55. Bölüm

2
Maket üzerine tartışmalarla geçiyor haftalar. Arazinin yapısı, eğimin nasıl kullanılacağı, hangi malzemelerin yakışacağı üzerine konuşuyoruz. Bazı öğrenciler öneriler sunuyor; ellerinde hiçbir şey yok, ama varmış gibi yapıyorlar. Kirli Dantel onları da dinliyor, sanki söyledikleri çok değerliymiş gibi, ardından üzerlerinde ufak tefek değişiklikler yapıyor. Ben sesimi çıkarmıyorum. Zaten benden hoşlanmadığını hissediyorum. Her bakışı üzerime düştüğünde, amacının yalnızca kafamı karıştırmak olduğunu anlıyorum. Bir öğrenci var; her anlamda parlak. Teni bile ışıl ışıl, fikirleri takdir edilmeye değer. Kirli Dantel onu dinlerken, gözlerinde kimseye göstermediği bir dikkat beliriyor. Parlak konuşurken, bakışlarında bir ışıltı oluşuyor ama o bile kirli. İfadesinin ardında, ilgisinin altında, bir öğretmene yakışmayan başka bir şey gizli.Gereksiz yer işgal etmemizi istemediklerinden bizi büyük bir sınıfa alıyorlar. Orada farklı bir öğretmen var, başka bir projenin başında. Neşeli, zengin bir kaptan edası var üstünde; sanki gençleri yanına alıp tatile çıkarmış gibi. Kıskanıyorum yanındaki öğrencileri, gözüm ister istemez Kirli Dantel’e kayıyor, karabasan gibi. Kaptan ayağa kalkıp, “Haftaya vizeniz var. Hayırlı uğurlu olsun. Kim kalacak, söylerim,” diyor. Sesindeki neşe, kimsenin endişe etmemesini sağlıyor. “Yaa hocam, amaaa,” gibi çocuksu sitemlerle karşılık veriyorlar. Kirli Dantel, birden bize dönüyor, “Haftaya vize olacak, her şeyi istiyorum,” diyor. Bu işlerin gidiş yolu bellidir; önce plan çizersin, hoca birkaç düzeltme yapar, kesit alırsın, kolonları, pencereleri belirlersin; ardından cephe çalışırsın, ince ince işlersin. Sonra bu parçalar birleşir, birindeki değişiklik diğerlerini etkiler. Ama biz daha hiçbirini yapmamışız, kimse plan çalışmamış. Kirli Dantel bizden sadece balonlar istemiş; içlerine mutfak, resepsiyon, oturma alanları gibi şeyler yazdırıyor. Tamamlanmış binaya geçerken kendini ele veriyor, kıskançlığını saklayamıyor. Kaptan gibi olma arzusunu o an fark ediyorum.Vizem oldukça kötü geçiyor, herkesin öyle. Kimsenin elinde bir şey yok, uydur kaydır bir şeyler yapıp geliyoruz okula. Kirli Dantel, esprilerle geçiştiriyor durumu. Ta ki Kaptan, jüri olarak dersimize dâhil olana kadar. Birkaç öğrenciyi gördükten sonra, “Hazır değilmişsiniz ki, boşuna geldim. Olsun, bir kahvenizi içmiş oldum,” diyerek durumu alaya alıyor. Hepimiz gülüyoruz, Kirli Dantel dışında. Bir ayıbı görülmüş gibi utanıyor. Hayır, utanmıyor. Düpedüz sinirleniyor; hedefiz biziz. Yüzünde hafif bir tik baş gösteriyor. Saklayabilse keşke kendini, ama başaramıyor. Kendime benzetiyorum bu özelliğini: saklayamamak. Utanmak ya tamamen içe kapanmaya neden oluyor ya da sinirlenmeye. O ikinci yolu seçmiş; ben birinciye mecbur kalmışım. Belki o da hayatı boyunca birinciyi yapmıştır. Ama şimdi burada, ona hoca denilirken, karşısında kendinden yirmi yaş genç insanlar varken ve onları derste bırakıp geçirme yetkisi varken olmaz. Çekinmesine gerek yok; boşalma vakti. Gözüne ilk kestirdiği en zayıfımız oluyor: Fatih. Paftasını duvara astığı anda alay etmeye başlıyor. Neyi yanlış yaptığını ve nasıl düzeltebileceğini