19. Bölüm

4
Az önce zar zor “tanıdım” diyebilen Frida, bu kez kimseye nefes aldırmayacak bir atılganlıkla bana dönüp konuşmaya başladı:“O ağlayanlar var ya, okulun en ezik tipleri. Bizim hocalar çok donanımlıdır. Mesela Arif Hoca… Hayatta tanıdığım en harika insan. Duygu dünyası o kadar derin ki… Zaten onu sevmeyen, anlamıyor demektir. Hem çok da başarılı biri. Ne yap et, onunla aran iyi olsun.”Masadakiler, hiç düşünmeden başlarını sallayarak Frida’yı onayladı. Hatta söylediklerine, neredeyse aynı kelimelerle yeni övgüler eklediler.Sanki herkes aynı düşünceyi kendi sesiyle tekrar etmekte kararlıydı. Anlamlar tekrarlanıyor, ama hiç kimse bundan rahatsızlık duymuyordu.Bu sıkıcı seremoni, Ahmet’in birden ayağa kalkmasıyla kesildi:“Hadi, seni Arif Hoca’yla tanıştırmaya götüreyim, madem bu kadar çok merak ediyorsun.”Bu yersiz davet hoşuma gitmemişti.“Yoo, merak ettiğimden değil aslında, sadece dün…” dedim ama sesimin duyulup duyulmadığından emin olamadım. Ahmet çoktan ayağa kalkmış, masadan birkaç adım uzaklaşmıştı bile. Eliyle “Hadi, hadi,” der gibi bir işaret yapıyordu. Aynı anda Frida da, sevimli olduğunu sandığı ama aslında tedirgin edici duran bir gülümsemeyle yerinden kalktı.Böylece, kendimi bir anda bahsettikleri öğretmenin odasında buluyorum. Saçları, zamanla sararıp solmuş eski bir danteli andırıyor; lekeli, dağınık, yorgun bir görünüşü var. Eğlence programı sunucularını andıran Ahmet ve Frida, bana tek bir söz hakkı bile tanımadan konuşmaya başlıyorlar: “Hocam, iyi ki bulduk sizi. Yine her zamanki gibi, çok karizmatiksiniz.”Ardından, sırayla, ama neredeyse aynı kelimelerle birbirine benzeyen, hak edilmemiş iltifatlar sıralıyorlar. Biri övgü dolu cümlesini bitirince, diğeri eksik kalmış hissediyor, aynı sözleri biraz değiştirip tekrarlıyor. Kim ne dedi, hangi sırayla söyledi, takip edemiyorum. Odanın içinde ama herkesten uzağım sanki. Rahatsızlık hissi tenimde geziniyor. Tanımadığım birine iltifat mı etmeliyim şimdi? Umut Sarıkaya’nın karikatürlerinden birinin içine düşmüş gibiyim. Tek farkı, bu sahneyi okurken gülersin; ama içindeyken öyle olmuyor işte. Çizgilerle bütünleşirken, Ahmet’in bana doğru uzattığı elini fark ediyorum.“Size öğrenci getirdim ama ağlamaktan korkuyor,” diyor, sesine alaycı bir ton yerleştirerek.İçinde bulunduğum durum, giderek dayanılmaz bir hâl alıyordu. Bu davranışların “üniversiteli olmak”la açıklanamayacak olduğu ortadaydı. Yine de, bu iki işgüzar yüzünden bir hocanın karşısında saygısızlık etmek istemiyordum. Sesime olabildiğince sakin bir ton vermeye çalışarak, “Ben öyle söylemedim. Sadece bir arkadaşımın anlattığı şeyi…” diyebildim.Kirli Dantel, sandalyesinden kalktı, masasının önüne gelip kalçasını ona yasladı. Vücudunu bana çevirip tane tane konuşmaya başladı: “Bize bir şey anlatmaya çalışıyor.”Konuşmaya başladığında, dişlerinin de saçları gibi kirli sarı olduğunu fark ettim. Ağzından dökülen her kelime, karşısındaki ikilinin kahkahalarına malzeme oldu. Söylenenlerin içeriğinden çok, kimden geldiği onları neşelendiriyor gibiydi. “Hocam, ne diyorsunuz, kaç günde ağlatmayı başarırsınız bunu?”Bunu mu? Burada yokmuşum gibi mi konuşuyorlardı gerçekten? Dışlandığım ama konusu olduğum acımasız bir oyunun içindeydim. Gülüyorlardı; acımasız olduklarının farkındaydılar ama bunu espri diye sunmakta ısrarcıydılar. Ben de onları alaya almalıyım, incinmediğimi, kolay lokma olmadığımı göstermeliyim. Umursamaz bir ifade yerleştirdim yüzüme. Kirli Dantel, bunu fark etmiş olacak ki tiksinti veren bir gururla başını salladı“Zorlasam şimdi ağlar bu,” dedi. Yine gülüşmeler…Ne yapmam gerektiğini asla anlayamıyordum. Üniversitede hocalar böyle mi konuşurdu? Hani Ölü Ozanlar Derneği’ndeki öğretmen? Filozoflardan, edebiyatçılardan alıntılar da mı yapılmazdı? Beynim, bir boşluğa düşüyordu. Cevap arıyordum; nasıl böyle olmuşlardı ve neden bundan utanmıyorlardı? Kirli Dantel nihayet insafa gelmiş olacak ki,“Tamam tamam, neyse… Bu binayı sevdin mi?” diye sordu.Yüzüme bile bakmıyordu. Diğer ikisinin okulun müdavimi olduğunu bildiğimden, sorunun bana yöneltildiğini anladım. O anda tek isteğim, bu konuşmanın bir an önce son bulması ve o odadan çıkmaktı. İçimden, mezun olana kadar bu ikiliye selam vermemeye yemin ettim. Binaya dair hiçbir fikrim yoktu aslında; sadece eski, dümdüz bir yapıya benziyordu. Ama çıkıntılık etmek istemediğimden,“Evet, hocam güzel,” dedim, sesi zar zor çıkan bir sesle.Bir elini sinek kovar gibi havada savurup: “Senden mimar olmaz,” dedi.