25. Bölüm

2
4
Ertesi gün erkenden uyanıyorum. Dün, teyzemin zehirli bakışlarına aldırmadan aldığım ekmeği çıkarıp, içine peynir ve domates koyuyorum. Küçük bir sandviç hazırlıyorum kendime. Bir bölüm de Avrupa Yakası açıyorum; sanki ben de o sofranın bir parçasıymışım gibi yiyorum kahvaltımı. Güzel bir başlangıç çok önemlidir, kahvaltı ise en önemli öğündür. Şimdilik ikisini de başardım. Erken çıkıyorum evden. Kalabalık yine ürkütüyor beni. Metrobüste oturacak yer yok. Sırtımı duvara yaslıyorum. Taciz istemiyorum.Okula adım attığım anda huzursuzluk başlıyor içimde. Kızılca kıyamet kopuyor sanki. Herkes telaşlı. Ama öyle reklamlardaki gibi tatlı bir bayram telaşı değil bu; sabırsız, huysuz bir kalabalık sarmış tüm binayı. Nereden geldiğini kestiremediğim bir umut dolaşıyor koridorlarda. Belki de hayal kırıklığından önceki o son çırpınış. Ama hissediliyor. Aslında hepimiz aynıyız burada, bekleyen herkes. Bunu fark etmek, az da olsa rahatlatıyor beni. Sınıfımı buluyorum, kapıdan içeri bakıyorum. Daha da kötü, oturacak yer bile yok. Yan sınıf boş diyorlar, oradan birer sandalye kapıp gelenleri görüyorum. Peşlerine takılıp ben de bir sandalye alıyorum. Tanımadığım üç kişinin yanına iliştiriyorum sandalyemi. Böylece oturma düzenimiz, metrobüsten farksız hâle geliyor.Yarım saat sonra, kapı açılıyor. Bir grup hoca içeri giriyor. Asistanlar genç, yirmilerinde hepsi; sanki bizden biri gibiler ama tavırları farklı. İçlerinden en yaşlısı belli ki profesör. Diğerleri onun etrafında dört dönüyor. Tek dertleri var: Profesör yorulmasın. Birkaç sayfa bile olsa taşısın istemiyorlar. Profesörün işaret parmağını hafifçe kaldırmasıyla, bir asistan hızlı davranıp bir deste çizimi alıyor, sıraları dolaşmaya başlıyor. “Al!” Fazlasıyla kısa boyu ve incecik sesiyle tezat oluşturan bir kabalık yerleştirmeye çalışıyor üstüne. Özgüvenli gözükmek istiyor delicesine. Oysa özgüven, bir işi yapabilme inancıdır ve tamamen kişinin kendisiyle ilgilidir. Ama bundan bihaber olmalı ki, her “al” deyişinin ardından dudakları, belli belirsiz bir tebessümle kıvrılıyor. Az önceki kibarlığı, kendisinden üst seviyede gördüğü birineydi, mecburiydi. Belki de en çok kendinden bıkmış. O yüzden, kendince aşağı gördüklerine alabildiğince kabalaşıyor.Etrafıma bakıyorum, onu yadırgayan var mı diye. Kimsenin umurunda değil, kurşun asker gibi dolanıyor. Herkes, kâğıdı aldığı anda tahtadakileri taklit etme peşinde. Tahtaya bakıyorum; ilkokulda çizdiğim şekillerin aynısı. Düşüncelerimden sıyrılıp kalemi elime alıyorum, ama bu sefer de sınıfa giren bir öğrenci dikkatimi dağıtıyor. Onu fark eden sadece ben değilim. Kurşun Asker, kendine özgü yürüyüşüyle geç kalan öğrencinin yanına dikiliyor. Hiçbir şey söylemeden gözlerini üzerine dikiyor. Bu bakışın rahatsız edici gücünü defalarca test etmiş olmalı, şimdi aynı etkiyi tekrar yaşamak istiyor. O kadar yakınımda ki, öğrencinin cılız sesini bile duyabiliyorum. “Geç kalmışım hocam, özür dilerim.”“Tamam, hadi geç yerine,” dese… Keşke dese. Ama yapmıyor. İlla ki rahatsız edecek bir şey yapacak. Profesör’e seslenesim geliyor: “Şu yalakanı çek şuradan!” Birazcık cesaretim olsa… Ama yok, korkağın tekiyim. ‘Sen işine bak,’ diyebilir. Kirli Dantel’den sonra bir hocanın daha hedefi olmak istemiyorum. Yalnızca başımı eğiyorum, geç kalan öğrencinin üzerindeki rahatsızlığı biraz olsun hafifletebilmek için.