Bakıcılık işi sandığımdan çok daha zahmetli çıkıyor. Başlarda çocuğun babası sözünü tutup, en geç yedi buçukta eve geliyordu. Ama artık saatler sarkıyor; sekizi, dokuzu, bazen de onu buluyor. Böylece benim eve dönmem de gecikiyor. Adımımı atar atmaz teyzemin emirleri başlıyor: “Bulaşıklar yıkanacak, çamaşırlar ütülenecek, yarına yemek yapılacak…” Çoğu zaman üzerimdekileri çıkarmaya bile fırsat bulamıyorum. Yaptığım hiçbir şeyden memnun değil, bir kez bile teşekkür etmiyor. Gece biraz vakit bulup ders çalışmaya oturduğumda bu kez yalvaran bir sesle: “Biraz insafın varsa, çay yaparsın,” diyor. Fena olmaz, ben de içerim, diye düşünüyorum. Ama eziyet asıl o zaman başlıyor; bardağı her boşaldığında yeniden doldurmam gerekiyor. “Şu an ödevimi yapıyorum,” demeye kalksam, bu sefer: “Bin tane iyilik yaptım sana, bu mu karşılığı?”Ya da daha sert bir tona bürünüyor:“Yapmazsan yapma. İs-te-mi-yo-rummm!”Her hecesinde yüzü biraz daha değişiyor:“İs” derken, ağzı kulaklarına kadar keskin bir hat hâlini alıyor, arasından görünen dişlerindeki sarı lekeler altın gibi parlıyor. “Te” de kaşlarını yukarı fırlatıyor, simsiyah kılları sonsuzluğa uzanıyor, alnında bin bir kırışıklık beliriyor. “Mi” de dudaklarını sımsıkı kapatıyor, köfte dudaklarının yok olmasıyla guatr şişliği daha da ortaya çıkıyor. “Yo” da kıpkırmızı kesiliyor, yüzü sivilceleriyle aynı renge bürünüyor. “Um” da tüm bedeni titreyerek sözcüğü tamamlıyor.Ve ben, bütün bu dönüşümlerden çok korkuyorum.Haftalar geçiyor, arkadaşlarım ilerliyor; mesleğe adım adım yaklaşıyorlar. Ben ise bu süre boyunca tek bir çizgi bile çekmiyorum. Dersleri boşluyorum, çoğuna girmiyorum artık. Çocuklar uyanır uyanmaz yatağımda zıplamaya başladığı için erkenden atıyorum kendimi dışarı. Okul kütüphanesine gidiyorum. Orada kırmızı, çirkin bir koltuk var. Engebeli dokusuna bırakıyorum bedenimi, birkaç saat uyuyorum. Sessiz, kimse dokunmuyor bana. Alt katta işlenen derslerde yok yazılıyorum. Yetişebildiğim derslere giriyorum ama dinlemiyorum bile. Beşe çeyrek kala çıkıp çocuk bakmaya gidiyorum. Sonra birden fark ediyorum: Ben dadılık okulunda değilim. Bırakıyorum işi. Oysa ne kolay görünüyordu kitaplarda. Mesela Kahperengi’de Narin, hem bulaşıkçılık yapıyor hem de hukuk bölümünü birincilikle bitiriyordu. Benimse bir çocuğun banyosuyla yemek saati arasında bile mesleğim elimden kayıp gidiyor.Artık sadece öğrenciyim. Ama bu bilinçli bir tercih değil, daha çok “yapamadım, öyle oldu” gibi bir şey. O reklamdaki zenginin tam tersi. Fakirlik, bırakmayı değil, mecbur kalmayı öğretiyor insana. Her şeyi mahvedebilecek güçte.Çizim masası olmadan Teknik Resim’de verdikleri ödevi tamamlayamıyorum. T cetvelini sabitlemem gerek, yoksa yaptığım hiçbir şey düzgün olmuyor. On, on beş, on sekiz… Notlarım bunlar. Ne fark eder? Başarısızım. Ve bunu kabul ediyorum.