61. Bölüm

1
1
Yeni döneme rahatlıkla başlıyorum. Bu sefer mahalle projesi yapacağız. Amaç, dizilerde gördüğümüz o mahalle kültürünü yeniden canlandırmak. Apartmanlar var ama en fazla dört katlı. Herkesin bir bahçesi ya da balkonu olacak, oyun parkları ve yeşil alanlar mutlaka bulunacak ki insanlar gerçekten yaşayabilsin. Projenin bir diğer özelliği, adeta bir insan seli gibi kalabalık olması. Dersi alan öğrenciler, tekrarlıyor. Sınıfta altı hoca var; her birinin etrafında on ya da on bir öğrenci kümelenmiş. Asistanlar bazen tek bir hocayla çalışıyor, bazen de hocalar arasında dolaşıyor. Bu kalabalık beni rahatsız ediyor, her bir ağızdan çıkan ses tehlikeyi haber veren bir sirene dönüşüyor sanki.Listede yazan sıralamaya göre hangi hocada olduğumuz belirleniyor. “İlk on biri sen al, sonrakini ben,” diye konuşuyorlar kendi aralarında. Tam o anda kıyamet kopuyor. “O hocada ben ne yapacağım?” diyenler, ağlamaklı olanlar, sınıfa defalarca girip çıkanlar… Hangi hocada olduğun, projeden çok daha önemli. Ben tanımadığım bir hocanın öğrencisiyim. Dışarıda iş yapıyormuş; bilmem ne apartmanlarını o yapmış. “İyi midir?” diye soruyorum. Mimarlığını sorgulamıyorum, iş yaptığına göre iyidir. Ama ben asıl, iyi bir insan olup olmadığını merak ediyorum. “Onun bir huyu var,” diyorlar. “Gruptan birine takar, hep ona sataşır ama dersten geçirir.” “Bana takar mı?” Aklımdan defalarca geçen tek soru bu. Öğrencileri etrafına topluyor. Gitmek istemiyorum, seçilen kişi olmak istemiyorum. Gidemiyorum. Bana taksın istemiyorum.Zafer geliyor yanıma: 'Hadi gitsene,' diyor.“Benden hiç hoşlanmayacak, hissediyorum,” diye cevaplıyorum.“Saçmalama, hadi git,” diye ısrar ediyor.“Yok, bu bana kafayı fena takacak. Az önce göz göze geldik, anladım,” diyorum.“Bak, gitmezsen geçen hafta niye gelmedin diye soracak, mimleyecek seni. Hadi!” Hiç istemiyorum, hiç. Ama yine de ilerliyorum yavaşça. Sanki sahneye çıkacağım, öyle bir tedirginlik var üzerimde. Eyvah, kimse yanına oturmamış. Bıktım bu milletin bu kadar kurnaz olmasından. Çaresiz, tek boş yere, tam yanına oturuyorum.Anlatmaya başlamış. Ben oturunca, bütün bedeniyle yavaşça bana dönüyor. “Oooo, assolistimiz gelmiş,” diyerek gülümsüyor. Grubun geri kalanı kahkahalarla eşlik ediyor esprisine. “Assolist,” yeni lakabım bu sanırım. Bunun sebebi geç kalmam değil, üzerimdeki pullu bluz. Benim değil, teyzemin. Böyle ışıltılı şeyleri seviyor; onun kıyafetlerini giyiyorum. Çula çaputa verecek param neredeyse hiçbir zaman olmuyor. Ders bitince, gruptan bir kız yanıma gelip, dudaklarını öne doğru uzatıyor “Sen de amma kokoşşşsun,” diyor. Ş harfinde birkaç saniye ısrar ediyor. “Ben lakaplardan hoşlanmıyorum. Adım Benna,” diyorum. Fena bozuluyor. İlla gülmeli, alttan almalıydım sataşmalarını. Almıyorum. Suratı beş karış oluyor, sanki ben ona sataşmışım.İlk iş her zamanki gibi arazi keşfi. Gidip bakmamız gerekiyor: Neresi apartman, neresi dükkân? Yapılar ahşap mı, betonarme mi, kâgir mi? Bu kısım aslında zevkli; yanlış işaretleme yapma ihtimali olmadığı için azar işitme riskim sıfıra iniyor. Whatsapp grubu kurup beni de dâhil ediyorlar. “Kokoş” diyen kişi grubu kuran. Kuzguncuk’ta toplanmamız gereken yeri yazıyor. Herkes gelmemiş, fark ediyorum. Çoğu bu işi angarya görüyor. Zaten tamamı gelse, birinin “betonarme” dediği binaya diğerinin “ahşap” diyecek hâli yok. Bilgiler net; bunun yerine enerjilerini kendi yapılarına harcıyorlar. Ben erkenden Kuzguncuk’ta, bir fırının önünde bekleyenlerdenim. Göze batmak istemiyorum; “Benna gelmedi” densin istemiyorum. “Kokoş” lakaplı geliyor, garip bir gülümsemeyle bakıyor bana. “Günaydın” diyor ama onu bile beceremiyor. Gözlerindeki nefreti saklayamıyor. Birazdan arkadaşları geliyor. Öpüşüp şakalaşıyorlar. Hayatımın en hızlı dışlanmasını yaşıyorum. Önden hızlı adımlarla yürüyorlar, ben de arkalarından gidiyorum. “Kokoş,” arada bir bana bakıp saçını savuruyor. Ne kadar aptal bir kız! Dışlanmaktan yorulunca, takip etmekten vazgeçiyorum. Önce markete gidip, bisküvi alıyorum. İskeleye gidip, tatlımı yiyorum. Küçük bir mola iyi geliyor bana. Kalkıyorum. Tek başıma, projenin üstesinden gelebilirim. Kararlıyım. Akşama kadar Kuzguncuk’ta kalıyorum. Burada birçok dizi çekilmiş ve mahallenin sakinleri yerli ziyaretçilerden bıkmış. Her yerde “Lütfen fotoğraf çekmeyiniz!” yazıları asılı. Pafta için bol bol fotoğraf gerekli. Uyarıları önemsemiyorum; ama kendimi çekmediğimden hızlıyım, kimseyi kızdırmıyorum. Burası gerçekten ne kadar güzelmiş. Mahalleyi gezmeye doyamıyorum. Her yerde küçük, rengârenk mekânlar, kendine has bir kütüphane, rengârenk evler... Üstelik burasının önemli bir özelliği var: Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar bir arada yaşamış. Hatta bir kez sinagogda iftar yapılmış. İnsanlar birbirini sevmiş, kimse dışlanmamış.Yalnız kalmam işe yarıyor; kendime has bir teknik geliştiriyorum. Kokoş ve ekibinin yaptıkları, neredeyse birbirinin aynısı. Daha önce gördüklerini taklit etmişler. Hoca fazla yorum yapmaya gerek görmüyor, sadece “Tamam işte,” diyor. Benimkini alıyor eline, bir süre inceliyor. Sonra dönüp adımı soruyor. Böylece Benna’yı geri alıyorum.