söylemiyor. Kirli Dantel dişlerini gösterdiğinde anlıyoruz; çizim hatalı. Ama o, yeteri kadar açık olmadığını düşünmüş olacak ki ağzını sola doğru çekiyor. Fark ediyorum ki dişleri sandığımdan daha renkliymiş. Turuncudan kahverengiye bir renklenmeyle çocuğun emeklerini karartıyor.Hepimize teker teker aynısını yapıyor. Nefret sıralamasında üçüncü sıradayım. Bu, biraz rahatlatıyor beni. “Ucuz atlatırım,” diyorum. “Oturun şuraya,” diye buyuruyor. Önüne çizim kâğıtlarımızı alıyor ve dişlerinin arasından çıkan boğuk sesiyle binada yapmamız gereken şeyleri öğretiyor. Sinirli bir gülümseme yayılıyor arada yüzüne. Hırıltılı nefesinden gelen sigara kokusu midemizi bulandırmamış gibi yapıyoruz. Yöntemi net; hepimizin kâğıdını hızlıca önüne çekip, sorunları giderecek. Sıra bana geliyor. Çizdiğim planın önünde hızla çiziktirirken bir taraftan anlatıyor: “Buraya mutfak, personel, WC…”Büyük bir hata yapıp sözünü kesiyorum: “Ama orası manzara,” diyorum. Öyle öğretmişti önceki hocam. Mimarlıkla ilgili öğrendiğim ilk şeylerden biri şuydu: Manzara varsa tuvalet konulmaz. Gizli, saklı, görünmeyen yerlere yerleştirilir. Belki bir an dikkatinden kaçmıştır diye düşündüm. Haftaya öyle getirirsem tekrar çizdirmesin diye.Kuduruyor. Mecaz yapmış olmayı dilerdim ama değil; gerçek anlamda kuduruyor. Önce kâğıtlarımı atıyor önüme, sonra var gücüyle bağırmaya başlıyor: “Çokbilmiş! Laf ebesi! Al, sen yap!” Herkes dönüp bize bakıyor. Burada, bana böyle bağırsın diye mi bunca yıl çalıştım? Öğrenci olmanın bedelini mi ödüyorum? O ise, ne hissettirdiğinden habersiz, rahatlıyor. Bu olaydan sonra, nefret ettiği öğrenci sıralamasında birinciliğe oynayacağımı düşünüyorum ama yanılıyorum; yerim değişmiyor, hâlâ üçüncüyüm. Liste başı Ümeyme. Onu tanımlamak zor. Notre Dame’ın Kamburu’nu ya da Patrick Süskind’in kokuya hayran ama kokusuz karakterini hatırlatıyor. İzole; sanki gizli bir yeteneği var ve bir gün onu yalnız bırakan herkesten intikam alacakmış gibi. Yüzündeki tik, büyük bir travmanın izleri olabilir. Belki sanata dönüştürür yaşadıklarını ya da bir sanatçıya ilham verir. Yaşayabilmesi için başka yolu yok gibi. Travmalarla yeteneği birbirine benzetiyorum ona bakınca. Kirli Dantel’in ondan neden bu kadar nefret ettiğini anlayamıyorum. Ümeyme’yi görmeye bile katlanamıyor; tiksintisini yüzüne yerleştiriyor, öyle bakıyor ona. Bazen, Ümeyme yerine bana öyle davranmasını istiyorum. Sanki fazlasını kaldıramayacak kadar kırılgan bir hâli var. Anlatmıyor ama belli, yeterince acı görmüş. Yeter. Hepimiz bir tarafa toplanmışken, o yalnız oluyor. Yemeğe tek başına çıkıyor, kimseyle konuşmuyor. Yalnızlığı tercih mi yoksa bir mecburiyet mi, kestirmek zor. Yanına gitmek, konuşmak istiyorum onunla. Ona karşı bir tür sorumluluk hissediyorum. Yanına gidiyorum ve sohbetin yönünü çoğunlukla o belirliyor. Kirli Dantel’le olan mücadelesi üç yıl önce başlamış; aynı dersi ondan üçüncü kez alıyor. Başarısızlığını sadece sinirli olmakla açıklamak yetmez; öyle olsa geçmesi için çabalar. Aksine, herkesten çok Ümeyme’yi zorluyor. Ona ders anlatması için maaş alıyor ama ders anlatmamayı seçiyor. Elbette, yine de parasını kazanıyor; onurluca çekilecek biri