Yeni dönem için tek hedefim vardı: Teknik Çizim Dersi’nden kurtulmak. Bu kez tüm derslere eksiksiz katılacak, verilen her ödevi yapacak, olmadıkça tekrar deneyecektim. Ancak dersimize giren ağırbaşlı profesörün yerini Asuman adında yeni bir hoca almıştı. Öğrencilerle ya da derslerle pek ilgilenmiyor, sanki buraya yanlışlıkla düşmüş gibi bir hâl sergiliyordu. Ellili yaşlarının ortalarında olmalıydı ama tavırlarında sofistike bir öğretmen değil, babasının ilgisiyle şımartılmış, büyümeyi reddeden bir çocuk vardı. Yüzü yaşlı bir kadına aitti, fakat davranışları on üçüncü ergenliğini yaşayan bir genç kız gibiydi.Dersi geçmenin zor olduğunu bildiğinden, işi kolaylaştıracak bir sistem düşünmüştü. Hepimiz birer çizim defteri alacak, her hafta karakalem bir nesne çizecektik. Bu, doğrudan artı on puan demekti. Ben de ilk iş olarak bir defter edindim. İçimden ilkokul öğrencilerinin kullandığı ucuz defterlerden almak geçse de olmazdı; “eskiz defteri” şarttı. Kalın dokulu kâğıtlarıyla sıradan defterlerin üç katına satılıyordu. Bir de o süslü defterle okula gelirsem, arkadaşlarım beni çıplak yakalamış gibi ayıplayacaklardı.Başarmaya başlamıştım. Bazen internetten videolar açıyor, oradaki ressamların adımlarını takip ederek defterime bir adamın yüzünü, bazen de masamın üzerine koyduğum bir bardağı çiziyordum. Hatta bir gün malzemelerimi toplayıp parka gittim. Bir ressam edasıyla ağacı çizmeye koyuldum; ama içimde yükselen o ses, “Sahte davranıyorsun” beni yenilgiye uğrattı. Aslında bir şeyleri çizebilmek, sandığım kadar zor değilmiş. Yaptıklarım elbette sanat eseri sayılamazdı. Ama kendime bir güzellik skalasında yer açacak olsam, sanattan anlamayanların beğeneceği, sanatçıların ise nefret etmeyecekleri bir noktada sayılırdım.Aptal merdivenler yine önüme çıkmıştı. Bir şey nasıl olur da gerçekte bu kadar estetik görünüp içine girdiğin anda tüm güzelliğini kaybeder, anlamıyorum. Hâlâ kesilince ne görmem gerektiğini çözemiyorum; artık anlamaya çalışmaktan da vazgeçiyorum. Neyse ki Fatih yetişiyor imdadıma: “Boş ver, ezberle,” diyor. Onu dinliyorum. Yığınla ödev veriyorlar. Merdivenler giderek kesilen binalara dönüşüyor. Bir sürü detay, birbirine giren temsili çizgiler, malzemeyi göstermesi gereken taramalar… Boğuluyorum. Hiçbirine dokunmak gelmiyor içimden. Kendimi zorluyorum. Amacım öğrenmek değil; kurtulmak. Bir daha bu dersi almamak. Aynı dersten tekrar tekrar kaldığımı öğrenen temsili arkadaşlarımın yüzünde o tiksintiyi görmemek.Teslim günü çok önemliydi; her şey eksiksiz olmalıydı. Ama olmadı. Sabahlasam da birkaçını ancak tamamlayabildim. “Tamam, artık yapılacak bir şey yok,” dedim, yoklama için imza attım. Nihal beni görüp hâlime acıdı:“Tamamla, hayatta geçemezsin.” “Nasıl olacak?” diye sordum. “Kurşun Asker burada.”“Benim sınıfıma gel, orada bitirirsin çabucak.”Takıldım peşine, durmadan çizdim. Dersin sonuna doğru hepsi bitmişti. Sınıfıma dönüp Asuman Hoca’nın önündeki kâğıda imza attım, ödevimi teslim ettim. Tam o sırada Kurşun Asker yanımıza geldi, mırıldanıyordu ama kalabalık yüzünden duyamadım. Zaten muhatabı ben değildim; yine de her bakışında içim sıkışıyordu. Hoşlanmadığı çok açıktı, müneccim olmaya gerek yoktu o bakışları anlamak için. Tam sırtımı dönmüştüm ki Asuman Hoca beni durdurdu:“Ödevini teslim alamam,” dedi.Korktum, “Neden?” diye sordum.“Sabah imza atmışsın, sen ödevi burada yaptın,” dedi.“Hocam, burada bir sürü ödev var, hepsini nasıl burada yapayım?” dedim.