48. Bölüm

3
“O anı yakaladım. Fatih’te oldu. Hüsrev Paşa Türbesi. Öylesine aykırı, öylesine bağımsız ki! Hiçbir şeye ihtiyacı olmadan, tek başına tüm sokağa hükmetmiş. ‘Buraya ait olan benim,’ diyor tüm heybetiyle. Yanındaki tüm yeni yapılar cılız, neredeyse görünmez kalıyor. O kadar enteresan ki... Yapıldığı dönemde bile muhtemelen aykırıydı. Türbeye göre devasa bir yapı. Mimar Sinan’ın eseri. Ama uzmanına sorsan, anlamaz, ona ait olduğunu. Sanatçısından bile bağımsızlığını kazanmış, öylece yerleşmiş toprağına. Ben anladım kendimi, stilimi buldum. Nasıl bir mimar olmak istediğimi anladım artık. O anı yakaladım diyorum size. Aykırı, hükmeden ama tam olarak toprağına ait olan. Karmaşayı görebiliyor musunuz? Bir stile ait olmadan, benden bile kopup gitmeli, bağımsız olmalı ki doğaya ait olsun. Benim ya da herhangi bir aklın parçası olmasın, kimseye atfedilemesin. Ömrümü veririm, onu yapabilmek için.” Zafer’in bahsettiği eser, bir türbeydi. Onu özel yapan alışılmışın dışında olmasıydı. Mimar Sinan’a ait, ama hiç de onunmuş gibi durmayan; türbe ama bir türbeye göre oldukça gösterişli kalan. Tarihi bir semtin ara sokaklarından birinde, çürümeye bırakılmış bir sanat eseri.Her bölümde hem okuyan hem de çalışan öğrenciler olur; dünyanın en normal durumlarından biridir bu. Ancak bizim bölümümüzde pek rastlanmaz. Çizimleri yetiştirmek bile başarı sayılırken, başka bir şeye vakit kalmaz. Yine de Zafer, bir otelde gece resepsiyonisti olarak işe başladı. Hem İngilizcesi iyiydi, bu yeteneği ödüllendirilmeliydi. Zaten aileden doğru düzgün destek gelmeyince, mimarlığın masraflarına yetişmek de mümkün olmuyordu.