Annem yolumu gözlüyordu. Bir romanda okusan, “çocuğunu çok seven bir anne karakteri karşılıyor bizi,” denilecek bir sahne… Ama gerçek öyle değil. Balkona tünemiş bir avcı gibi görünüyordu; ağzı sulanmış, sokaktan zaferle haykırmamı istiyordu. Bende onun istediği haber yoktu elbette. Sustum. Eve girene kadar dişlerimi sıktım; o sayı, bütün mahalleye yayılmasın diye. Hayal kırıklığını önce gözlerinde gördüm. Ama bu ona yetmeyecekti. En ağır, en yaralayıcı sözlerle hislerini boşalttı üzerime. Hepsini yuttum, hak etmiştim. Yanında fazla oyalanmadım. Odama çekildim ne de olsa geleceğim söz konusuydu, vakit kaybedemezdim artık. Şimdi yapmam gereken tek şey vardı: Bu sonucu bir hediye gibi kabul edip, önüme bakmak. Takip ettiğim tabela, yön değiştirmişti. Ben de değişmeye mecburdum.İlk durak, rehberlik hocasının odasıydı. Elimde kalın bir tercih kılavuzuyla dershaneye gittim. Kapının önünde bekleyen sözelci bir kız vardı. Pek muhabbetimiz yoktu ama tanıyorduk birbirimizi. Zaten farklı bölümlerdeydik; muhabbetin bize bir faydası olmazdı. Selam niyetine hafifçe gülümsedim, “Fatih içeride,” dedi. Fatih, benim sınıfımdandı. Moleküler biyoloji ve genetik yazacaktı. Bölümün ne içerdiğini adından tahmin edebiliyordum: karizmatik bir bilim işi. The Big Bang Theory’deki karakterler gibi olacaktı; zaten bu hâliyle bile dizide oynayabilirdi.Kapı açıldı, Fatih dışarı çıktı. Beni görünce gülümsemedi. Ben de gülümsemedim. İki arkadaşın selamlaşması gibi değildi bu karşılaşma. Hep rakip olarak görmüştü beni. Daha yüksek puan aldığında, yaptığı fazla netlerin sayısını söylerdi, bir tür rahatlama yaşardı böylece.Çok rahatsız olurdum bunu yapmasından. Çiğ, çirkin bir davranıştı. Yanıma oturdu. Garipti, ona karşı içimde hiç öfke yoktu. Sanki kötü bir dönemi beraber atlatmış, artık birbirine ihtiyacı kalmamış iki yabancı gibiydik.“Sınavın nasıl geçti?” diye sordum.Bakışlarında daha önce hiç kimsede görmediğim bir boşluk vardı. Ne korku, ne hüzün. Ne olduğunu tarif edemediğim, beni yavaşça içine çeken bir hiçlik. “203 almışım.”Teselli edecek bir şey mi söylemeliydim? Kararsızca duraksadım. Sonra, büyüklerden öğrendiğim o klasik söz döküldü ağzımdan: “Hayırlısı olsun.”Söyler söylemez fark ettim: Bu, geçiştirmenin sözlük anlamıydı. Bir şey diyemiyorsan, karşındakinin acısını hissedemiyorsan ya da daha fazlasını duymak istemiyorsan, böyle diyorsun işte.Hayırlısı olsun.O, bu sahte dileği duymadı ya da duymamış gibi yaptı. Cevap vermedi. Sözler, ağzımda on yıl büyük durmuş gibiydi; anlamsız ve komikti. Başını yerden kaldırdı, yüzüme baktı. Sonra alçak bir sesle:“Sana bir şey anlatacağım, ama kimseye söylemeyeceksin,” dedi.Birden neden bu kadar gizemli bir havaya büründüğünü anlayamadım. Ama eşlik ettim ona.“Anlatmam, söz,” dedim. Tam o sırada sözelci kız ayağa kalktı.Kapı tekrar açılıp kapanırken, Fatih anlatmaya başladı:“Sınavda, önümde bir çocuk vardı. Kâğıtlar dağıtalı yirmi dakika olmuştu ki… altına kaçırdı.”