49. Bölüm

3
Villalar birbirinden enteresan fikirlerle doluydu. Öğrenciler henüz yolun başında olduklarından, tasarımlarına sınır koymaları gerektiğini akıllarına bile getirmiyorlardı. Sadece camdan oluşan, duvarları tamamen ağaçlarla kaplı olan tasarımlar birbiri ardına geliyordu. Bir öğrenci, deniz seviyesinin altında dev bir akvaryumu andıran villa tasarlamıştı. Bir başkası ise taşların doğal bir şekilde üst üste düştüğü, insan eli değmemiş gibi görünen bir yapı öneriyordu. Her tasarım, heyecanla çiziliyor, model hâline getiriliyor ve sınıfın ortasında sergileniyordu. Tasarımların iyi yanları övülüyor, yaratıcı projeler destekleniyordu. Öğretmenler projelere doğrudan müdahale etmek yerine, fikirlerin olgunlaşmasını sağlamak için sorular soruyordu: “Duvarların tamamen cam olması enerji tasarrufu açısından sürdürülebilir mi?”, “Deniz seviyesinin altındaki bir villa, su basıncıyla nasıl baş edecek?” Bu sorular, ilk başta öğrencileri biraz zorlasa da düşüncelerini derinleştiriyor ve tasarımlarını daha gerçekçi bir temele oturtuyordu. Öğrenciler hocalarına çok saygı duysa da kendi aralarında projeleri tartışıyor ve en beğenilenleri seçiyorlardı. En çok öne çıkanlar, detaylara önem verenler değil, projelerine bir hikâye katmayı başaranlardı. Örneğin, bir öğrenci, villasında sadece bir ailenin değil, kuşların ve böceklerin de yaşayabileceği alanlar tasarlamıştı. Çatı bahçeleri, minik yuvalar ve doğal ışık oyunlarıyla villa adeta bir ekosistem gibi tasarlanmıştı.Sadece projelerde ilerlemek yetmezdi; öğrencilerin gerçek hayata da hazırlanması gerekiyordu. Şimdiden staj yapacakları yerleri seçmeleri, uluslararası başarılara imza atmış mimarların yanında işi öğrenmeleri için onlara fırsatlar sunulmalıydı. Mimarlık ofisleri, yalnızca yeteneksiz tanıdıklarını işe almanın imajlarına zarar vereceğini bildiğinden her yıl yarışmalar düzenlerdi. Beşik ulemalığının yıkıcılığını tarihten öğrenmiştik. Bu yüzden, yalnızca yarışmalarda başarı gösteren öğrencilere staj hakkı tanınıyordu. Küçük çaplı bu çizimler, öğrenciler için mesleğe adım atmak demekti. Okulun yanı sıra böyle bir şeyle ilgilenmek yorucu olsa da, çok çalışarak üstesinden gelmek mümkündü. Tabii, isme göre iş yükü de artıyordu. Büyük firmalar daha detaylı ve titiz çalışmalar beklerken, butik ofisler tasarımları daha kısıtlı tutuyordu.Limonluk, küpeşte, süpürgelik... Bu terimler beni tiksindiriyordu ama merdiven çizebilmek için hepsini bilmek gerekiyordu. Merdiven çizemeyen, sınıfı geçemezdi. Önden görünüş, kesit, yandan görünüş, sonra başka bir açıdan kesit… Bu kelimeleri sevmiyordum, kelimenin ilgili kısımla uyumsuzluğu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca yeni bir kalıp cümle öğrendim: “Üç boyutlu düşünmek çok önemli.” Bunu önce hocalardan, sonra asistanlardan, en son olarak da sınıf arkadaşlarımdan duydum. Öğretmenler cümlenin anlamını söylemeyi gereksiz buluyor, asistanlar birkaç çizgiyle anlam kazandırıyor, öğrencilerse “Mesela bu şöyle yatıyor, bu kalkınca ne görürsün?” diye daha sözel açıklamalara girişiyordu. Benim ise tek amacım, bir an önce çizimi tamamlayıp bu dersten kurtulmaktı.Bir anlaşma yaptılar: Benna ve Fatih, projeyi iş bölümü yaparak yürütecek, böylece aynı ofiste çalışma imkânı bulacaklardı. Fatih tasarım kısmını, Benna ise teknik kısmı üstlenmişti. Konu, Beyoğlu’nda ahşap bir apartmanın retorasyonuydu. Bina tamamen yıkılmayacak, yalnızca birkaç yenilikçi dokunuşla sağlamlaştırılacaktı. Sonunda, tertemiz bir cephe fikriyle projeyi tamamladılar.