Bir sonraki derse yarım saat önceden geliyorum. Sandalye kapma telaşına karışmaktan rahatsız olduğum için boş sınıfta en öne oturuyorum. Bu sefer olacak. Çizimim başarılı çıkacak. İnanınca olur. Zaten bütün kişisel gelişim kitapları da aynı şeyi söylemiyor mu? Hatta birinde, inancın kendini var ettiğini yazıyordu. Mesela bir yarışmada birinci olmak istiyorsan, aklında birincilikten başka bir şey olmamalıymış. Öyle ki, biri gözlerinin görmediğini söyleyerek kendini kör etmeyi bile başarmış.Benim bugünkü inanç görevim: çizimi eksiksiz, kusursuz bir şekilde tamamlamak. Amacım, hocanın ağzından çıkan her kelimeyi yakalayabilmek. Yerimi sağlamlaştırmışken, yan sınıftan koşarak bir sandalye kapmaya çalışanlardan biri olmadığım için içim rahatlıyor. Sınıf büyük aslında, herkese yetecek kadar yer var; ama düzensiz. Sıralar hâlâ açılmamış, arka tarafta üst üste dizilmiş duruyor. Erkekler nezaket gösterip tek tek indiriyor sıraları.En önde Profesör, hemen arkasında her zamanki kurumu ve sert adımlarıyla Kurşun Asker giriyor. Bize selam vermiyorlar; kendi aralarında fısıltısız, yüksek sesle konuşmaya başlıyorlar. Bir süre sonra dört hoca daha ekleniyor yanlarına. Sohbetleri gittikçe kalabalıklaşıyor. Eskiden hocalar bizi ayağa dikip bekletir, “Günaydın,” dediklerinde hep bir ağızdan “Sağ ol,” diye karşılık vermemizi isterlerdi. O zamanlar zoruma giderdi ama şimdi ona bile razıyım. En azından bize dönük bir sözleri olurdu.Konuşmaları tam yirmi dakika sürüyor. Sonunda Profesör, ağır ağır tahtaya dönüyor. Bir an için dudaklarının kıpırdadığını sanıyorum; dikkat kesiliyorum ama hayır, konuşmuyor. Tahtaya, neresinden bakarsam bakayım aklımın almasının mümkün olmadığı üç boyutlu bir şekil çizmeye başlıyor. Uzun süre sadece o şekille uğraşıyor. Sonra tahtayı üçe bölüp başlık atıyor: “Önden görünüş, Yandan görünüş, Üstten görünüş.” Bizden istediği şey, her birini ayrı ayrı çizmeye başlamamız.Sınıfta bir hareketlilik başlıyor. Hoca tahtadan ayrılıp sınıfta dolaşmaya başladığı anda, sanki görünmez bir işaret verilmiş gibi herkes aynı anda kalemlerini kâğıda indiriyor. Uğultu kesiliyor, sınıfın içinde yalnızca kâğıt hışırtıları ve cetvel sesleri kalıyor. Derin bir nefes alıyorum. Çevremdekilerin hızını göz ucuyla takip ediyorum. İçimden, “Cetvellerim tam… hadi bakalım,” diyerek kalemi kâğıda dokunduruyorum. Ucu kâğıda değdiği an, sanki geri dönüşü olmayan bir çizgi başlamış gibi ürperiyorum.Kurşun Asker önümde duruyor, gözleri elimdeki kaleme ilişiyor.“Kalemin neden yok senin?” diye soruyor.“Var,” diyorum, ama bakışları benden çok kalemde oyalanıyor; sanki bir şeylerin eksik olduğunu işaret ediyor. Söylemeden uzaklaşıyor. Az sonra Özden yanıma geliyor, elindeki kalemi uzatıyor:“Kalemin böyle olacak,” diyor.Kurşun Asker’in okkalı bir söz söyleyip sahneden çekilme tutkusu yine kabarıyor. Sanki bir dizide kapanış sahnesi çekiliyormuş gibi dramatik davranmayı seviyor. Oysa söylemesi gereken şey basit:“Çizim kalemine ihtiyacın var.”Bir umursamazlık çöküyor üzerime. “Elimdekiyle çizeyim,” diyorum. Nasıl olsa ileride alırım. Ama her geçişinde gözleri yine kalemime takılıyor. Sanki mimarlığı, basmalı bir kalemin ucunda katlediyorum. “Aldırmayacağım,” diye mırıldanıyorum kendi kendime. Ama izin vermiyor. Akbaba gibi etrafımda dönüyor. Bir ara yanı başımda durup soluklanıyor; “Elindekiyle olmaz,” diyor. “Haftaya alırım,” diyorum.“O zaman bu hafta çöpe gitti,” diyor, dudak kenarıyla alaycı bir gülümseme bırakıyor.Çizimime bakıyorum. Belki kusursuz değil ama değersiz de değil. “Bırakmak istemiyorum,” diyorum.Merhamet dileniyorum ondan, utanarak fark ediyorum. Geçen dersteki pişmanlığı bir daha kaldıramam. Bırakmamı istiyorsun ama bırakamam. Ailemin buna gücü yok. Dersi tekrar alamam. Burada olabilmek için çok uğraştım. Seninse tek yaptığın, musallat olmak. Git, izin ver bana. Mezun olup bir mesleğim olsun. Söyleyebildiğim sadece şu: “Rahat bırak beni.”Nasıl bir ifade yerleşmişse yüzüme, başını eğip uzaklaşıyor. Rahatlıyorum. Kalemin suçunu anlamak için çevreme bakıyorum. Farkı bulmalıyım, her seferinde olmayan ne? Ama gözümde dağ gibi büyüyor o fark. Omuzlarım çöküyor. İnancım yok oluyor. Çabalasam da yapamayacağımı düşünüyorum. Kendimi aptal gibi hissediyorum. Hayır, aptal değilim. Yetersizim. Çizmekten vazgeçiyorum. Yaptıklarımı siliyorum. Boş kâğıt vereceğim; en azından gururum kalır. Kurşun Asker’in çizimime bakıp alay etmesini istemiyorum. Öğrenirim sonra, kendi başıma. Lisede de öyle olmuştu. Yine yaparım.Çalışmaktan vazgeçince vaktimi gözleme ayırıyorum. Sınıfın en popüleri Adnan dikkatimi çekiyor. Çevresi tıklım tıklım dolu; başına üşüşen öğrenciler onun yaptıklarını taklit etmeye çalışıyor. Ama Adnan, Hollywood dizilerindeki o göz alıcı, özgüveni patlayan lise yıldızlarına hiç benzemiyor. Üstü başı özensiz, tavırları çekingen. Gelenlerin ona yük olduğunu, kalabalığın içinde daraldığını seziyorum. Yine de bunu dile getiremiyor, sessizce kabulleniyor.Çizmeme kararım, Adnan’ı izlerken yeniden çatallanıyor. Süre dolduğunda Kurşun Asker yanıma gelip kâğıdımı alıyor. Eksik çizimleri görünce hafif bir gülümseme beliriyor yüzünde; sanki başarısızlığım onu memnun etmiş gibi hızla koleksiyonuna ekliyor. İçimde bir öfke kabarıyor. Hemen harekete geçiyorum; hocadan önce Adnan’ın yanına gidip soruyorum: “Çiziminin fotoğrafını çekebilir miyim?” diye soruyorum. Adnan tek kelime etmeden kâğıdı önüme itiyor. Telefonumu çıkartırken içimden tekrarlıyorum: “Haftaya ne olursa olsun, eksiksiz geleceğim.”