“Yoklamaya imza attığında ödevini vermeliydin,” diye yanıtladı.Kurşun Asker’in kafası sinirden titriyordu. İmza meselesinin intikamını aldığını anladım. Hareketimi saygısızlık olarak görmüş, cezasını kesiyordu.“Bakın, sonuncu ödevi burada yaptım. Onu almayın sadece,” diye gevelesem de dinlemediler. Asuman Hoca, yüzünde nefretle karışık bir gülümsemeyle tüm ödevleri geri verdi. Elimde kaldım öylece. Dayanamadım, ağladım. Bu ise onu daha da rahatlattı. Kazanmıştı. Aynı dersten bir kez daha kalıyordum.“Böyle olmaz, kalkın, şantiyeye gidiyoruz.” Asuman Hoca, bir mimarın yalnızca kâğıt üzerinde yetişemeyeceğini çok iyi biliyordu. Mimarlık, sınıfta kazanılacak bir meslek değil; usta-çırak ilişkisiyle edinilecek bir yetenekti. Usta, çırağıyla gurur duymalı, “Ben yetiştirdim,” diyebilmeliydi. Şansı vardı: eniştesi büyük bir otel projesinin şantiye şefiydi. Bu bağlantıyı öğrencilerinin lehine kullanmaya karar vermişti. Onları sahaya götürürken, hem faydalı olabilmenin gururunu yaşıyor hem de bu gururla sınıfa farklı bir sevgiyle bakıyordu.Bende zerre şans yok. Aynı hoca. Bir dönem daha başladı, aynı yerdeyim. Üzerimden geçiyor sanki herkes. Dersi alanlar değişmiş ama ben hep buradayım, sanki. Asuman Hoca’nın bakışlarını görüyorum. Aynı şımarıklık, aynı “kimseyi umursamıyorum çünkü çok havalıyım” tavrı. Şansım var ki Kurşun Asker yok bu sefer. Benden uzak olsun yeter. Yoksa durmayacak, hatamı bekleyecek ve ben kesin hata yapacağım. Sınıfa göz gezdiriyorum, benim dönemimden birini arıyorum gözlerim. Bir kız var, babasını kaybetmiş. Anlaşılabilir bir durum, benim gibi değil. Biri daha var, Filiz. Kırılganlığı bir bakışta anlaşılan, hayatın sevmediği tiplerden. Freud tanısa, hakkında kitap yazar. O da acımasızca inceler, ancak sevmez. Aynı ders ilerliyor, aynı şekilde. Tekrar tekrar sevmediğim çizimlere hapsoluyorum. Bildiğim bir şeyi hatasız yapabilme özgürlüğünü hissetmiyorum. Her an düşecekmişim gibi bir korku var içimde. Her şeyi anlamak istiyorum. Hocayla aram kötü olursa, aynı şeyler olur diye korkuyorum. Kurşun Asker’in yaptığını yapsın istemiyorum. Anlamadığım bir yer oluyor, Asuman Hoca’nın yanına gidip soruyorum, aslında barışmak istiyorum. Tek amacım anlamak, “Ben senin öğrencinim” demek istiyorum. Ama yine yanlış anlaşılıyorum. Gözlerini kafasının tepesine kadar devirip ofluyor. Öylece kalıyorum. Sanırım tek çarem, görünmez olmak. Bir daha soru sormamalıyım, önde bile oturmamalıyım. Sessizce, vaktinde çizimleri teslim etmem, benden istenilen.Dersi geçiyorum.Kim Ki-Duk, İstanbul’a gelmiş. En sevdiğim yönetmen, metafor ustası. Aynı ruhu taşıyorum onunla, hissediyorum. “Nefes, Zaman, İlkbahar Yaz Sonbahar Kış Ve İlkbahar…” Bütün filmlerini biliyorum. Yarın, söyleşi yapacak. Yarın jüri var. Seçim yapmam gerek. Söyleşiye gitmiyorum. Jüri iyi geçiyor. Bir öğrenci evi projesiydi istenilen. Çok tatlı bir hocam var, profesör. Nasıl başarıyorum bilmiyorum ama sevdiriyorum kendimi. Kendini öğretmene sevdirmek mesele. Çabalamıyorum aslında, sık sık hata yapıyorum ama çabamı, şaşkınlığımı seviyor galiba. Çok da özel değilim aslında, onun sevmediği hiçbir öğrenci duymadım. Onu sevmeyen birini de duymadım. Herkes ‘çok şanslısın’ diyor. Üzülmüyorum Kim Ki-Duk’u göremediğim için. Filmleri var zaten, izlerim. Bir yönetmene filmlerini çok seviyorum desem, ne olur? Projeyi geçmişim, belki de mimar olmaya başlamışımdır.