Annem çokça bağırıyordu; yorulunca da kendini huzurlu bir söylenmeye bırakıyordu. Odadan çıkmadığım ve beni görmediği sürece, günü atlatmayı başarıyordum. Ama teyzelerim arayıp başarısızlığımın tadına bakmak istedikçe, yeniden sinirleri altüst oluyordu. Okulları ziyaret etme bahanesiyle İstanbul’a gitmemle biraz kurtulduk birbirimizden. Teyzem, annemi bildiğinden beni yanına almış, elinden kurtarmıştı. İki tatlı çocuğu vardı; tüm gün oyun istiyor, insanda zerre stres bırakmıyorlardı. Birkaç gün geçtikten sonra, tercih edebileceğim okullardan birine gittim; gri, kocaman iki binadan oluşuyordu. Lisenin büyümüş, ağırlaşmış ve daha kasvetli hâli gibiydi. Bahçede ellerinde onlarca kâğıt tutan bir sürü genç vardı. Gelen ziyaretçilere hemen birkaç parça kâğıt uzatıyor, okulun tanıtımını yapıyorlardı. Küçük bahçeye sıkıştırılmış plastik masaların bir tanesi bile boş değildi. Tanıtım yapan öğrencilerin hepsi, okul hakkında durmaksızın güzelleme yapıyordu. Kapı kapı gezip tencere tava satan insanlara benziyorlardı; sadece daha hırslı ve daha ürkütücüydüler. Masalar bölümlere göre ayrılmıştı ama öyle yakınlardı ki, bilgisayar mühendisliği masasına oturup, endüstri mühendisliği hakkında epeyce bilgi alıp kalkabiliyordunuz. Mimarlıkla ilgili konuşulan bir masada kendime bir sandalye buldum. Siyah saçlarına çiçekler takmış, ince yapılı bir kız heyecanla, neredeyse nefes almadan konuşuyordu.