değil. Ümeyme’ye bağırdıkça biz utanıyoruz. Kimse savunmuyor onu. Bize bulaşmasından, aynı dersi tekrar almaktan, yıllara yayılacak bir nefretten korkuyoruz. Gözümüzün önünde, gıdım gıdım eritiyor kızı. Sessiziz, suçluyuz. Bir keresinde, Ümeyme yine kendi hâlinde çalışırken, Kirli Dantel başına dikiliyor. Kalemi eline alıp, “Şurayı şöyle yap,” diyerek düzeltiyor çizimini. Sonra bize dönüp ekliyor: “Bu da çok çalışıyor ama kafası basmıyor, ne yapsın.” Hırıldayarak gülüyor. Utanıyoruz.Sınıfta bölünmeler var zoraki, bir tür Hitler ya da Stalin rejimi gibi. Ondan korkanlar, dalkavukluk yapanlar ve en kötüsü onun gibi olmak isteyenler. Azımsanmayacak kadar çoklar üstelik. Demek, zorbaların iktidara gelmesi böyle oluyor. İnsanlar uğrayacağı zarardan korktukları için ses çıkaramıyor. Kimse doğru olanı savunmak için ayağa kalkamıyor, çünkü bedeli ağır. İnsanlar, yalnızca kendini kurtarabileceği umuduyla sessiz kalmayı öğreniyordu.Proje ilerledikçe elimdeki çizimden uzaklaşıyorum. Ne derse yapıyorum, düşünmeden. Bir an önce bitsin de kurtulayım istiyorum. Ne yaptığımı bile bilmiyorum artık. Zevklerimden, yaratıcılıktan, öğrenme merakımdan tamamen vazgeçtim. Çoğu zaman tiksinerek bakıyorum kâğıtlarıma. Hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Zaten bir hata yapıp ufacık bir fikrimi söyleyecek olsam, çok sinirleniyor.“Cephe çalışıp gelin,” diyor. “Bu sefer olacak,” diyorum kendime. “Çok güzel yapacağım, ne de olsa zevkli biriyim. Bu kadarını yaparım.” Ama daha birinci örnekte başlıyor. Önce yüzüne yana doğru alaycı bir gülümseme yerleştiriyor. Uzun bir müddet bu ifadeyi silmiyor. Saatler sürüyor bu gülüş. Tek kelime etmiyor, sadece gülüyor. Ne yapmam gerektiğini anlayamıyorum. “Olmaz,” dese razıyım, ama yok, demiyor. İkinci kâğıda geçiyorum. Günlerce çalışmış olmam önemli değil, emek vermem önemli değil. Yeter ki o gülümsemeyi kessin. Nihayet, “Tanıyor musun onu yapacak ustayı?” diye soruyor.Usta mı? Nereden tanıyayım? Bu zaten öğrenci projesi değil mi? Gerçekte yapılmayacak ki. Kelimeler ağzımda düğümleniyor. Ben piyasada çalışmıyorum, kimseyi tanımıyorum. Hayır demeye cesaretim yok. Sadece bekliyorum. Bekliyorum ki sussun. Ama susmuyor. Keyif alıyor, ben cevap veremedikçe. Kaldırıyorum tüm kâğıtları. Ne kadar çalıştığım önemli değil. Whiplash filminde hoca, öğrencisini sürekli çalıştırıyordu, mükemmel olana kadar. Yapsın istiyordu, potansiyelini görüyordu. Öyle mi acaba benim durumum? Ne yapacağımı bilmiyorum, ama önemli değil. Sıfırdan başlamam mı gerek? Önemli değil. Azıcık bir şey beğendi mi? Yine önemli değil. Yeter ki sussun. Çizimlerimle yerime geçiyorum. Devam etmek istemiyorum. Kalkıp gitmek istiyorum buradan. Bırakmak, pes etmek geçiyor içimden. Ama nasıl söyleyeceğim bunu aileme? Yük gibiyim onlar için. Zaten konuşmuyorlar benimle. Tam bursluyum ama yine de harçlık istemişim okul için. Vaktim olsa yine çalışırım, ama yetiştiremiyorum.Sürekli çizmeye devam ediyorum. Kirli Dantel hiçbirini beğenmiyor. Neyi sevmediğini anlamak güç benim için. “Bunu mu yapacaksın?” diyor, yüzünde tiksintiyle karışık bir küçümsemeyle. Yanlış yolda olduğumu anlıyorum ama doğrusunu bilmiyorum. Göstermiyor.