Sabahlara kadar uğraşıyordum bazen. “Artık masam var, evde rahat rahat çizerim,” diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Tek başıma hiçbir şey beceremedim. Mecburen okulda, geç saatlere kadar arkadaşlarımla çalışmaya başladım. Ama o kalabalığın stresi bazen öyle ağır geliyordu ki, yanlış bir karar olduğunu bile bile her şeyimi toparlayıp eve dönüyordum. Evde tek başıma denediğimdeyse olmuyordu; çizgiler arasındaki hiyerarşiyi kuramıyordum. “Nasıl olsa anlamazlar,” dediğim her ayrıntıyı hocalar bir bakışta yakalıyordu. Bir hafta ara verdim. Gürültücü çocukların arasında dinlenmek mümkün değildi zaten. Döndüğümde herkesin benden çok ilerlediğini gördüm ya da bana öyle geldi. “Çalışsam da yetişemem,” dedim ve dersi bıraktım. Daha fazla merdiven görmek istemiyordum.Birinciliği kazanan Benna ve Fatih, daha şimdiden yaz stajlarının kapısını aralamış, hatta yaz dönemine fazladan bir ders sıkıştırarak okulu hızla bitirmenin planlarını yapmışlardı. Ödevlerin yükü ağırlaştıkça, birbirlerine tutunarak kolaylaştırıyorlardı işleri. Şehir artık onlara dar gelmeye başlamıştı; keşifleri İstanbul’un sınırlarını aşıp Edirne’ye taşındı. Çünkü Mimar Sinan’ın ustalık eserini görmek, yalnızca bir yolculuk değil, mimarlığa adım atan herkesin boynunun borcuydu.En azından harçlığım cebimde kalmıştı. Zamanla yalnızca tek dersi değil, diğerlerini de bırakmıştım. Okul masrafından kurtulunca alışveriş merkezine gidip kendime birkaç parça kıyafet aldım. Üzerime iki beden büyük gelen, teyzemin allı pullu kıyafetlerini giymekten bıkmıştım zaten. Artık daha çok öğrenciye benziyordum. Bu dönemi çalışarak geçirsem, gelecek dönemi daha rahat atlatabilirdim. Ama öyle olmadı. O kadar yorgundum ki tek isteğim, yataktan hiç çıkmamaktı.Üzerimde atamadığım, nefret ettiğim ama bir yandan da benimsediğim bir Oblomovluk vardı. Yerimden kıpırdamıyor, kımıldamamı gerektirecek her nedeni bertaraf ediyordum. Neyse ki arkadaşlarım, hayatın içinde kalmayı seçen insanlardı. Bu yıl kalsam bile devamsızlık sorunum olmayacağını, gelecek dönem derslere katılma zorunluluğum bulunmadığını söylüyorlardı. Bunu ne kadar doğru anladım emin değilim ama sınav günü yalnızca imza atmaya gittim. Kalacağım kesindi; bu yüzden sınav sorularına bakmadan ismimi yazdım. Tam o sırada Kurşun Asker’le karşılaştım. Yaptığımı salaklık değil, kendi dersine ve kişiliğine yapılmış bir saygısızlık olarak gördü ve beni böyle hatırlamakta ısrarcı olacaktı. “Ben böyle bir şey hiç görmedim,” diye başladı, ardından, “Sadece imza vermeye gelmiş!” diyerek öfkesini sınıftaki öğrencilerle paylaştı. Sesimi çıkarmadım; çünkü söyleyeceğim her şeyin onu daha da sinirlendireceğini biliyordum.