Umduğum gibi gezemiyorum. Melek teyzem için her şey kurallara bağlı. Çocukların yemesi gerekenlerin dışında bir şey pişirmek yasak. Bir kere kek yapmaya kalktım, “Çocuklarım gelişme çağında, onları zehirleyemem!” diye çıkıştı. Kendi tariflerini veriyor, mecbur yapıyorum ama bir türlü beğenmiyor. Söylediği en olumlu şey, dudağını bükerek “Fena değil,” demek. Yemeği bir şekilde idare ediyorum ama asıl mesele, çocuklar. Çok tatlılar ama sevemiyorum, oynayamıyorum onlarla. Daha doğrusu, her sözüm, her hareketim teyzemin filtresinden geçiyor. Bu evdeki her hareketim, çocukların gelişimine uygun olmalı. Teyzemin hâline üzülüyorum aslında; çok zorlanıyor. Kendinden vazgeçmiş, tüm zamanını çocuklara adamış. Hem yetişemiyor hem de fazlasını yapmaya çalışıyor. Beceremeyince de öfkeden deliye dönüyor. Evde bir bakıcı olsa, rahatlar aslında. Onun bu hâli, “Baby Blues” filmindeki kadını hatırlatıyor bana; ilgisiz kalan, en sonunda aklını kaybedip tüm evlatlarını öldüren anne. Benim yüzümden ruhsal olarak çökerse, kendimi asla affetmem. Bir gün, teyzemin arkadaşları geliyor. Onlar evdeyken her şey biraz daha normal. En azından hamur işleri serbest. İçlerinden biri, üniversitelerin gereksizliğinden söz ediyor:“Okul dediğin şey bir sürü gereksiz insanın öğretmenlik maaşı altında öğrencilere not vermesinden başka şey değil. Bir şey öğretseler dişimi kırarım ama yok, öğretirler mi… Asla. Benim babam akademisyendi. Bana bak, liseden mezunum.”Konuşmasına ara verip, beni süzüyor. Tepkimi ölçüyor. Tuhaf bir sessizlik oluyor aramızda.Böyle bir gerilime hazırlıklı olmadığımdan, hiçbir anlama gelmeyen “Hmm,” ile yetiniyorum.Korkaklığım hoşuna gitmiş olacak ki, kendinden emin bir gülümsemeyle anlatmaya devam ediyor:“Çok okurum ben, ama sadece istediğimi. Babam okulların hâlini bildiği için istemedi devam etmemi. Hepsi aynı bunların. Seninki hangisiydi?”“HYMVÜ”“Hiç duymadım,” diyor, önemsizliğini vurgular gibi. Ama merakına yenik düşüp bir soru daha soruyor: “Özel mi o?”“Evet, özel.” Bir sessizlik daha. Ben bozuyorum bu kez:“Ama ben tam bursluyum.”Omuz silkip, “Bebeği seveceğim,” deyip çıkıyor odadan. Bozuluyorum ama belli etmemeye çalışıyorum. Ne de olsa misafir. Sonum Kral Lycaon gibi olsun istemiyorum. Misafirlerini kötü ağırlamaktan ötürü tanrılar tarafından acımasızca cezalandırılan adam. Gülümsemeye çalışıyorum. Teyzemin diğer arkadaşıyla baş başa kalıyoruz. Sarışın olan. Gülümsüyor, sonra hafifçe yanaşıp söylüyor:“Bakma sen ona. Kendi kim bilir niye okuyamamış. Ama dikkat et psikolojine. Teyzen söyledi, mimarlık okuyormuşsun. Çok zor bölüm. Dilerim bırakmak zorunda kalmazsın.Benim arkadaşımın kızı vardı, helâk oldu. Sabahlara kadar çizer, yetiştiremezdi. Her gün ağlayarak gelirdi eve.”Ne cevap vermem gerektiğini kestiremiyorum. Tebrik etmeleri gerekmez miydi? Sadece “Hayırlısı olsun” deseler razıydım ben. Öylece kalıyorum. Ben ağlamam desem, iddialaşacak mı benimle? İstediği tek şey, mutluluğumu kirletmek. En iyisi, niyetlerini anlamazdan gelmek. “Çayınız bitmiş, yenisini getireyim,” diyebiliyorum sadece. Evdeki kaos sonraki günlerde de dinmiyor. Ama bu, hayal ettiğim gibi sevecen bir telaş değil ama. Bizim Aile filmindeki gibi oluruz sanmıştım. Kardeşim olmamasına hep üzülmüşümdür. Şimdi ise bunun nasıl bir rahatlık olduğunu anlıyorum. Çocuklar henüz kahvaltıyı bitirmeden, bir sonraki öğünün hazırlığı başlıyor. Yemeklerin tamamı tatsız, tuzsuz. Teyzem dışında kimse tariflerden memnun değil. Kendime ayıracak vakit bulamıyorum. Ne zaman bir şey yapsam, teyzem bunu boş zaman olarak görüyor. Mesela elime krem sürecek olsam, ses çıkarmıyor ama yüzüne yerleşen rahatsızlık ifadesi her şeyi anlatıyor. “Neva’ya baksana, boş oturuyor çocuk,” diyor. “Sen ilgilen, anne olan sensin,” diyemiyorum. O zaten hep bir şeylerle meşgul. Anne olmanın ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Çocukları eskisi kadar tatlı bulmuyorum, bebeği bile. Kendimi kısırlaştırmak istiyorum. Okulun ilk günü nihayet dışarı çıkabiliyorum. Teyzem, “İlk gün ders olmaz, gitme,” diyor. “Gitmek zorundayım. Hocalar yoklama alıyormuş,” diye yalan söyleyip kaçarcasına çıkıyorum evden.