Frida’nın anlattığı her kelimeye katıldığını hızla salladığı başından anladığım arkadaşı, ansızın durup elini bana uzattı. Hareketlerinin altına gizlediği “özgüvenliyim ben” mesajını almamak neredeyse imkânsızdı. Sesi, oturmamış bir ergeninki gibi, bir inip bir yükselerek konuşmaya başladı:“Merhaba, adım Ahmet Aslan Şentürk. Yirmi yaşındayım, mimarlık üçüncü sınıf öğrencisiyim.”Kendimi hiçbir zaman bu kadar resmî tanıtma gereği duymadığımdan, “Ben Benna,” deyip sustum. Memnun oldum dediğini sanarak, “Ben de,” diye ekledim. Ancak arada kalan boşluğu herkes fark edip gülünce, yersiz bir utanç duygusu sardı beni. Neyse ki Ahmet bu durumu fazla uzatmadı. Zihni daha çok bana okulu ve mesleği anlatmakla meşguldü. İstersem öğrenciliğim süresince sektörün içine girebileceğimi, bunun bana büyük faydası dokunacağını anlatmaya başlıyor. Teoriyle pratiği mutlaka birleştirmek gerektiğini, mimarlığın ilk adımının tam da bu olduğuyla devam ediyor. Sonra da numarasını verip ekliyor:“İstediğin an arayabilirsin, elimden geleni yaparım. Bu da bizim görevimiz, meslektaşlarımızı yetiştirmek.”“Teşekkür ederim, çok düşüncelisin,” dedikten sonra beni duymamış gibi devam ediyor: “Ben ne desem boş. Hadi kalkalım, Arif Hoca’nın yanına gidelim. Ondan dinlemen daha doğru olur. Ama uyarayım, şimdiden çalışma notlarını eline tutuşturur. Sağlam bir arşivi var; dünyanın hiçbir kütüphanesinde bulamazsın onda olan kitapları. Öyle sadece mimari de değil üstelik: roman, şiir, tarih… ne ararsan var.”Sonra da sesine biraz daha nazik bir ton katarak ekliyor:“Tabii, istersen.”