâyedeki Ferdi olduğu apaçık ortadaydı. Peki, yazdığı kahramanı böylece bırakmak kolay mıydı? Üstelik yardıma ihtiyacı olduğunu söylerken. Aniden aklına Ferdi hakkında yazdığı son şeyler geldi.
“Cinayet işleyecek…” diye fısıldadı.
Ayağında ev terliğiyle açık kapıdan fırladı. Merdivenlerden uçarcasına inip sokağa çıktı. Bıçak kadar keskin bir soğuk yüzünü kesti adeta. Bir sağa bir sola baktı. Sokakta kimse yok gibiydi. Tam içeriye girecekken ilerideki köşeden dönüp kaybolan birini gördü. Oysa az önce oraya bakmıştı ve kimse olmadığına yemin edebilirdi. Bunları düşünürken bir yandan o yöne koşmaya başlamıştı bile. Köşeye vardığında soluk soluğa kalmıştı. Ellerini dizlerine koydu, bu kadar antrenmansız kalırsa olacağı buydu. Kafasını kaldırıp baktı ve adamı gördü. Adam hızla ana caddeye doğru ilerliyordu. Aylin içinden adamı caddeye çıkmadan yakalamayı diliyordu. Çünkü üzerinde ev kıyafetleri ve ayağında tüylü terlikleriyle ana caddede koşturmak istemiyordu. Adamın arkasından seslendi:
“Ferdi, hey! Dursana!”
Ferdi etrafına bakındı. Kendisine seslenenin Aylin olduğunu görünce durdu. Aylin yanına gittiğinde şaşkınca konuşmaya başladı.
“Bana yardım edeceğini biliyordum. Size nasıl teşekkür etsem azdır.”
Aylin ona ters ters baktı ve konuştu.
“Kapa çeneni ve beni takip et.” diyerek eve doğru yürümeye başladı.
Ferdi de sessizce onun yanı sıra yürüyordu. Aylin ona karşı yakın davranmak istemiyordu. Ne de olsa o, yazdığı öyküden çıkmış bir adamdı; çok yakında cinayetler işleyecek olan bir adam. Bu yüzden ona ters davranıyordu.
Birlikte eve girdiler. İçeri geçip oturdular. Aylin kömür sobasını yaktı ve o sırada Aylin git gide ona alıştığını fark etti. Bu onu ürküttü ve hemen ardından aklına bir şey geldi. Ferdi’nin yüzüne baktı ve sonra koşarak içeri girdi. Daktilosunun başına geçti ve Ferdi’nin fiziksel özelliklerini yazdı. Farklı olarak onun sakalı olduğunu yazmayı da unutmadı. Derin bir nefes alıp adamın yanına döndü. Gözlerine inanamadı. Az önce orada oturan sinekkaydı tıraşlı adam şimdi sakallıydı. Aklına çeşit çeşit düşünce geliyordu.
“İstediğin gibi şekillendirebileceğin bir erkek…” diye fısıldadı.
Bunu duyan Ferdi gülümsedi. Ama bu az önceki çekingen, şaşkın insana ait bir gülümseme değildi. Şeytanca bir gülümsemeydi. Bunu fark eden Aylin ani bir karar verdi ve ‘Onu yok etmeliyim.’ diye düşündü. Yeniden çalışma odasına yöneldi. Ve daktilosunun yanında duran yazılmış kâğıtları eline alarak ilk sayfayı ortasından yırttı.
“Beni bu şekilde öldüremezsin.”
Aylin arkasından gelen bu sesle dehşete düştü. Arkasına döndüğünde kapıya yaslanmış, ona bakan Ferdi’yi gördü. Az önceki gülümseme hala dudaklarındaydı. Gözleri değişmişti sanki. Evet, az önce siyah olan gözleri şimdi kızıl kahverengiydi. Aylin iyice ürkmeye başladı ve aceleyle elindeki kâğıtları tek tek yırttı. Ferdi yapmacık bir hareketle karnını tuttu ve ‘Ah!’ diye bağırdı. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı.
“Hiç anlamıyorsun değil mi? Öyleyse ben sana anlatayım güzelim, kâğıtları yaksan bile beni yok edemezsin.”
