Annemi arayıp dakikalarca kalemi suçlayan bir konuşma yapıyorum. Normalde harçlığımla ihtiyaç alışverişimi yapar, en ucuz marketten, en ucuz bisküvileri alır, onlarla karnımı doyururdum. Ama cebimdeki para artık yalnızca yol masrafına yetiyor; bu yüzden annemin anlamasını beklemekten başka çarem yok.“Tamam kızım, ne lazımsa al tabii,” demesini istiyorum. Buna muhtacım. Ama yapmıyor. “İdare et,” diyor.“Haftaya gidemem, hoca zaten takmış bana,” desem de dinlemiyor. Telefonun diğer ucunda, doğduğum günden beri nasıl bir sorun olduğumu, sayısız kez tekrar ettiği cümlelerle anlatmaya başlıyor. Daha fazlasını duymaya dayanamayıp kapatıyorum telefonu. Hiç istemesem de parayı teyzemden istiyorum. “Enişten gelsin, alırım ondan,” diyor. Ardından ekliyor: “Sen de bana temizliğe yardım eder misin? Ev çok dağınık.”Teyzeme yardım etmekten gocunmuyorum ama bunu parayla istemesi gururumu incitiyor, sanki hizmetçiymişim gibi… İçimde bağırma, ağlama isteği kabarıyor ama bastırıyorum. Söz veriyorum kendime: elektrik süpürgesiyle, bulaşıklarla uğraşırken de çok çalışacağım. Bu akşam başlamalıydım ama olsun, biraz geciksem de başlayacağım. Önce evin işi bitsin. Çalışabilmek için çocukların masasını kullanmak zorundayım, bu yüzden onlardan izin almam gerek. İşleri bitirince, tam çocukların odasına yönelecekken, teyzem elime sebzelerle doldurduğu bir kabı tutuşturuyor. “Akşama bamya pişecek,” deyip bebeğin yanına gidiyor.Yapamam. “Çalışmam gerekiyor,” desem de kalemi alamayacağımı biliyorum. Oturup uzun uzun bamya ayıklıyorum. “En azından sevdiğim bir yemek,” diye avutuyorum kendimi.Akşam eniştem geliyor. Yemekte, teyzem konuyu açıyor:“Benna’ya kalem lazımmış.” “Yok muymuş kalemi?” diye soruyor eniştem, bamyayı kaşıklarken.Birden, bamya gözümde kaygan yeşil sürüngenlere dönüşüyor. Midem bulanıyor. “Benim çalışmam gerek,” diyerek kalkıyorum masadan. Kurşun Asker’in küçümsediği kalemle Adnan’ın çizimini tekrarlıyorum. Şimdi öylesine basit geliyor ki kızıyorum kendime: “Bunu mu yapamadım?”Ertesi gün, parayı alınca Özden’i arıyorum. Neredeyse her şeyin en ucuzunu nereden bulacağını biliyor. Belki de doğduğu günden beri İstanbul’da yaşadığı içindir. Yine de, teknik çizim malzemelerinin bile adresini bilmesi kesinlikle takdiri hak ediyor. “Ne zaman gidelim?” diye soruyorum. Aslında onun acelesi yok, kalemi var. Ama beklemememi, hemen gitmemiz gerektiğini söylüyor. “Yoksa kalırsın,” diye uyarıyor beni.İtiraz etmiyorum, minnettarım. İki saat sonra, Eminönü İskelesi’nde buluşmak üzere sözleşiyoruz.Kırtasiyeye vardığımızda, sınıfın yarısıyla karşılaşıyoruz. Özden hemen onların arasına karışıyor, sanki birlikte gelmemişiz gibi davranıyor. Bir an bozuluyorum, ama belli edersem garip kaçacağını düşünüp susuyorum.Kalemi bulup alıyorum; param artıyor ama yeni malzeme alacak kadar değil. Özden de benim gibi tam burslu, dışarıda yemek yiyelim demez; en fazla bir çay içeriz. Adnan’ı görüyorum, yine herkes etrafında. Normalde asla konuşmayacakları biriyle bu kadar ilgilenmeleri beni rahatsız ediyor; başımı çeviriyorum. Ama o yanıma geliyor, elinde rengârenk kalemlerle.“Marker alsana, çok ihtiyacın olacak,” diyor.“Sonra alırım; bugün gitmem gereken bir yer var, elim dolu olmasın,” diyorum. Bazen çok hızlı yalan bulabiliyorum; bu yeteneğimle gurur duyuyorum kendimle.Kırtasiyeden çıkınca çay içmekten vazgeçiyoruz. Özden yorgun olduğunu söylüyor, birlikte otobüse biniyoruz. Elinde iki kocaman poşet var; enine elli, boyuna yetmiş santim. Birini ben alıyorum, yoksa binmek imkânsız. Zaten kimsenin hoşnut olmadığı yolcularız şimdi. Poşetleri zapt etmek çok güç; otobüs her sallandığında birine çarpıyor elimdekiler. Ağır değiller ama rahatsız edici olmalı ki önümdeki kadın her çarpmada sinirle arkasını dönüp bakıyor bana. Bir kez özür diliyorum; fazlası kavga çıkartır diye susuyorum. En iyisi görmezden gelmek. İnsani olmaktan uzak yirmi dakikanın sonunda ayrılıyoruz. Ayrılırken hafiflemiş hissediyorum; yüküm yalnızca kalem. Özden’inse poşetlerle çok zorlanacağını bilmek, garip bir şekilde avutuyor beni.