İtalya seyahati! Bir mimarın yolculuğunda mutlaka uğraması gereken duraklardan biri. Pantheon’u yalnızca ders kitaplarında değil, yerinde görmek; Roma Kolezyumu’nda taşların arasına sinmiş tarihi, yapılış amacını tur rehberinden dinleyerek öğrenmek; Floransa’da Santa Maria del Fiore’nin dev kubbesinde mühendisliğin şiirini okumak; Milano’da Santa Maria delle Grazie’de Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği’ne sessiz bir tanık olmak; Venedik’te San Marco Bazilikası’nın mozaiklerinde ışığın titreyişini izlemek; Barselona’da Sagrada Família’nın hâlâ süren inşa sürecinde bir çağın sabrına tanıklık etmek…Yerel bir gazetede işe başladım. Yaz tatilini daha boşa harcayamazdım. Fazla bir şey değildi alacağım; asgari ücret, ama yeter. En azından dönem boyunca rahat ederdim, ailemi de sürekli zor durumda bırakmazdım. İş yerim Zeytinburnu’nda. Oraya ulaşmam bir buçuk saat sürüyor, ama şikâyetçi değilim. Zaten iş de rahat; sekreter gibi bir şeyim. Patron sürekli dışarıda olduğundan, sadece ona değil, çalışan herkese bir faydam dokunuyor. Biri gelip, “Bu numaraları arar mısın?” diyor, yapıyorum. Bir diğeri, “Şu kişi gelecek, onu sakın yukarı gönderme,” diyor, engelliyorum. Mutluyum aslında burada. Uzun süredir çalışırken stressiz olan insanlar görüyorum. Birbirlerinin doğum günlerini kutluyor, sohbet ediyor, haber giriyorlar. Arada bana da haber yazdırıyorlar, zorlanmıyorum. “Sen mimarsın, alt katı dekore etmemize yardım et,” diyor patron. Elime birkaç biblo tutuşturuyor, onları nereye koymam gerektiği hakkında bilmiş bilmiş konuşuyorum. Dinliyorlar beni, saygı görüyorum. İçimden, “Bilseler aynı dersten iki kez kaldığımı, yine böyle davranırlar mıydı?” diye geçiriyorum. Sadece bir kez o “mimar hanım” statüsünü kaybediyorum. Patron odasına çağırıyor, birisine davetiye yazmamı istiyor. “Sen yazar mısın? Kesin yazın güzeldir,” diyor. Oysa yazım berbat. Daha berbat olan, benim anladığım şey. İsmimden iki puan kıran hocam geliyor aklıma; tekrar hata yapmak istemiyorum. Burada olmaz, o saygıyı kaybedemem. Tüm bildiklerimi hatırlayarak uğraşıyorum: A harfinin çizgisi üçte ikisinde dursun, C harfinin uçları altmış derecelik bir açıyla açılsın… Sonunda, birinci sınıf çocuklarına özgü beceriksizlikte bir yazıyla notu tamamlıyorum. Patronun dehşetle bana baktığını fark ediyorum. “Benim istediğim daha süslü, güzel… Neyse, sen bırak bari,” diyebiliyor sadece. O an anlıyorum ki kaligrafi istemiş. İşi şakaya döksem, kendi yazımla alay etsem, “Anlamadım ki, kaligrafi demediniz…” desem belki toparlardım. Yok, hiçbirini yapmıyorum. Sessizce odadan çıkıp masama dönüyorum.Gazeteye en erken gelenler Sema abla ve ben oluyorduk. O tüm binayı temizlerken, ben aşağıda durup gelenleri karşılıyor, notlar alıyordum. Ertesi gün yine aynı saatte gittim ama bu kez isteksizdim. Dünkü yeteneksizliğimin herkesin diline düştüğünü düşünüyordum. Oysa patron dâhil, kimsenin yüzünde böyle bir şey görmedim. Gün, diğer günler gibi geçti: gülümseyerek günaydın demeler, birlikte yenilen öğle yemekleri, sigara molaları, zararsız dedikodular… Mutluydum burada. Yarış yoktu, eleştiri yoktu. Hata yaptığımda, hemen yeteneksiz ilan edilme korkusu taşımıyordum. Ama bunu söyleyemezdim. Tam olarak burada kalmak istediğimi, bana bu kadar paranın da yeteceğini aileme asla anlatamazdım. Üniversite mezunu olmam, saygın bir iş tutmam, çok para kazanmam lazımdı.