60. Bölüm

1
Yeni dönem başladığında, artık öğretmenler onları öğrenci değil, meslektaş olarak görüyorlardı. Hatta zaman zaman fikir sormaktan bile çekinmiyorlardı; ne de olsa üçüncü sınıfa geçmişlerdi. Akademik kariyer düşünen Zafer, Benna’yı da ikna etmeye çalışıyordu. Üstelik sadece okulda kalmak da şart değildi; hem akademide hem de piyasada kariyer yapmak mümkündü. Hocalar bunun en iyi kanıtıydı. Ama Benna kendinde öğretmen kumaşı görmüyordu. Gelecekteki öğrencilerine faydalı olamamaktan korkuyordu. “Ya benim yüzümden yeterince beslenemezlerse? Ya onları teşvik edemezsem?” Bu endişeleri, her seferinde “hayır” demesine neden oluyordu.Projeyi ben seçmesem de kendiliğinden ekleniyor. Yeni bir sistem mi geliştirmişler, yoksa hep böyle miydi, bilmiyorum. Rastgele dersler seçiyorum, hocasının kim olduğunu önemsemeden. Tek kararım var: Sessiz kalmak. Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, ağzımı açmayacağım. En arkada, köşede bir yer bulup oturacağım. Kimsenin yüzüne bakmadan, dikkat çekmeden tüm derslerimi vereceğim. Bir tekinden bile kalırsam, affetmem kendimi.Zafer, üst sınıfa geçmiş. Tavırları hâlâ aynı, rahat. “Ben sana yardım ederim,” diye teklifte bulunuyor. Sonra bir USB bellekle yanıma geliyor. İçinde örnek projeler, mimari malzeme detayları… Rahatlığı, kısa bir süreliğine de olsa, bana da bulaşıyor. “Yaparım, hallederim,” diyorum kendi kendime. Ben hayatım boyunca başarısız bir öğrenci olmadım. Daha birinci sınıftayken öğretmenim, anneme çok özel bir öğrenci olduğumu söylemişti. O zamanlar böyle lafları duymak şimdiki kadar kolay değildi. Gerçekten iyi öğrenciler övülürdü. Biraz hırs yapsam anında dereceye girerdim, öğretmenlerin bana bakarken gözleri ışıldardı. Arkadaşlarımla aram iyiydi, rahattım. Şimdi anlıyorum, ben Zafer gibiydim. Kendimi görüyordum onda. Ne garip, insan yaşlanınca genç birinde, kendini görür. Oysa Zafer benden iki yaş büyüktü ve ben onda gençliğimi buluyordum.Çalışmalı, üniversitede başarıyı yakalamalıyım. Başka seçeneğim mi var sanki? Dışarısı buradan farklı değil. Herkes birbirini ezme peşinde. Unvanın ne kadar büyükse, o kadar saygı görürsün. Gerisi yalan. İyi insan olmanın, nezaketin, kalp kırmamanın bir anlamı yok. Masallardaki tüm ana fikirler, insanı gerçeğe yem yapmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü kimse gerçekten iyi ya da kötü olmakla ilgilenmiyor. Üstelik bunları okumamışlar bile. Tek bir kitap okumadan, birisi için üzülmeden tamamlıyorlar hayatlarını. Önemli olan nasıl biri olduğun değil, nasıl biri gibi göründüğün. Ama kıyafet değil; karakterinin nasıl göründüğü önemli.Dürüst görünmek için ne yapabilirsin mesela? Çok basit: “Ben çok dürüst bir insanım,” diyeceksin. Elini kalbinin üzerine koyup hafifçe gülümseyeceksin. Ama asıl önemli olan, başkaları hakkında birkaç yalan uydurmak. “Tek bir yalanıyla terk ettim,” de mesela. Daha inandırıcı olmak için abartabilirsin de: “Yalan duyunca midem bulanıyor, tiksiniyorum,” diyerek suratını ekşit. İnsanlar seni ne kadar dürüst sanırsa, o kadar güçlü olursun.Kendine bir imaj çizmelisin. Poz vermek gibi, ama anlık değil; sürdürmelisin. İnsanların vaktini çalmaktan çekinme, önemli değil. Eğer zeki görünmek istiyorsan, kitaplardan bilgi edinmeye falan kalkma. Aptal mısın? Zeki gibi görünmelisin, unutma. Bunun için önce herkesin zekâsına hayran olduğu birini seç ve ona odaklan. O kişinin ne anlattığı, ya da ne kadar uzman olduğu seni hiç ilgilendirmez. Önemli olan, nasıl etki yarattığı. Gördüğün bir özelliğini taklit et. Mesela, herkese küçümseyerek bak. Bu, seni karşındakinden daha zeki gösterecektir. Tek bir bilgiye sahip olman bile gerekmiyor. Tıpkı bir şempanze gibi, taklitçi olman yeterli. Gerekli zekâ seviyesi: 35-50. Başarabilirsin!Yapmam gereken şey, kendime bir karakter seçmek. Hangisi benim için uygun: zeki, umursamaz, rahat, güçlü… Hangisi olmak isterim, bilmiyorum. Tüm iyi sıfatları toplayabilsem, mümkün olsa, hepsini isterim aslında. Ama içten içe olmadığımı biliyorum. Kendimi kimseyle kıyaslamasam bile, bu kelimelerin altına giremem, onları sahiplenemem. Tek çıkış yolu görünmez olmak. Sessiz kalmak. Sözümü tutuyorum, derslerin tamamından geçiyorum. Basitmiş, bir karakterinin olmaması kimseye sorun çıkarmayacak tek şeymiş. Kısa cevaplar, ifadesiz ve boş bir yüz, tüm sorunlarımı çözdü. Tanımıyorum artık kendimi. Herhangi bir olaya nasıl tepki vermeliyim bilmiyorum. Sanki daha farklıydım ama... Okula başlarken.Başarınca, evde durmaktan vazgeçiyorum. Okuldan sadece Zafer’le görüşüyorum. İstanbul’u benden daha iyi biliyor, maddi durumu benimkine benzemiyor; “Gidelim,” dediği yerlerden belli. O kadar param yok, çoğu zaman bir bahane buluyorum. Durumumu kavrıyor. “Bilet buldum, tiyatroya gidelim,” diye arıyor beni. “Benim davetlimsin, ben öderim,” diyor. Böyle olmaktan hoşlanmıyorum ama onunla yarışamam, her şey ortada. Telefonlarına cevap vermemeye başlıyorum ya da bahaneler uyduruyorum: “'Biraz hastayım, bugün evde kalmalıyım. Arkadaşıma söz verdim. Daha sonra...” Başkası olsa bir daha aramaz, ama Zafer öyle değil. Hep doğru anlıyor beni. “Birlikte sahile inip yürüyüş yapalım, ikimize de iyi gelir,” diyor. Bu kadarını reddetmiyorum. Onunla birlikteyken, tehlikede hissetmiyorum.