Sevdiğim, kendimi iyi hissettiğim bir ders nihayet oluyor: Temel Tasarım. Kurallar yok, istedikleri tek şey, yaratıcılık. Dersi Yüksel Hoca yürütüyor. Hayatımda gördüğüm en karizmatik kadın. Doğal hâlinde, tavırlarında saygı uyandıran bir şeyler var. Hepimize kısa bir bakış attıktan sonra, gözlüklerini burnunun ucundan yukarı itip konuşmaya başladı:“Sizlerden bir duygunuzu çizmenizi istiyorum. Korku, umut, tiksinti, utanç… Ne olursa, size bağlı. Materyal konusunda serbestsiniz. İsterseniz para verdiğiniz malzemeleri kullanın, isterseniz düşen yaprakları, ya da çöpten topladığınız parçaları.”Bazı arkadaşlar arasında fısıldaşmalar ve gülüşmeler başlıyor; gerçek olamayacak kadar saçma buluyorlar istenileni. Asistanlardan birinin tiz sesi, herkesi kendine getiriyor:“Evet, duydunuz hocanızı. Hadi, başlayın!”Bazısı, hakem düdüğünü duymuş gibi anında harekete geçti. Yüksel Hoca’nın verdiği örnekte olduğu gibi, yaprak toplamaya çıkanlar, titizlikle maket kartonlarını kesmeye başlayanlar, yapıp tekrar tekrar bozanlarla doldu sınıf. Asistanlar, teker teker öğrencilerin aralarında gezmeye başladı, bazen yarı alaycı bir gülüş, bazen de “Hmm,” edalarıyla. Tavırları, kabuğuma çekilmeme yetmişti. Asistanların en genci, ellerini birbirine vurarak: “Arkadaşlar, son yarım saat,” diye bağırdı. Kendime bir köşe bulup, siniyorum. Aklımda bir şeyler var aslında, korkuyu anlatmak istiyorum. Köşeye sinmiş, top hâline gelmiş bir tozu kâğıda yapıştırmak sonra da üzerine dikilmiş onlarca göz yapmak geliyor içimden. Ama alay etmelerinden korkuyorum. Beni anlamalarını istemiyorum. Yüksel Hoca’nın geç geleceğini söylüyor asistanların en genci. Kritik başlamış bile: titrek öğrenciler, ellerinde maketlerle jürinin karşısında sıraya dizilmiş. Onları dinleyenler ise yasallaşmış bir kötülük edasıyla eleştiriyorlardı.Bir anlık cesaretle, aklımdakini yapıyorum. Korkmadan çıkıyorum asistanların karşısına. Elimde tuttuğum maketi görünce, en gencinin kahkahaya kaçan sesi yükseliyor:“Bu ne ya?” Sözleri içime iğne gibi saplanıyor. Tam o anda kapı açılıyor. Yüksel Hoca içeri giriyor. Odanın havası değişiyor; kahkaha yerini saygılı bir sessizliğe bırakıyor. Yanıma kadar geliyor, gözlüğünü burnundan zarif bir hareketle çıkarıyor, soyut çalışmama bakarak: “İşte, bu! Benim istediğim bu!” diyor.O dersin Adnan’ı oluyorum artık; bakışlar üzerimde, kıskançlığın bile delip geçemeyeceği bir zırh sarıyor beni. Yanıma yaklaşıyorlar, nasıl yaptığımı anlamaya çalışıyorlar, tüyolar istiyorlar. Arkadaşlarımın yanında gururumu belli etmemeye çalışsam da okuldan çıkarken içim kıpır kıpır. Utanmasam, sevinçten zıplayarak gideceğim eve.Bu dersi hiç sevmeyenler, neye göre not verildiğini bir türlü anlayamayanlar da vardı. Onların yanında derste ne kadar iyi hissettiğimi belli etmiyordum artık. Bir kez söylemiştim; küçücük bir sözüm bile büyük bir tartışmaya dönüşmüştü. “Ne öğrendin ki bu dersten?” “Sana ne kattı yani?” “Bu ders seni mimar yapmaz.” “Yalandan koymuşlar işte; milleti sınıfta bırakacak bahane arıyorlar. Yaz okuluna öğrenci lazım sonuçta.”Sadece “Seviyorum,” diyebilmiştim. Oysa bu kadar öfkelendirecek bir şey değildi o sözcük. Zaten onların hiddeti bana değil, düşük notlar vermekten geri durmayan, kolay kolay beğenmeyen Yüksel Hoca’ya yönelmişti. “Kendinize geometrik bir şekil seçin, onu soyutlaştırın,” der mesela. Sonra da ortaya net bir form çıkmışsa, “Bunu soyutlaştıramamışsın,” diyerek yapılanı reddederdi. Kendine özgü bir havası vardı Yüksel Hoca’nın; sanatçı olduğundan mı, sanata bu kadar yakın oluşundan mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, onu çok sevdiğimdi.Ben kendime “kare”yi seçiyorum. Küçüklü büyüklü yüzlerce kare kesiyorum, sonra kaybolmamak için Fibonacci sayılarıyla adımlarımı belirliyorum. 1 cm’den başlıyorum; 2, 3, 5, 8, 13, 21 derken, küpler büyüyor. Hacimleri artarken, sanki sonsuzluğun bir kesitine dönüşüyorlar. Küpler dönüyor; filmdeki gibi, cehennemimsi bir labirent. Hatırlarsınız belki, o filmde her odada bambaşka bir sınavla yüzleşmek zorunda kalırdı karakterler. Benim yaptığım küp de, o filmin sembolü gibi. Yüksel Hoca çok beğeniyor. Kâğıttan yapılmış, üstü camla kaplanmış maketimi alıp pencerenin kenarına yerleştiriyor. Küçücük bir heykel gibi duruyor orada. Yüksel Hoca da seviyor beni. Ne kadar güzelmiş, bir hocanın öğrencisini sevmesi. Ne kadar güzelmiş, başarının insanı sevilir kılması.Sadece sevdiğim derse odaklanamam; diğerlerini de halletmeliyim. Özellikle Teknik Resim… Başarılı olamazsam, proje alamam; proje alamazsam, üst sınıfa da geçemem. O yüzden kendime mutlaka bir çizim masası edinmeliyim. Çocukların ders masalarına T cetvelini sabitlemek mümkün değil. Anlattım bizimkilere, ama her zamanki gibi, “İdare et,” deyip geçtiler.