Bunu söyledikten sonra Aylin’e yaklaştı. Aylin gerilemek istedi ama masaya çarptı. Şimdi Ferdi tam önündeydi, uzanıp genç kızın ensesinden çekti ve başparmağını alnına bastırarak;
“Çünkü ben buradayım.” dedi ve kızı bıraktı. Hızla arkasına döndü ve kapıyı açarak dışarı çıktı. Aylin hala orada sessizce duruyordu. Yerde duran parçalanmış kâğıtlara baktı ve ‘Ya cinayet işlerse?’ diye düşündü. Kâğıtları topladı, masasına oturdu ve parçaları birleştirmeye başladı. Öğlene kadar çalışmış, sonunda kâğıtları okunur hale getirmişti. Şöyle bir düşündü; Ferdi İstanbul’a gelmiş, cinayet olayına tanık olmuş ve çete de peşine düşmüştü. Bu bölümü bularak okumaya başladı. Okudukça şaşkınlığı artıyordu, bu satırları yazdığını hiç hatırlamıyordu. Öyle ki, okudukları sanki başka birinin yazdıkları gibi yabancı geliyordu.
Ferdi’nin peşindeki adamlar eğer tanık olduğu cinayeti herhangi bir adama anlatırsa onu öldüreceklerini söylüyorlardı. Ferdi çaresiz onlara boyun eğmişti. Ferdi’nin böyle kolayca sindiğini gören çete, ona bir adamı öldürmeleri için baskı yapıyorlardı. Bu adam bir gazetenin yazı işleri müdürüydü. Aylin bunu nasıl yazdığını hatırladı. Geçen gece Koray’la telefonda konuştuktan sonra aklına bunlar gelmişti. Koray bir süredir bir suç şebekesiyle ilgili haberler yapıyordu, polis teşkilatından organize suçlar birimiyle de işbirliği içindeydi ve iki kez bu şebekeden tehdit almıştı. Aylin dün gece bunları düşünerek, bu satırları yazmıştı. Ferdi ne demişti? Aylin’in kafasının içinde olduğunu söylememiş miydi? Ve bu yazı işleri müdürü Aylin’in aklında Koray’dı. Yüreği korkuyla doldu. Hemen üstüne bir şeyler giydi ve arabasına atlayıp gazeteye doğru yola koyuldu. Güneş çoktan bulutların ardına gizlenmiş, yağmur yeniden başlamıştı. Aylin yetişebilmek için hızlanmıştı. Aslında neye yetişmeye çalıştığını da bilmiyordu. Aklına Ferdi’nin sözleri geldi; ‘Beni bu şekilde öldüremezsin’ demişti. Demek ki onu da yok etmenin bir yolu vardı. Elbette vardı. Aylin onu öldürecekti, bundan hiçbir rahatsızlık da duymuyordu. Ferdi’yi o yaratmıştı, yok etmek de onun göreviydi. Arabayı büyük binanın önüne park etti ve kapıyı kilitlemeyi bile düşünmeden binaya girdi. Asansöre binerek dördüncü kata çıktı. Asansörün kapısı açıldığında karşısında moda yazarı Sevil vardı.
“Merhaba Aylin, nasılsın?”
“Koray nerde?”
“Dur, sakin ol. Neden Koray’ı soruyorsun? Bir sorun mu var?”
“KORAY NEREDE?”
Aylin çok yüksek sesle bağırdığını etrafındaki herkes onlara bakınca anladı. Sesini alçaltarak sordu:
“Sevil, acilen Koray’ı bulmam lazım. Hayati bir mesele. Onu bugün hiç gördün mü?”
“Bugün Cuma. Bilirsin; Koray Cumaları tenis oynamaya gider. Bugün buraya hiç uğramadı.”
“Peki, bu tenis kulübünün nerde olduğunu biliyor musun?”
“Hayır, ama Tarık biliyordur. Geçen hafta birlikte gitmişlerdi.”
Tarık gazetenin müzik yazarıydı ve Sevil’in de nişanlısıydı.
“Teşekkürler Sevil.”
Aylin Sevil’in yanından ayrılarak Tarık’ın masasına gitti. Tarık’la da kısa bir konuşma yaptıktan sonra tenis kulübünün adresini aldı ve aceleyle asansöre bindi. Sokağa çıktığında binanın önüne park ettiği için arabasının çekilmekte olduğunu gördü. Lanet okuyarak çekicinin arkasından geçti ve gelen bir taksiyi durdurdu. Adresi söyleyerek acele etmesini istedi. Kulübe vardığında saat öğleden sonra üçe geliyordu ve yağmur hızlanmıştı. Kısa bir arayıştan sonra Koray’ı tek başına duvar tenisi oynarken buldu. Koray onu görünce hayli şaşırdı.
“Bizim cips güzelimiz sağlıklı yaşamaya mı karar verdi?” diyerek neşeyle güldü.
Aylin’in gülecek hali yoktu.
“Benimle gel Koray, çok önemli.” dedi sessizce.
“Ne oldu? Söylesene, birine bir şey mi oldu yoksa?”
“Henüz değil, ama hemen benimle gelmezsen olacak.”
“Peki, kime?”
“Sana.”